Modadan sille tokat yiyen nesil / Mizah / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Kasım '06

 
Kategori
Mizah
 

Modadan sille tokat yiyen nesil

Modadan sille tokat yiyen nesil
 

Geçen gün kuzenim, kız arkadaşını tanıştırmak için yanıma uğradı. Üzerindeki sade spor t’shirt ve düştü düşecek pantolonuyla müstakbel böbrek hastası bir neslin mensubu olacağı aşikar, incecik bir kızcağızdı bu. Saçları doğal bir salınımla omuzlarına dökülmüş, dudaklarındaki parlatıcı ise “makyaj” gibi müessir bir kelimenin altında eziliyordu. Onun o rafine, abartıdan uzak halini görünce, korku filmi kıvamındaki kendi ilk gençlik stilim geçti kare kare gözlerimin önünden. İtiraf etmeliyim ki, ‘ilk gençlik’ dememin maksadı, son dönem gençliğe girmiş sayılsam da hala genç olduğumu vurgulama kompleksimin açığa çıkmasındandır.

Seksenlerin abeslikte hudutları zorlayan modası, bizim bahtsız neslimizi kıskıvrak yakaladığında henüz çocuk denecek yaştaydık maalesef. Doğrusunu söylemek gerekirse şu moda denilen musibet bizleri “büyümüş de küçülmüş” cinsinden, çocuk suretlerinden ziyade, cüce kokanalara çevirmişti. Kulaklarımızı ağırlıklarıyla vasatî bir ila iki santim sarkıtan koca koca klipsli küpeler takıştırırdık. Tunik denilen uzun ve bizi birer buçuk metrelik amerikan futbol oyuncusu kıvamına getiren vatkalı gömleklerin beline doladığımız o kalın kemerlerin sırf toka kısmı ramazan pidesi büyüklüğündeydi. İstisnasız permalı olan saçlar, Mr. Spock kaşları oluşturmak koşuluyla yanlardan çekiştirilerek toplanırdı; ki o dönem arkadaşların birçoğu, şakaklarındaki saçları bu çekiştirme eyleminden ötürü seyrelmiş olduğundan, doksanlara mohikan tıraşıyla girmek zorunda kalmıştır. Kaküller krepe denilen didikleme yöntemiyle koyun postuna çevrilir ve üstüne çeyrek kutu saç spreyi sıkılarak bu post görünümü sabitleştirilirdi. Sanırım kitleler şeklinde göze bir ‘perde inme’ vaziyeti de mevzu bahisti; zira kimin kakülü en çok kabartılmışsa, en havalı o görünürdü gözümüze. Çocuk değil, annelerimizin çirkin, gülünç, minyatür taklitleriydik adeta.

Doksanlar gelip çattığında, bizler de mutasyona uğradık. İkili yada üçlü gruplar halinde kol kola yürümemizin temelinde, zavallı ayaklarımızın en az on santimlik platform tabanlar üzerinde, akrobasi yeteneği gerektiren bir çabayla durmasıydı. O ayakkabıları gizleyen, yere kadar uzanan İspanyol paça pantolonlar giyerdik. Haliyle herkes uzun bacaklı ve sahtekardı bir dönem. Hatta anneme bir komşumuzun “Ay teyze, ne kadar güzel, uzun boylu kızların var” demesi hala tebessümle anılmasına rağmen traji-komik bir anekdottur. O ayakkabıların en yararlı yanı, sel baskınlarında ıslanma riskini ortadan kaldırması olabilirdi sadece.

Picasso’nun bir tabloya harcadığı emek kadar biz de makyajımıza harcardık. Şimdi aklım almıyor, ama saatlerce aynanın karşısında boyandığımızı hatırlıyorum. Bordo dudaklar masallardaki Arap dadıların tarifi şeklinde boyanırdı: “Bir dudağı yerdeeee, bir dudağı gökteeeee”. Üstelik kardeşimle ben dudağımızın kenarına Cindy özentisinde göz kalemiyle birer ben iliştirirdik. Hatta bir gün kız kardeşim benini sağa yaparken, ben de sola kondurmuşum. Bir erkek arkadaş “İki kardeş sizin şu benlerinizi çok beğeniyorum; gerçek değil mi?” diye sorunca, gizli sırrımızı, hiç bozuntuya vermeden sakladık elbette. Ama çocuk uyandı uyanacak duruma “Aa, nasıl oluyor da ikinizin de farklı yerlerde?” diye atladı şaşkınlıkla ve bizi hazırlıksız vurmak üzere. Soğukkanlılığımızı koruyarak, hemen bu vahametli duruma, bize göre çok mümeyyiz bir açıklama getirdik: “İrsi nedenlerden böyle. Babaannemizin dudağının iki yanında vardır ben. Mesela abimizin de iki yanında var. Biz de şans eseri tek taraflı ve farklı yerlerde olmuş böyle…”. Bu saçma açıklama çocuğu ne derece tatmin etmişti, kestiremedik; ama en azından inanmış gözüktü.

Her şeyimiz yapay ve abartılıydı. Moda bizi o hale sokmuştu. Hatta bir gün bir kız arkadaşımla kafede otururken, orta yaşlı bir adam yanımıza yaklaşmış, “Pardon ben sizi nerden tanıyorum” dedikten sonra “Hangi pavyonda çalışıyordunuz acaba?” diye de soruvermişti. İkimiz de dumura uğradık ve öyle bir zılgıt yedi ki bizden, arkasına bakmadan kaçtığını hatırlıyorum. “Ne münasebet, pavyon kadınlarına benzer bir halimiz mi var” diye bağrındığımızı hatırlıyorum. Demek ki, adama o tür bir çağrışım yapacak vaziyete meyil gösteren abartıdaydık.

Moda bazen insanı bu şekilde namünasip durumlara sokup maskaraya da döndürebilir. Fakat bunu çok sonraları idrak ederek, modanın sinsi yüzünü de keşfedersiniz. Seksenlerin en popüler isimlerinden Madonna bile o dönemden payına düşeni aldığını hesaba katarsak, düştüğümüz durumların gayet makul olabileceğine dair kendimizi telkin edebiliriz. Belki modanın kısır döngüsü neticesinde, Allah muhafaza, gün gelir başka talihsiz bir nesil sille tokat yer; kimbilir?...

 
Toplam blog
: 20
: 25120
Kayıt tarihi
: 26.10.06
 
 

Yazmak, tarihin zayıf hafızasına karşı, bir tedbir olarak ortaya konulan isyanın sanatsal vesikasıd..