Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Mart '17

 
Kategori
Güncel
 

Milli Irkçı, Her Komisyoncu da Masum Değildir!

Milli Irkçı, Her Komisyoncu da Masum Değildir!
 

Milli kelimesi bazılarında nedeni tam olarak belli olmasa da nedense hep tiksinti hissi uyandırmıştır. Belki milli sıfatını kullananların iticiliği, belki kişilerin derin hafızalarında milliden nefret etmek için kendilerince çok haklı nedenleri de olabilir. Ancak benim şahsen milliden kastım ki belki de ben milli kelimesini bölgesel veya ülkeci kelimesiyle karıştırıyorum bilemiyorum benim milliden kast ettiğim; bu bölgede yani Türkiye’de yaşayan tüm insanlarımızın, dil din ve ırk fark etmeksizin tamamının yarattığı (yaratmak Allah’a mahsustur!) ve yaratacağı tüm değerler toplamı yine Türkiye toplumunun refahı için kullanılmalıdır. Bu şüphesiz yanlıştır ve bu tanıma itirazı olanlar da illaki vardır. Demokrasinin gereği ne de olsa!

Türkiye yıllarca, farklı ülkelerin ve gerçekte farklı ülkelere gönülden derinden bağlı sermaye sahiplerinin, kıskacı ve kontrolü altında kaldı.

Türkiye’de gerçek bilgiye dayalı üretime, teknolojik bilgiye, ileri teknolojiye dayalı ürünler üretilmediği gibi, var olanları da ülkeden söküp, sözüm ona daha ucuz diye dışarıdan satın alınan, aynı zamanda açık veya gizli anlaşmalarla bilgi üretecek teknoloji ülkemiz insanlarının eliyle gerçekleştirebilme fırsatını da hızla elinden kaçırdı. 1935-1950 arasında Almanya’dan gelen son derece yetkin uzmanları ülkemiz bir süre doğru anlamda kullanmayı başarsa da bu durum kalıcılık arz etmedi. Özellikle 1960’tan sonra 1950’lerde başlayan zoraki değişimin etkisiyle Ordu’nun ve emekleme dönemi yaşayan siyasetin karşılıklı birbirine sürekli rakip olması, Türkiye’de fren ve gaza aynı basan şaşkın sürücünün kullandığı bir araba misali bir durdu, bir ilerledi veya duvara tosladı.

Türkiye’nin bu durumuna sebep olan şey; demokrasi ile yönetilmek için yeterli kültür ve birikim olmamasının bu durumumuzda önemli rolü olmuş olabilir. Üretim modelleri geliştirmeyen ülkemiz, sonuçta ithalatın süslü hali olan hamaliye sanayi veya montaj sanayi ile baş başa kaldı.

Siyaset bu dünya ile öbür dünya arasında gidip geldi. Türkiye’de insanlar, ezanın Türkçe mi yoksa Arapça mı okunması konusunda saygıyı aşabilecek yazılı olmayan kurallar konusunda anlaşamadıklarından veya özellikle anlaşmaları istenmediğinden bu durum bir anda;yönetimi ele geçirmede en etkili araca dönüşür hale geldi, getirildi. Aynı şekilde; kadınlarımız konusu da uzun yıllar ülke sorunlarımızın başlarında yer aldı. Halk kendi arasında mutabakat sağlasaydı, siyasetçi böyle bir konudan menfaat elde edemez, daha somut önerilerle haklın karşısına çıkmak zorunda kalabilirdi ancak halk da kendi arasında anlaşamadı. Ülke insanımız kadınlarının başlarını kapatmaları veya açmaları konusunda da birbirlerine göstermeleri gereken saygıyı gösteremediklerinden bunu yüksek bedellerle aracılar (siyasetçiler)vasıtasıyla çözümlediler. Geçinme aracı olarak halkın arasındaki sözde sorunları, çözmeyi meslek edinmiş siyasetçiler de büyük ihtimalle bu tip sorunları çözmek yerine yıllarca çözmektense olayı daha kızıştırmayı yeğlediler. Çünkü bu başlı başına iktidar olabilme, devletin imkânlarına ve hazinesinin yönetimini elde edebilme aracıydı. Sorun derhal çözümlense, belki de böylesine bir siyaset aracından siyasetçiler mahrum kalacaklar ve ellerindeki en önemli araç alınmış olacaktı. Siyasetçileri halkın arasından çıkardığınızda aslında türban olayında olduğu gibi var olduğu düşünülen, Alevi ve Sünniler arasında da sorun yoktur. Aynı şey Kürtler ve Türkler için geçerlidir. Aynı tip sorunlar; Papa devreden çıkartılınca Polonyalılar ve Türkler arasında da muhtemelen yoktur!

Kasabanın birinde bir doktor varmış; doktorun baktığı müzmin bir hasta adam sürekli hastalanıyor bizim doktor bu hastayı sürekli olarak muayene ediyor ilaç yazıyor ancak bir süre sonra adam yine hastalanıyormuş. Yıllar böyle geçip gitmiş, bu arada doktorumuz evlenmiş, doktorumuzun “nur topu” gibi bir oğlu olmuş. Çocuk büyümüş, üniversite eğitiminde de baba mesleği olan tıbbı seçmiş. Doktorun oğlu tıp fakültesini de bitirdikten sonra kasabada doktor olarak çalışmaya başlamış. Günlerden bir gün yeni mezun doktorumuz bir şeyler başarmanın sevinci heyecanıyla babasına gelmiş. Gayet kendinden emin bir şekilde : “Babacığım, senin yıllardır tedavi edemediğin müzmin hasta olan … Amcayı tedavi ettim” deyince, babası; “evladım sen benim o hastayı tedavi etmeyi bilmediğim için mi tedavi edemediğimi sanıyorsun, o amca ki, seni ilkokuldan, üniversiteye kadar tüm eğitiminin masraflarını karşıladı. Sen o hastayı tedavi etmekle resmen süt veren ineği kesiverdin ve buna da başarı diyorsun” bu latife tabii ki. Eminim hiçbir doktor böyle bir yöntemi tedavi etmemeyi para kazanma yolu olarak seçmiyordur. Gerçi organ mafyası adına çalışan doktorlar var ya, istisnalar kaideyi bozmaz.

Türk siyasi hayatı da aslında bundan çok farklı değildir. Yıllarca Allah nasıl denilmeli, namaza çağrı nasıl yapılmalı, Türkçe mi, Arapça mı tartışması yapıldı. Allah'tan siyasilerimizin çoğunun erkek çocuğu veya çocuğu yoktu. Atatürk, Demirel, Ecevit buna çocuğu olmayan liderler olurken diğerlerinin çocukları da tıpkı doktorumuzda olduğu gibi babaları kadar yetenekli değildi. Adnan Menderes, Alparslan Türkeş, Necmettin Erbakan, Turgut Özal gibi liderlerimiz de erkek çocuğu olup da babaları kadar siyasi yeteneğe sahip olmayanlar grubuna girebilir. Eğer söz konusu liderlerin erkek çocukları babaları kadar etkili olsalardı muhtemelen şu anda farklı bir siyasi tabloyla karşı karşıya kalırdık. Halk; (Türkiye’nin her yerinde yaşayan, dini, ırkı, dili birbirinden farklı olup bu coğrafyada yaşayan herkes) birbirinin düşüncesine saygının kendine saygı olduğunu anladığında ise muhtemelen çok farklı bir siyasi tabloyla karşılaşacağımızı, kaynağı dışarıdan gelen urları bünyeye kabul etmeyecek olgunluğa ulaştığında (bir an önce ulaşmasını can-ı gönülden isterim) konuşacağımız konular da çok farklı konular olacak ve gerçekten de çözülmesi gereken, öncelikli, somut, geleceğe dair uzun vadeli planlar yapabilecek kıvama gelebileceğiz. İşte o zaman; “demokrasi” gerçekten işe yarar hale gelecek. George Bernard Shaw “Demokrasi, hak ettiğimizden daha iyi yönetilmeyeceğimizi garanti eden sistemdir” derken, Teodore  Parker; “Demokrasi demek, “ben de senin kadar iyiyim” değil, “sen de benim kadar iyisin” demektir” diyor. Bu görüşler aslında bir bakıma “eğitim ve saygı kültürünün” sistemin kalitesini artıracağı yönündedir.

Bu kadar uzunca bir girişten sonra; biz Türkiye’de yaşamaya çalışan herkes, birbirimize destek olmak, sarılmasak da birbirimizin “gözünü çıkarmadan ve aracı kullanmaksızın” anlaşmak zorundayız. Üzerinde kesinkes mutabakata varılmış, yazılı metinler, yazılı olmayan kurallar ve insaf sahibi vicdanların hâkim olduğu bir toplum düşlemeliyiz, hedeflemeliyiz. Böyle bir toplumda ödenmeyen çekler-senetler, nafaka alabilmek için mahkeme mahkeme dolaşan eşler görülmez. Alacak verecek kavgası olmaz. Herkes hakkına razı olur. Bu da haliyle en çok anlaşmazlıklardan ve çözümün gecikmesinden kazanç sağlayan gören kurumları ve kurumlardan beslenenlerin zararınadır. Çünkü tıpkı bir emlakçi gibi alandan da satan da komisyon alarak varlığını sürdürebilenler varlık nedenlerinin ortadan kalkmasıyla yok olurlar. Komisyonculuk da bir meslektir tabii ki, onlara da saygı duyulabilir. Ancak mümkünse bizim komisyoncularımızın ufku o kadar geniş olsun ki, Amerikalıların mallarını İngilizlere satsınlar, hem İngiliz’den hem de Amerikalıdan komisyon alsınlar isteriz. Maharet diye buna demeliyiz. Çünkü eleştirdiğimiz, dünyanın düzenleri aslında bunu yapıyorlar. Kendi köylüsünü sefalete mahkûm edip, onu üretemez duruma düşürüp elinde avucunda olabilecek üç beş kuruşa ve ürüne göz dikenlere çok sözümüz olur. Olacaktır.

Tiryakiler sigarayı bırakmaya karar verdiğinde en çok otlakçılar bir de sigara fabrikalarının sahipleri buna karşı çıkmışlar.

Bizler bu ülkenin sıradan fertleri olarak; sıradanlığımızın farkına varmak, diğerlerine hangi gözle bakarsak, diğerlerinin de bize aynı gözle bakacağını unutmamamız gerek.

Tüm bunlar kesinlikle zor konular olmakla birlikte; yanlış anlaşılmaktan da çekinerek, bu halkın öncelikle bir envanter çalışması yapmasına gerek bulunuyor. Halkın talepleri,  halkın ihtiyaçları, halkın hedefleri, halkın bölgesel kaynakları, kaynakların kullanıcıları, kaynakları işleyenler, kaynaklardan kar edenler, güneşinden gökyüzüne, çakılından taşına, madeninden denizine kadar ne varsa bunların aşama aşama planlanması gerekiyor.  Burada en fazla üzerinde durulması gereken nokta; insan kaynaklarının verimli bir şekilde kullanılıp, ülkenin kendi kendine yetebilir bir ülke haline getirilmesinden öte, şaha kalkması gerekiyor. Kiminde parasal güç, kiminde beyin ve hayal gücü var. Projelendirme kabiliyeti var. Projelerin, hayallerin, lisans, yüksek lisans, doktora tezlerinin düşünen beyinlerin projelerinin bir merkezde toplanması dahi bu konuda ilk adım olabilir. A ürününü geliştirmek ve üretmek isteyen kişiye danışmanlık yapabilecek bir Türkiye Ulusal Teknolojik Bilgi Bankası kurulabilir ve kurulan bu banka, vatandaşa kredi veren bankalardan çok daha hayırlı bir iş yapmış olur. Burada çalışan konusuna hâkim uzmanlar diğer kurumlarla eşgüdümlü olarak çalışarak yıllık uluslararası arenada alınan patent adedi ve üretimi artırarak rakiplerinin önünde bir yer ve pozisyon alabilir. Gerçi buna hemen çeşitli itirazlar yükselebilir. Bilimsel bir makaleyi ele alın. Bu tür makalelerin neden İngilizce bir abstract kısmı vardır. Bunlar bir merkezde toplanır. Gerçi birilerinin Milli Kütüphane'deki tüm kitapları kopyalayıp elektronik doküman hale getirdiğini duyuyoruz. Makalenin bir özetini yapan İngilizce kısmın olmadığı bilimsel bir makale hayal dahi edilemez. Neden? Örnek bir makale

*http://www.ejovoc.org/makaleler/aralik_2013/pdf/09.pdf

 
Toplam blog
: 2271
: 163
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ih..