- Kategori
- Eğitim
Modern anlayışların en zorlu sınavı...

Çocukken, bizi tenefüsten derslerimize zille çağırırlardı. Zile şartlanmış yüzlerce küçük ayak koşuşturup büyümeye çalışırdık siyah koridorlarda. Ama şimdi müzikle, melodiyle haber veriliyor ders zamanı. Fıstık gibi özel okullarda, şıkır tıkır dolaşıyor minikler. İşte anlayış farkı...
Şimdi soruyorum: siz yıllarca bir zille güdüleydiniz, ne kadar özgür kalabilirdi ki yürekleriniz? Ama bugün farklı… Bugün ufacıktan “birey” olduğunu hissettiriyoruz artık çocuklara. Yarınlar, tıpkı bizim devrimizde ve bizden önceki kuşaklarda olduğu gibi, kişilik sorunlarıyla boğuşmayacak.
Benim zamanımda bay doğru ve bay yanlış vardı. Yolun önce sağına bakmalıydık. Sonra sola ve sonra tekrar sağa. Bu tip modeller bizde işe yarıyordu. Saf saf oturup onları izliyorduk. Şirinleri seviyor, Ayı Yogi ve ailesine tapıyorduk. Çok istersek Voltranla güçlerimizi birleştiriyor, Hi-man ve Atılganla stres atıyorduk. Şeker Kız Candy gibi aşık olmak istiyor, Ninja Kaplumbağalarla dünyayı kurtarıyorduk. Şimdi savaşan ve vurup kıran modellerle çevrili çocukların etrafları… Acaba şimdiden sonra ne olacak?
Bu kadar gelişmiş bir öz benlikle gelen kuşaklar nasıl şekillenecek? Birey olmayı bencillikle karıştırmadıkları takdirde daha sağlıklı, daha verimli, daha güçlü nesiller yetiştirmiş olacağız. Peki ya birey olmak “sadece kendi alanında var olmak” anlamında kısılıp kalırsa? Sadece kendisini düşünen, sadece kendi doğrularını benimsemiş ve kendisinden farklı olan her türlü bireye ya da kendisinin dışındaki her türlü görüşe “karşı duran” biri haline gelirse? Hastalıklı düşünceleri olan bir nesil bizi ne kadar ileriye götürecek?
Modern anlayışların en zorlu sınavı, batıdan aldığımız normları kendi özümüze uyarlamaktır. Uyarlamalarımız ne kadar başarılı olmuş ki? Bakalım: Mini etekli, makyajlı liseli kızlar, eğlence düşkünü küpeli beylerin en büyük meşguliyeti haplar ve uyuşturucu… Hatta seks ve şiddet. Hatırlarsanız satanizm birkaç sene önce gündemimizin en önemli problemiydi.
Benim lise dönemimde bunların yarısından haberdar olan ve ne şanssızlıktır ki bir şekilde alet olan öğrencilerin sayısı koca şehirde bir elin beş parmağını geçmezdi. Onlar ayıplanırdı. Bu tip teşhirci ve “fazla” olan biri, arkadaş gruplarına giremezdi bile. Yalnız kalırdı. Belki de bu yüzden “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” deyişi ortaya çıkmıştır. Biz de bu lafla büyütüldük. Arkadaşın sağlamsa, sen de sağlamsın demekti. Ama bugün, kimin eli kimin cebinde bilinmiyor. Ufacık çocuklar her türlü art niyete maruz kalıyor. Onları etkilemek, hele ki sevgisiz ve ilgisiz bir ailesi varsa çok daha kolay.
Ben küçük ama modern bir şehirde temiz ve örnek bir genç olarak büyütüldüm. Ne kadar şanslıymışım. Sevgili babam yine doğruyu söylemiş. Rahmetle anıyorum. Derdi ki: “Bu küçük yerde bir kavak yetişir. Bir de evlat!” Ne zaman evden izinle bir yere gidecek olsak sadece “Bizim kızımız olduğunuzu unutmayın.” derlerdi. Bu da bize yeterdi. Yanlışlıkla düştüğüm (!) bu büyük şehir İstanbul’a nasıl bir evlat teslim etmeliyim ki, onu bozulmadan geri alabileyim. Bilemiyorum. Allah tüm anne ve babalara güç versin. Biz aday adaylarına da cesaret…