- Kategori
- Siyaset
Muhteşem on yıl…

Son günlerde başbakanın alevlendirdiği bir muhteşem yüzyıl tartışması gündemde. Bu bir AKP klasiği davranış olarak alkış almalıdır. En yetkili ağızdan günümüzle hiç alakası olmayan, bir yararı da olmayacak konuları tartışmaya açmak böylece haklın ilgisini hiçbir değeri olmayan konulara çekip gündem saptırmak. Başbakanın dizi izleyecek ve yorum yapabilecek zamanı olmadığını düşündüğümüz için o çok bilen danışmanları iyi iş çıkarmış diyebiliriz.
Aslında biz şu günlerde “muhteşem on yıl” tartışması içinde olmalıyız. Ama nerde? Satın alınmış veya korkutulup sinmiş bir medya ile böyle bir tartışma başlatılamaz tabii ki. Biz yinede kendi çapımızda tartışalım isterseniz.
Bir defa bilinmelidir ki, AKP ile yaşadığımız on yıl son atmış yılın bir sonucudur. 1950 lerde askeri ve iktidar olarak emperyalizme teslim olmuştuk. 1980 darbesi ile de muhalefet evcilleştirilerek emperyalizme teslim edildi. O günlerden beri emperyalizm bizi kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Unutulmamalıdır ki, iktidar ne kadar emperyalizm bağımlısı ise muhalefet de o kadar bağımlıdır. Günümüzde hayati konularda meclisteki tüm partilerin söylemleri aynı gibidir. Anlaşıldığı üzere bunlar halka daha iyi hizmet götürmek için değil emperyalizme daha iyi hizmet için yarışmaktadırlar. Efendilerde bunların içinden kendilerine en iyi hizmet edecek olanı seçip iktidar yapmaktadırlar.
Bu girişin ardından muhteşem AKP on yılına bir bakalım.
Genel davranış olarak şunu söyleyebiliriz. AKP bir ticari şirket gibidir. Eğitim, sağlık gibi sosyal devletin can damarlarını bile ticari düşünceye alet etmiş, halkın tepkisini çok çekmemek içinde bu ticari davranışın arasına soktuğu sadakalarla her iki sistemi de kimsenin onaylamayacağı birer ucube haline getirmiştir. AKP kendilerini iktidara taşıyan güçlerin emri ile ülkenin taşınır, taşınmaz ne değeri varsa özelleştirme çarşafı arkasında ona buna dağıtılmıştır. Yani baba parası ile hovardalık yapan har vurup harman savuran bir yönetim ile karşı karşıyayız. Bu arada bu fabrikalarda çalışan onbinler işsiz kalmıştır.
Dışta tam bağımlı olan AKP ye içerde bazı tasarruf izinleri verilmiştir. Bunu şöyle özetleyebiliriz. “İstişare sünnet ama karar Emire aittir” İşte Kızılcahamam toplantıları, meclisteki tüm sözde çalışmalar bu düstur ile yapılmaktadır. Tabii bu durum da ülkede yerleşmeye çalışan demokrasiciği korkutup kaçırmış, fiili bir otoriter rejim hâkim olmuştur. Bir düşününüz, son dönemde “son sözü başbakan söyleyecek” cümlesini kaç kez duydunuz. Her kararı nihai olarak başbakan verecekse parlamentoya, bakanlıklara falan ne ihtiyaç var ki?
Böyle bir mantıkla çalışan bir hükümetin ülkeye fayda yerine zarar getirmesi en doğal sonuçtur. Birkaç kısa örnek verelim.
Mazlum ülkelerin önünde örnek olan ülkemiz,
Libya ve Suriye olaylarında görüldüğü gibi terörü destekleyen bir ülke haline gelmiştir.
Haçlı seferlerinin önünde en büyük set olarak anılırken, haçlı ordularının saflarında dindaşlarımızın katline ortak oluyoruz.
Komşularla sıfır sorun politikası ile çıktığımız yolda geldiğimiz nokta, Rusya’dan Suriye’ye kadar eskiden sorunumuz olmayan doğu ve güneydoğu komşularımızın tamamını düşman ettik.
Takip ettiğimiz tutarlı dış politika ile nispeten saygın bir konumu olan devlet iken, çelişkili ve tutarsız hareketler ve beyanatlar sonucu pek de ciddiye alınmayan bir devlet olduk.
Elalem bir askeri kaçırıldı diye ortalığı kan gölüne çevirirken bizim ordumuzun başına çuval geçirildi, sesimiz çıkmadı.
Bağırıp çağırmada üstümüze yokken maalesef icraatta hiç bir şey yapamadık. (İsrail gemimizi basıp insanları öldürdü, Suriye karasularında uçağımız düşürüldü)
Eğitimde ana düşünce olarak ya köle beyinler yetiştirelim, ya da cahil nesil politikaları hızla devreye sokuldu. Bütün okulların bu amaca göre imam hatipleştirilmesi hızla devam ediyor. Yarın medreseler de açılacak ve yüzyıl öncesine geri dönülecektir. Alınan kararlarla ilkokullara kadar sokulmaya çalışılan gericilik, hızla yol almaktadır. Okulların hemen hiçbir ihtiyacı karşılanmayarak parasız olması gereken eğitim fiili olarak paralı hale getirilmektedir.
Sağlık çoktan paralı hale getirilmiştir. Artık paranız yoksa sağlık da yok. İlaç sektörü de bundan nasibini almış durumda. İlginç olan özele devredilen sağlığın büyük oranda toplandığı özel hastaneler iktidarın yakını olarak bilinenlerin elindedir. İlaç sektörü ve sağlık kuruluşları halkın sırtından birilerine inanılmaz rantlar sağlamaktadır.
Açılım dedik, hepsini açtık bir daha kapatamadık.
19 Mayıs bayramını bir kuşa çevrildi.
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına barikat kuruldu. Halkın, yani Cumhur’un üzerine bibergazı sıkıldı.
Hukuk ve adaletin ülkemizi çoktan terk ettiğini görüyoruz. Uydurma deliller, sehvenler, keyfi hareketler, uzun ve anlamsız tutukluluklar bize adeta, “istişare sünnet, karar Emirindir” düsturunu kabul edin ve bizi zorlamayın, diyor.
“Muhteşem on yıl”ın iktidarı son görevlerinden olan belediyeler yasasını geçirmiş ve onaya sunmuştur. Muhtemelen onaylanacaktır. Bu yasa ile federal sistemin ve dolayısı ile bölünmenin önü açılacaktır.
Bir diğer final görevde yeni anayasa ile üniter devleti tamamen yok etmektir. Ancak bütün bu görevlerin karşılığı başbakan, bir başkanlık sistemi ile kendini ödüllendirmek ve ilerde olabilecek bütün sorgulardan kaçmak istemektedir. Efendiler için uygunsa bu anayasaya girer ve başbakan da başkan olur.
Seçim, referandum gibi şeylere artık geçen seçim sonuçlarını ve muhalefetin tepkilerini gördükçe artık inanmıyorum. Zira seçim sonuçları bana sandıkta değil de malum bilgisayarlarda belli oluyor gibi geliyor.
İzmir 2012-11-30