- Kategori
- Eğitim
Müfettiş baskını (!)
Gürül gürül yanıyordu teneke soba. Öylesine güçlü yanıyordu ki, odunların değdiği yerler nar gibi kızarmıştı. Toprak damlı, toprak tabanlı sınıfım, sıcacıktı. Odunların “çıt çıt” sesleri geliyordu yer yer. (Böyle güzel bir ortamda, sobanın üzerinde çayın buharı tütmüyordu işte!)
Öğrencilere sıra ile okuma çalışmaları yaptırıyor, yanlışları hemen düzeltiyordum. Oysa elimde ne bir kitap, ne bir metin vardı. Okuma parçalarını her öğrenciden dinleye dinleye ezberlemiştim. Saat onbire doğru, sıcağın da etkisiyle olsa gerek, bir uyuşukluk, bir uyku hali çöktü üzerime. Aynı durum çocuklarda sabahtan beri vardı. Ne yaptıysam yaptım, onları bir türlü uykularından uyandıramadım. Bu uykulu halimden kurtulmak için ayağa kalktım ve çocuklara, “Her gün bir dakikada bir parçayı bitirirdiniz, bugün okumaya karşı neden bu kadar isteksizsiniz!” dedim sertçe. Bu sert çıkıştan sonra benim uykum kaçtı fakat çocuklarda fazla bir kıpırdanma olmadı. İsteksizlik hali yine devam etti. Sırası gelen parçayı okuyor, ben de izliyordum. Sınıfta bir canlanmamanın olmaması üzerine, tekrar ayağa kalktım ve “Neden bugün ölü gibisiniz?” dedim, yine sertçe. Muzaffer ayağa kalktı ve “Öğretmenim, bugün müfettiş gelecek diye ölü gibiyiz herhalde” dedi. Ne müfettişiymiş o? Müfettiş gelecek olsa önce benim haberim olur, sizin değil”, dedim ve yerime oturdum. Ve ardından, “Müfettişten size ne, hem müfettiş size ne yapar ki?” dedim. Öğrenciler yine canlanmamışlardı ve isteksizce okumaya devam ediyorlardı. Oysa her gün, verdiğim okuma parçalarını yarışırcasına okurlardı.
Sobadan gelen çıt çıt sesleri arasında, çocukları dikkatle dinlerken, kapıdan güçlü bir “tak!” sesi duyuldu. Çocuklar birden ayağa kalktılar. Herhalde ben de kalktım. Doğrusu kalktım mı, -yoksa- fırladım mı, orasını ben de bilmiyorum. Yüzümü kapıya döndüm. Kapının sertçe duvara çarptığını ve kapı koluna yakın bir yerde sopanın ucunu gördüm. Başka bir şey görmedim. Anlaşılan kapı bu sopayla açılmıştı, taşla değil.Oysa ben, kapıya bir taş atıldığını sanmıştım.
Kapıya doğru yürürken, şapkalı adam kapıyı sopayla açık tutarak eşiğe doğru yürüdü. Sopa tutmayan elinde çanta, arkasında onüç, ondört yaşlarında önlüklü, yakalı iki öğrenci vardı. Durumu kavramıştım. Gelen müfettişti. Buyrun hocam, diyerek yol verdim. İçeri girdi ve ayağa kalkan öğrencileri selamladı. Hoş geldiniz hocam, deyip kendimi tanıttıktan ve hal hatır sorduktan sonra bana cevaben, “Yemek var mı, çocukları besleyip hemen gönderelim hoca” dedi. Var, dedim ve çocukları beslemek üzere derslikten çıkıp odama gittim. Yemeği ısıtıp, iki üç tane de yufka ıslatarak çocukların önüne koyduktan sonra sınıfa döndüm. Yaptığım çalışmaları sordu müfettiş bey. Tarih ve mevsim şeridini inceledi. Planlarıma baktı. Tebliğler Dergisini istedi ve okuduğuma dair imza ettirdi. Bu arada yer yer ellerimle midemin üzerine bastırıyordum. Bu durumum dikkatini çekmiş olmalı ki, “Ne o, miden mi sancılanıyor?” dedi. O zaman, midemin sancılandığını fark ettim. Evet, deyince, “Hemen odana git, sırt üstü yatağa uzan” ve “Süt varsa iç” dedi. Sancının fazla olmadığını söyleyince, yumuşak fakat kararlı bir sesle, “Hemen git ve yat” dedi. Derslikten çıkınca, şiddetli bir mide sancısı geçirdiğimi hissettim. Güçlükle yürüyordum. Sütü içer içmez, ceketi bile çıkarmadan yatağa uzandım hemen. Gerçekten sancı dayanılacak gibi değildi. Sancının bu denli şiddetli olmasında, midenin aç olmasının payı büyük olmalıydı. (Böyle bir sancıyı beş yıl sonra Ankara’da, müfettiş olmak için okurken çektim bir kez. O da heyecan kaynaklıydı.) Yirmi otuz dakika kadar, hiçbir şey düşünmeden hareketsiz yattım. Böyle bir sancıyı ilk kez yaşıyordum. Hareketsiz yatmaktan başka yapacak şeyim yoktu.(Ben de öyle yapıyordum zaten.) Sancı hafifleyince kalktım ve dersliğe gittim. Müfettiş Bey, “Sancın geçti mi?” dedi. Evet, deyince, çocuklarla ilgili birkaç soru da bana sordu ve Teftiş Defterini doldurmaya başladı. Böylece teftiş bitmiş oldu.
Teftiş sırasında müfettişin ne yaptığını pek görmedim. Çünkü teftişin sonlarına yetişmiştim. Benim gördüğüm, sadece tahtada bir aritmetik işlemi ile birinci sınıflara bir cümle yazdırmasıydı. Teftiş bittikten sonra, çocukları nasıl buldunuz hocam, dedim. Bizim bulunduğumuz yerdeki öğretmenleri saydıktan sonra, “Bu bölgedeki öğretmenlerin en iyisisiniz” dedi. Bu söz, sevinmek bir yana, geçmiş olan mide sancımı bir nebze bile serinletemedi.
Bu olayı, daha doğrusu çektiğim bu acıyı, alay konusu olmasın diye hiç kimseye anlatmadım. Çünkü ne dersem diyeyim, kendimi nasıl savunursam savunayım, “Müfettiş korkusundan miden sancılanmış”, diyeceklerdi, dinleyenler. Oysa tüm bunlar, müfettişten korkmak bir yana, müfettişi görene kadar olup bitmişti. Böyle bir korku, olsa olsa mesleğin ilk yılında yaşanırdı. Oysa, ben mesleğimin ikinci yılındaydım ve geçen yıl teftiş geçirmiştim. Stajiyerliğim de kalkmıştı üstelik. Bunlara kimi inandırabilirdim ki? İşte bu nedenle bir sır gibi sakladım bu olayı, bugüne kadar. Fakat, benimle birlikte gitsin de istemedim.
Bu olaydan onbir yıl sonra, müfettiş olarak atandığımda, ben, öğretmenlerin sınıfına böyle girmeyecektim. Önce okulun önünde gezecek, böylece öğretmenin görmesini sağlamaya çalışacaktım. Olmazsa, sınıfa girmek için kapıyı çalacak fakat içeri girmeyecek, kapıyı da açmayacak, öğretmenin gelmesini bekleyecektim. Öğretmen gelince kendimi tanıtacak, bir süre daha dışarıda bekleyecek ve öğretmenden birkaç dakika sonra sınıfa girecektim.
Mesleğimin ikinci yılında hafta başında bir gün, Devegecidi civarında bir köye gittik arabayla. Okulun önünde durduk ve daha arabadan inmeden öğretmen hanımı sınıfında, pencerenin önünde gördük. Dört müfettiş arkadaş, ellerimizde çantayla indik arabadan. Hiç de acele etmeden. Onbeş dakika kadar ayak sürüdük okulun önünde. Böylece, öğretmen hanım, bizi görsün de, okulda bizim görmemizi istemediği durumlar varsa düzeltsin diye zaman verdik. Ama o, ne dışarı çıktı, ne de gelip bizi karşıladı. Göz ucumdan, öğretmenin orada olup olmadığına baktım yer yer. Oradaydı ve sandalyesinde oturuyordu.
Bunun üzerine, öğretmenin artık bizi karşılamaya gelmeyeceğine inanarak, okulun kapısına doğru yürüdük ve ağır adımlarla açık kapıdan binaya girdik. Oradan da sınıfa. Çocuklar teneffüste olduğu için, sınıf boştu. Öğretmen ayaktaydı bu kez. Bize doğru bir iki adım atarak “Hoş geldiniz” dedi ve hal hatır sordu. Yer de gösterdi. Sene başıydı. Teftiş yapacak değildik zaten. Öğretmen hanım stajiyer olduğunu belirtince, “yönetim” konusunda neler yaması gerektiğini söyledi arkadaşlar. Plan program konusunda da, rehberlik yapmam için beni görevlendirdiler. Bir saat kadar, planlar konusunda ne yapacaklarını anlattıktan sonra, “Çok yararlı oldu hocam” diyerek teşekkür etti Öğretmen hanım. Sesi ve konuşmaları tamamen değişmişti. Yüzü gülüyordu. Yapılan rehberlikten çok memnun kalmıştı anlaşılan. “Ben müfettişleri böyle bilmezdim, bizi çok korkutmuşlar hocam” dedi. Hayrola, dedim. Öğretmen hanım, rehberlik sırasındaki davranışlarımdan da etkilenmiş olmalı ki, “Hocam, ben sizin geldiğini ve arabadan dört müfettişin indiğini görünce, çok korktum. (Dört uzun boylu müfettiş korkulmayacak gibi değildi hani. Biliyorum, Sen asla korkmazdın Safinaz.) Sandalyeye yığılı kaldım. Ve siz sınıfa girene kadar kendimi bir türlü toparlayıp ayağa kalkamadım. Sizi karşılayamadım, özür dilerim” dedi.
“Sandalyeye yığılmak da ne ki Öğretmen Hanım. Beterin beteri var, -mide sancısına yakalanmak gibi- biz ne durumlarla karşılaştık, bir bilseniz” deyip vedalaşarak ayrıldık okuldan. (İçin için gülüyordum bu trajedi karşısında.)
Bu kez el sallıyordu Öğretmen Hanım.