- Kategori
- Tarih
Mondros Mütarekesi'nden sonra İngiltere'nin Türkiye'de yaptıkları

İngiliz Başbakanı Lloyd George'nin "Son Haçlı Seferi'nin gâlip komutanı" dediği General Allenby 11 Aralık 1917'de, 401 yıl sancağımızın gölgesinde kalan Kudüs'e girdi.
Mondros ateşkes anlaşmasından sonra İngiltere’nin ülkemizde yaptıkları, üzerinde çok az durulan bir konudur. Denilebilir ki; Osmanlı İmparatorluğu’nun batmasında en büyük pay ve 1918-1922 yılları arasında ”Mütareke Dönemi’nde” Türkiye’yi yok etmek için, ortaya konulan planlı çalışmaların sahibi İngiltere’dir. Buna rağmen o dönemde hayret verici olan husus; Türklerin İngilizlere tepkisiz kalışıdır. Milli Mücadele’de Yunanistan’a hayır denmiştir ama Türk-Yunan Savaşı aslında bir Türk-İngiliz savaşıdır. Bugün bile bazı kişi ve çevreler işgalci İngilizleri değil, Milli Mücadele’de vatanımızın kurtuluşu için savaşan kahramanlarımızı suçlamaktadır. Yazımızda tarihi belgelere dayanılarak, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve İngiltere ile Türkiye arasında imzalanan Mondros Ateşkes anlaşmasından sonra İngiltere’nin yaptıkları incelenmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü
Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği 1918 yılında müttefikler bütün cephelerde saldırıya geçti. Kerkük 6 Mayıs’ta düştü. 23 Eylül’de Akka ve Hayfa işgalcilerin eline geçti. Şam 1 Ekim’de boşaltıldı. 6 Ekim’de Fransız filosu Beyrut’u işgal etti. Osmanlılar yeni bir direniş için Adana’ya çekildi. Bulgarlar 2 Ekim’de itilâf devletlerinin teslim şartlarını kabul etti. Böylece Osmanlıların Almanya ile doğrudan bağlantısı kesilince Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü belli oldu.
Mondros Ateşkes Anlaşması
Talât Paşa 5 Ekim’de Başkan Wilson aracılığıyla yapılan ateşkes yaklaşımlarına katıldı ve diğer kanallarla da ateşkes yaklaşımı Çanakkale’yi abluka altında tutan İngiliz Akdeniz Filosu komutanı Amiral Calthorpe’ye iletildi. 8 Ekimde Talât Paşa ve İttihat ve Terakki Partisi hükümeti istifa etti. 11 Ekim’de Calthorpe Mondros’a son hazırlıkları yapmaya gitti. 14 Ekim’de yeni kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurdu. İngilizler Mondros’taki toplantıyı iki hafta uzatarak birliklerinin Musul ve Halep’i almalarını sağladı. Yeni Harbiye Bakanı Hüseyin Rauf Orbay başkanlığındaki Osmanlı heyeti Mondros’a 27 Ekim’de getirildi ve ateşkes de dört gün sonra yalnızca Türkiye ve Büyük Britanya temsilcileri arasında görüşüldü ve imzalandı. Aslında Türkiye ile savaş Çanakkale çarpışmaları dışında hemen hemen Britanya birlikleri tarafından yapılmıştır.
Mondros Ateşkes Anlaşmasında şu hususlar yer alıyordu: Boğazlar derhal açılacak, kaleler İtilâf kuvvetlerine teslim edilecek, İtilâf gemilerinin Karadeniz’e çıkışları kolaylaştırılacaktı. İtilâf savaş tutsaklarının suçu ne olursa olsun Osmanlı cezaevlerinde bulunan tüm Ermeniler serbest bırakılacaklardı. Osmanlı askerleri terhis edilecek ve düzeni sağlamak için geçici olarak gerekli bulundukları yerler dışında teslim olacaklardı. Osmanlı gemileri teslim edilecek, tüm limanlar itilâf devletleri gemilerine açılacaktı. İtilafçılar önemli kalelere, demiryollarına, telefon ve telgraf idaresine, limanlara, rıhtımlara ve Toroslardan Kilikya’ya açılan tünellere el koyacaklardı. Osmanlılar işgalci kuvvetlere kömür, yiyecek ve diğer ihtiyaç maddelerini vereceklerdi. İmparatorluktaki Alman ve Avusturya askeri ve sivil memurlar İtilâfçılara teslim edilecek, Mihver Devletleriyle haberleşme kesilecekti. İmparatorluğun sivil halkının tüm yiyecek stokları İtilâfçıların denetimine veriliyordu. Son olarak da altı Ermeni vilayetinde bir karışıklık çıktığı takdirde İtilâfçılar buraları işgal hakkını saklı tutacaklar, ayrıca Sis, Haçin, Zeytin, Ayntap derhal işgal ediliyordu.(1)
Ateşkes hükümleri 31 Ekim 1918’de yürürlüğe girdi. Osmanlı askerleri silâhlarını bırakmaya başladı. İtilâfçılar ise keyfî bir biçimde İstanbul ile Türkiye’de uygun gördükleri diğer kentleri işgale başladılar. Türklerin buna tepki göstermesi gerekiyordu. Atatürk o dönemde işgale karşı çıktı. Mondros’un imzalanışından hemen sonra “İskenderun’un işgaline rıza gösterelim” diyen Sadrâzam İzzet Paşa’ya 8 Kasım 1918’de şöyle yazdı: “ İngilizlerin istekleri bugüne kadar olduğu gibi kabul edildiği takdirde, bugün Payas-Kilis çizgisine kadar olan araziyi isteyen İngilizlerin yarın Kilikya bölgesinin ve daha sonra Konya-İzmir sınırının işgalini gerekli gören isteklerinin geleceğini ve sonuç olarak Ordumuzun kendileri tarafından yürütülüp yönetilmesi ve hatta Osmanlı Bakanlar kurulunun Britanya Hükümeti tarafından seçilmesinin gerekliliği gibi isteklerinin geleceği imkân dışı değildir.” “Atatürk Mütarekenin daha ilk günlerinde İngiltere’ye karşı koymayı, İskenderun’da İngilizlere ateş açmayı istemiştir. İngilizler Atatürk’ün bu karşı koyma düşüncesini bilselerdi, onun Anadolu’ya Ordu müfettişi olarak gönderilmesini kesinlikle engellerlerdi.”(2)
İngilizlerin Türk ordularını dağıtması, silâh ve cephaneyi toplaması
İngiltere başbakanı Lloyd George’nun deyimiyle “ Son haçlı seferinin gâlip komutanı” sayılan İngiltere’nin Doğu Orduları Başkomutanı General Allenby 15 Kasım 1918’de “ Sorunlar Türklerle tartışılmamalı; ancak onlara isteklerin yerine getirilmesinin zorunlu olduğu söylenmelidir.” Diyordu. İngiltere Krallık Hükümeti de “İngiltere, mütarekeyi nasıl anlıyorsa, öyle uygulayacaktır.” Açıklamasını yapıyordu.
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon 20 Mart 1920’de “ Türkler için askerlik mesleği kapanmıştır. Çünkü Türkler öteki düşmanlarımızdan farklıdır. İlk amaç Türk ordusunun dağıtılması ve silâhlarının alınmasıdır. Bu yapıldıktan sonra Türkiye’ye istenilen her şey kabul ettirilecektir. Türkler 9 orduya sahiptir. Bu orduların hepsi kaldırılacak, Türk ordusu 20 tümenden ibaret 9 kolorduda toplanacaktır. Bu tümenlerde zayıf birliklerdir.” Diyordu.
İngilizler Türk ordularının; Yıldırım Ordular Grubu, II. ve VIII. Orduları ile Irak’taki VI. Ordu’nun kendilerine teslim edilmelerini istedi. Atatürk’ün uyanıklığı bu isteğin sonuçsuz kalmasında etkili oldu. Fakat bu orduların terhisi ile İtilâf Devletlerine 187 top, 145 bin tüfek, 678 mitralyöz teslim edildi. Trakya, Marmara ve Boğazlardaki birlikler silâh ve cephanelerinin büyük kısmını teslim ederek savaş güçlerini yitirdiler. 20 Kolordu komutanı Ali Fuat Paşa’ya göre: “Batıdaki 12, 13 ve 17.Kolordularımız cephane, silah ve savaş malzemelerini galiplere kaptırarak birer kuvvet olmaktan çıkmışlardır.” Harbiye Nezaretinin yazısına göre: “Adana bölgesinde Toroslar ötesine taşınmayan 126 vagon teçhizat, malzeme ve yiyeceğe İngiliz ve Fransızlar el koymuştur.” Kâzım Karabekir Paşa bir Amerikan kuruluna verdiği raporda Kafkasya’daki mevcut içinde en güçlü durumda bulunan ordunun parası verilerek alınmış önemli miktardaki sağlık malzemesi, yiyecek, giyecek, eşya ve ilacı uysalca İngilizlere kaptırdığını anlatır. Ordunun yiyeceğini bırakarak yeniden yiyecek satın alınması milleti büyük sefalete düşürmüş, birçok kişi açlıktan ölmüştür. Batum’da terhis edilen ordunun silahları, konulduğu depolardan alınarak Ermeni, Rum ve Ruslara verilir. Batum’da Azerbaycan Hükümeti’nden parası verilerek satın alınmış benzin, mazot ve birliklerin yiyeceklerini dahi vagonlarıyla İngilizler almıştır. Konya’da Kolordu Komutanı bulunan Fahrettin Altay anılarında bir İngiliz subayına dahi uysalca nasıl boyun eğildiğini şöyle anlatır; “ Konya’ya bir İngiliz subayı gelip demiryolunun denetimini eline aldı, bütün cephane ve silah depolarının kapısına kilit taktırdı. Silahların mekanizmalarını toplayıp bir sandığın içine doldurttu. Ve üzerine işgalin mührünü bastı.”
Yunan işgalinden sonra, Manisa’da bir İngiliz teğmenin müdahalesi üzerine otuzdan fazla topun düşmana kaptırılması bu teslimiyetin başka bir örneğidir. Garnizonların bulundukları şehirlere dağılan yetkili İngiliz subayları her tarafta aynı şeyi yaparlar. Kâzım Karabekir Paşa’nın 15.811 insana, 20782 tüfeğe, 56 makinalı tüfek ve 40 topa sahip 15.Kolordusu sayılmazsa öteki kolordular birer iskelet haline getirilir. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nda mütareke ile dağıtılan Ordu’nun yeni baştan kurulması için uğraşılacaktır. Batı’da Kurtuluş Savaş’ına ordusuz başlandığı söylenebilir. (2)
Burada dikkat çekici husus; Anadolu’nun içlerinde bulunan garnizonlar bile bir İngiliz istihbarat subayı ile emrindeki mangaya silahlarını teslim etmişlerdir. İlk defa Atatürk Anadolu’daki bazı İngiliz askerlerini tutuklatır ve daha sonra bunları İngilizlerin Malta’ya sürgün ettiği Türk subay ve devlet adamlarının takasına karşılık geri verir.
Mütarekeye göre bütün donanma İngilizlere teslim olunmuştur. Ancak kaçakçılıkla mücadele için birkaç ufak tekne elimizde kalır. Donanma Boğaziçi’nde paslanmaya terkedilmiştir.
Bu teslimiyet karşısında Churchill, “Diz çöken Türkiye başını kaldırıp da kendini yenenin İngilizler olduğunu görünce rahat bir nefes aldı.” Der. İngiliz politikacı, yazar David Walder bu sözlere ek olarak şunları yazar ; “ Bu cafcaflı sözler, aslında hiç de abartma sayılmamalı, Osmanlı İmparatorluğu’nun her yanında Türk askerleri, silahları ile birlikte, en küçük İngiliz birliklerine, çok kez istihbarat subaylarına teslim oluyorlardı. Silahsızlandırma işlemi de sessizce yürütülüyordu. Silahlar ve cephanelikler dağlar gibi yığılıyor, bir avuç İngiliz ve Hint askerinin beklediği dev depolar halinde toplanıyordu.”(3)
“Kuşkusuz bunlar, bir gâlip ülke temsilcisinin şımarık, abartılmış sözleridir. Bununla birlikte dört yıl süreyle üç kıtada ve bütün İslam Dünyası’nda amansız savaş verdiğimiz İngiltere’ye karşı birdenbire şaşılacak bir teslimiyet gösterdiğimiz gerçektir.”
Milliyetçi Türk komutanların cezalandırılması
Bu teslimiyete rağmen İngiltere, ufak bir direnmeye bile hoşgörüsüzdür. İngiltere, Türk ordusunu bir iskelete çevirmekle yetinmez, belki de bu orduyu iyice gözden düşürmek için onun sivrilmiş komutanlarını cezalandırmaya önem verir. Bu bakımdan Fahrettin Paşa ve Ali İhsan Paşa’nın hikâyeleri ilginçtir. Fahrettin Paşa Medine’de başarılı bir savunma yapar, Peygamberimizin şehrini her türlü olumsuzluğa ve hatta Mondros Mütareke ’sine rağmen teslim etmez. Araya İstanbul Hükümeti’nin girmesinden sonra teslim olduğunda bu direnişe kızan İngilizler Fahrettin Paşa’yı Malta’ya sürgün ederler. Ali İhsan Paşa’da İran ve Irak’ta İngilizlere karşı başarılı savaşlar veren paşadır. O, Musul’un tesliminden sonra Mütareke ’ye aykırı olarak Diyarbakır’a giren İngiliz Albay Killing’i tutuklar. General Allenby küplere biner, İstanbul’a giderek Türk hükümetine kesin uyarı verir. İsteklerinin başında Ali İhsan Paşa’nın başka göreve alınması vardır. İngilizler bununla yetinmezler, görevden alınan Paşa’yı Haydarpaşa’da trenden inerken tutuklayıp, Malta’ya sürgün ederler. İngilizler Kafkasya’yı fetheden komutanlar Nuri Paşa, Albay Mürsel Bey ve 12. Tümen komutanı Ali Rifat Bey’i de suçlanmalarını gerektirecek hiçbir şey olmadığı halde hapsetmişler, İngiliz Harp Divanında yargılamışlardır. Ordu komutanı Yakup Şevki Paşa’da İngilizlerce aynı nedenlerle cezalandırılmıştır. Mersinli Cemal Paşa 1.Dünya Savaşı’nda başarılı komutanlar arasındadır. Mustafa Kemal gibi Hükümete baskı yapılarak geri istenir. Cemal Paşa geri döner. Irak’ta İngiliz General’ini tutsak alan Halil Paşa 2 Nisan 1919’da tutuklanır. 3.Kolordu komutanı Refet Bele 8 Temmuz 1919’da tutuklanır. Malta'daki tutsak 145 Türk subay ve devlet adamı Ankara Hükümeti’nin elinde bulunan 29 İngiliz esire karşılık 31 Ekim1921’de takas edilerek kurtarılır.
Acı olan; günümüzde Türk basınında bazı kalemler İngilizlerin bile Ermeni Tehcirinde suçlu olduklarını gösteren bir delil bulamadıkları Malta’daki Türk esirleri Ermeni tezleriyle aynı dili kullanarak suçlamakta, takas edilmelerine hayıflanmaktadır.
İngilizlerin amacı, Türk ordusunu yok etmek, bu ordunun Dünya Savaşı’nda sivrilmiş, genç milliyetçi komutanlarını cezalandırmak, gözden düşürmek ve Türkiye’nin artık bir hiç olduğunu İslâm dünyasına ve emperyalizmin boyunduruğu altındaki bütün mazlum milletlere kanıtlamak idi.
Türk savaş suçluları
İtilâf Devletleri İttihat ve Terakki liderlerini Ermeni tehcirinden dolayı daha 1915 yılında sorumlu tutmuşlardır. Mütareke ’den sonra bunları cezalandırmak için harekete geçerler. İngiltere 10 Şubat 1919’da Enver, Talat, Cemal, Nâzım, Bahattin Şakir, Azmi ve Bedri’nin Almanya’dan iade edilmesini ister; bu ülkeden olumsuz cevap alırlar. Sıra bunların altındaki savaş suçlularının cezalandırılmasına gelir. İttihat ve Terakki’nin 200 kadar önde gelen kişisi tutuklanır. Bunlardan yüze yakın kişi Malta’ya sürgün edilir. İş bununla da bitmez. Ermeni ve Rumlara kötü davrandığı ileri sürülen vali ve kaymakamlar Harp Divanlarında cezalandırılır. Nitekim tehcirde Ermenilere kötü davrandı diye Boğazlayan Kaymakamı Kemal, 8 Nisan 1919’da idama mahkûm edilir ve 10 Nisan’da asılır. 20 Temmuz 1919’da Bayburt Kaymakamı Nusret idama mahkûm edilir ve 5 Ağustos’ta asılır. Diyarbakır valisi de aynı suçtan idama mahkûm edilir, cezaevinden kaçar, fakat yakalanacağını anlayınca intihar eder. Mustafa Kemal, 12 Ağustos'ta 'uydurma' tehcir suçlamasıyla 'vatan evlatları' idam edilecek olursa, İngiliz Yarbayı Rawlinson'u ve diğer İngiliz esirlerini (29 İngiliz askeri) asacağını açıklar. Gazi Mustafa Kemal'in bu tehdidi karşısında, 12 Ağustos'tan sonra İstanbul'da yeni tutuklamalar yapılmaz. Yurdun her bölgesinde kurulan olağanüstü mahkemeler Rum, Ermeni suçlarını yargılamaya koyulur. İngilizler Türklerin Ermeni kadınlarıyla zorla evlendiklerini, Ermeni çocuklarını Müslüman yapıp alıkoyduklarını, Ermeni ve Rum mallarını yağma ettiklerini sürerler. Rum ve Ermeni ihbarlarına dayanarak, Rum ve Ermeni tercümanların aracılığı ile bunları düzeltmeye koyulurlar.6 Nisan 1919’da Yüksek Komiser Calthorpe, Lord Balfour’a“Ermenilere zulüm yapmaktan suçlu bütün kişileri yakalamak için, Türklerin tümüyle idamı gerekir” diye yazar.
Türkiye'nin işgali
İtilâf devletleri Osmanlı İmparatorluğu’na Türklerin milyonlarca Hristiyan’ı sebepsiz olarak öldürdüğüne ve Batı uygarlığının İslam uygarlığından üstün olduğu propagandalarına inanmış olarak girdiler. Amiral Calthorpe “Hiçbir Türk’e hoşgörü göstermemek ısrarlı tutumumuz olmuştur, karşılıklı yakınlık ve dostluk kesinlikle yasaklanmıştır.” dedi. Azınlıkların itilaf güçlerinin işgalini kendi çıkarları için kullanacakları, işgalcilerin büyük kentlere girişinde Ermeni ve Rum kalabalıkların sevinçle bağırlarına basmalarından anlaşılmaktaydı. Demiryollarında ve diğer kamu işletmelerinde olduğu gibi yerel idarede Müslümanlar yerine Hristiyanlar getirilmeye başlandı. Devlet okulları açılınca yalnız Hristiyanların okula devam etmeleri kararlaştırıldı. Müslüman çocukları sokaklarda kaldılar. “Bu davranışların en zalimcesi de büyük yetimhanelerin başına Hristiyan misyonerlerin getirilmesiydi. Bunlar görevlerini kullanarak savaş sırasında tüm yakınlarını kaybeden binlerce Türk çocuğunun Hristiyan olduklarını ileri sürdüler; bunların aksi kanıtlanmadıkça Ermeni ya da Rum olduğu genel kuralını getirdiler. Oysa tüm kayıtların yok olduğu ve ailelerin darmadağın edildiği bir ülkede bunu kanıtlamak gerçekten çok güçtü.” (4)
Rum ve Ermeni azınlıklar için Türkiye'nin parçalanması
“İşgal bölgelerinin çoğunda, özellikle doğu Trakya’da, güneybatı Anadolu’da, Çukurova ve doğu vilayetlerinde yerel idare, yerel polis kuvveti ülkenin kesin bölünmesine hazırlık olarak azınlıklara verildi. Azınlıklar da yeni terhis edilmiş Osmanlı askerleriyle Müslüman halkı itilaf devletlerin hiçbir müdahalesi olmadan öldürdüler. Yalnız İtalyanlar azınlıkları durdurup Müslüman halkı korumak için güneyde bazı girişimlerde bulundular”. (5)
İngilizlerin Türkiye üzerindeki planları barış görüşmelerinde ortaya çıktı. Anadolu’nun da parçalanarak Ermeni ve Rum azınlıklara verilmek istenmesi Osmanlı toplumunda çeşitli tepkilere yol açtı. Padişah Vahdettin ve İstanbul Hükümeti İngilizlerle anlaşmayı ve bu yolla Türklere bir şeyler kalabileceğini düşünüyordu. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya atanmasının ardından Türk İstiklal Savaşı başladı. İngilizler “Kemalist” harekete tamamen olumsuz baktılar. Kemalizm deyimi Amerika Kurtuluş Savaşı’nda kullanıldığı biçimde, Türk milliyetçileri için kötü anlamda kullanıldı. Washingtonist, muhteris bir çete reisi ile ona çıkar ilişkileriyle bağlı bir avuç çete demekti. Kemalist deyimi, Kemal ve çetesi anlamında piyasaya sürülmüştür. İngiltere’de hem hükümet, hem basının kullanmayı sevdiği Kemalist takma adını o yıllarda Türkiye’de bulunan tarihçi Prof. Toynbee: “Tanıklık edebilirim ki, Mustafa Kemal, bir Kemalist değildir.” Dese de İngiliz belgeleri Mustafa Kemal’in baş düşman ilân edildiğinin sayısız örnekleriyle doludur.
Sonuç
Bizim açımızdan bu konunun ilgi çekici yanı, o günlerde Türkiye’yi mahvetmeye yönelen, bunu açık açık söyleyen ve her davranışıyla belirten o günlerin en güçlü emperyalist devletine karşı güçlü bir tepkinin ortaya çıkmayışıdır. Günümüzde bazı çevre ve kişiler mütarekedeki işgalci İngiltere’ye toz kondurmamakta; ona karşı savaşan, kurtuluşumuzu sağlayan milliyetçi kahramanlarımızı küçültmek, itibarlarını yok etmek istemekte, Malta sürgününü bile haklı bulmaktadırlar.
Kim hangi yalanın, hangi şarlatanın peşinden giderse gitsin; Atatürk'ün lideri olduğu Türk İstiklâl Savaşı vatanımızı emperyalizmin pençesinden kurtarmakla kalmamış, mazlum milletlerin kurtuluş mücadelelerine de örnek olmuştur. "Ne yazık ki biz, dün bir Tunus, bir Cezayir, bir Fas İstiklâl mücadelesini Birleşmiş Milletlerde Fransa'nın bir iç meselesi sayarak Atatürk'ün ruhunu incittik."
Bugün de Amerika ve diğer emperyalist ülkelerin Büyük Orta Doğu Projesi adı altında 30’dan fazla Müslüman ülkenin sınırlarını yeniden çizmesine, bu ülkeleri kan ve ateşe boğmasına ses çıkarmıyoruz. BOP'un ülkemizde eş başkanı olduğunu söyleyen zatın; Irak’ta 500 bini çocuk, 1,5 milyon Müslüman katledilirken, binlerce kadına tecavüz edilirken ağzını açmadığını, bu zulmü, katliamı yapan "Amerikan askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için dua ettiğini" söylediğini biliyoruz.
Bir başka tespitimiz de İngiltere’nin Mütareke’de, Türk ordusunu yok etme, bu ordunun sivrilmiş milliyetçi kumandanlarını cezalandırma ve gözden düşürme şeklindeki hedefinin son yıllarda ülkemizde aynen uygulandığıdır. Mütarekede İngilizlerin tutsak ettiği Türk generalinden çok daha fazlasına Ergenekon, Balyoz gibi tertip ve kumpaslarla yıllarca sürecek hapis cezaları verilmiş, böylece ordumuz milletimizin gözünden düşürülmeye çalışılmıştır.
Türkiye'de son yıllarda olup bitenlere bakınca; " Acaba Türkiye bir savaşta yenildi de mütareke günlerine mi geri döndük? diye kendime soruyorum.
Zeki Önsöz
Kaynakça:
1- Stanford J.Shaw, Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, E Yayınları, 2. Cilt,1994, İstanbul
2- David Walder, Savaştan Sonra Çanakkale Olayı 1922, Çev. M.Kayabal, Örgün Yay. 2004, İstanbul
3- Doğan Avcıoğlu, Millî Kurtuluş Tarihi, Tekin Yayınevi,1.Cilt, 1985,İstanbul
4- Halide Edip Adıvar, Türk’ün Ateşle İmtihanı, Atlas Kitapevi, 10.Baskı, 1992,İstanbul
5- Ali Fuat Türkgeldi, Görüp, İşittiklerim, TTK, 2000,İstanbul
Mart / 2014