- Kategori
- İnançlar
Muhyi'ddin Arabi-3

“Rab Haktır, kul Haktır, ah bilseydim, mükellef kimdir? Kuldur dersen o yoktur, Rabdır dersen o nasıl mükellef olur ?”
İbnu’l-Arabi’den sonra onun fikirleri geniş yankılar uyandırdı. Muvafıkları da, muhalifleri de onun fikirlerinden az çok etkilendiler. Vahdet-i vücud felsefesi tefsire hakim olduğu gibi dünyada geçmiş olayların kahramanlarını enfüste arama temayülü, özellikle revaç buldu. Necmu’d-din Daye, Sabred-din Konevi, Abdu’r-razzak Kaşani, Alau-d-devle Simnani gibi ünlü mutasavvuflar bu usulü devam ettirdiler.
Vahdet-i Vücud (varlık birliği) fikrini sistemleştiren mutasavvıf, Muhyi’d din İbnu’l Arabi’dir. Ondan önce de İslam dünyasında bu fikrin temellerini bulmaktayız. Özellikle Gazali’nin eserlerinde bu fikre çok yaklaştığını görmekteyiz ama onlarda bu fikir açıkça ortaya atılıp sistemleştirilmemiştir. İleri sürülen görüşler, fena fillah sınırını zorlamakta ise de henüz o sınırı pek aşmamaktadır. İbnu’l-Arabi bu düşünceyi görüşlerinin temeli yapmış ve bunu bütün İslam tasavvufuna yaymıştır.
İbnu’l-Arabi’ye göre varlık, bir tek hakikatten ibarettir. Çeşitlenme ve çoğalma, dış duyuların meydana getirdiği zahiri bir şeydir. Allah mutlak varlıktır. O’nun varlığının sebebi yoktur. O, kendi zatiyle vardır. O’nu bilmek varlığını bilmektir. Zatının hakikatini bilmek mümkün değildir.
Allah ezelde vardı ve kendisiyle beraber hiçbir şey yoktu. Alemi yaratmak isteyince kendinde mevcut ve her şeyin aslı olan: kadimle kadim (eski), muhdesle muhdes (yeniden peyda olan) sıfatını kazanan Külli Hakikat’e, Allah’tan Heba denen bir hakikat tecelli etti. Bu, tıpkı yapılacak binanın, kağıt üzerine planını çizmeğe benzer. Sonra Yüce Allah, kendi nuriyle o hebaya tecelli etti. Bütün alem, bilkuvve bu hebada var idi. Hebada (Yok olucu) bulunan her şey, gelen bu tecelli nurunu kendi istidadına göre kabul etti. Bu nuru en çok alan da hebada bulunan Hakikat-i Muhammeddiyye idi. Buna akıl da denir. Böylece ilk varlığa çıkan şey, akıl yani Hakikat-i Muhammediyye oldu. Bu suretle Allah’ın tecellisinden heba ve hebanın tecellisinden alem meydana geldi.
Allah bizi şu belirli şekillerde yaratacağını, ezelden beri biliyordu. Eğer bizi bu şekilde bilmeseydi yaratmazdı. Bu şekli başka yerden de almadı. Çünkü kendisinden başka bir varlık yoktu ki oradan alsın. Demek ki kendi bilgisinde bizim bu şeklimiz vardı. Bizi ezeli bilgisiyle böyle bilmiştir. O halde biz, bilkuvve O’nda vardık. O’nun bizi bilmesinin aynısı olan bizim misalimiz (düşünce halindeki varlığımız, bir başka deyişle Allah’ın bizim hakkımızdaki bilgisi), kendi varlığıyla kadimdir. Çünkü bilgi O’nun sıfatıdır. Sıfatı da ezelidir. Allah, bizi yaratacağını sonradan bilmiş olamaz.
İbnu’l-Arabi’ye göre a’yan-ı sabite (ideler), yani Allah’ın bilgisi bakımından alem kadimdir. “Yoktan zuhura gelmiş değildir. Yoktan zuhura geldi demek, zatı zatında gizli iken iradesi ile a’yane (şekillere) geldi demektir. Zira ne yok var olur, ne de var yok olur. Zat denizinin inkılabından (çalkanmasından) alemler meydana gelmiştir”.
Allah bu dünyaları, isimlerini meydana çıkarmak için yaratmıştır. Çünkü makdursuz kadir; verme olmadan cömertlik; beslenen kimse olmadan rızık vericilik; yardım edilen bir şey olmadan yardım edicilik; rahmet edilen biri olmadan rahmet edicilik etkisiz kavramlardır.
İbnu’l-Arabi’ye göre kainat, Allah’tan çıkmıştır, fakat Allah ile aynı mahiyette değildir. Mümkün varlıklar, önce yok iken sonradan Allah’tan sadır olmuştur, fakat parçanın bütünden ayrılışı gibi bir ayrılışla var olduğu düşünülemez. Zira o takdirde bunlar varlıktan varlığa çıkmış ve böylece ezelde kendi kendisiyle kaim bir varlığa sahip olmuş olurlar.
Kainat, Allah’ın ilk tecellisinden meydana gelen ilk akla dayandırılmıştır. İlk akıl tektir. Fakat yapısında çokluk istidadı vardır. Bütün varlıkların suretlerini kendinde taşır. Buna kainatın ilkesini teşkil eden Levh-i Mahfuz da denir.
İbnu’l-Arabi’ye göre varlık bir daire teşkil etmektedir. Bu daire, Allah’ın bir görüntüsü veya O’nun aynıdır. Dairenin merkezi Allah’tır. Başında ilk akıl vardır. Bu, bütün yaratılanların aslıdır. Her şeyin sureti, tasarısı bunda mevcuttur. Bu suretler, şekillere konulmuştur. Nihayet yaratma devam edip insan türüne gelmiş ve en son insan yaratılmıştır. Varlık dairesinin sonunda insan bulunmaktadır.
İbnu’l-Arabi ve ondan sonrakilerin vahdet-i vücutçu tezlerine göre Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tezahürü olan bu cihan, beş mertebede meydana gelmiştir. Allah’ın zatının ve sıfatlarının sonu olmadığı gibi cihanın da sonu yoktur. Çünkü cihan, Allah’ın isim ve sıfatlarının aynasıdır. Demek ki alemler de sonsuzdur. “O, her an başka bir şandadır” ayeti gereğince Allah’ta son yoktur. Allah, kudretinin yüceliğinden, bir kuluna aynı surette iki defa görünmez, iki kuluna da bir surette görünmez. Bütün bu sonsuz alemleri beş mertebe içine almaktadır:
Birinci mertebe,gayb-ı mutlak (mutlak gizlilik) mertebesidir. Bu mertebeye lahut alemi, la teayyün alemi, itlak alemi, mutlak ama, mahz vücud, mutlak vücud, sırf zat, Ümmü’l-Kitab, mutlak beyan, basit nokta, gaybların gaybı gibi isimler de verilir. Bu mertebede ne isim, ne resim, ne sıfat, ne sıfatlanan vardır.
Bu mertebede asla şehadet alemi yoktur.
“İnsana hiç anılan bir şey olmadığı bir zaman gelmedi mi?” : “Allah vardı, kendisiyle beraber bir şey yoktu.”
İkinci mertebe,Ceberut alemi, ilk teayyün, ilk tecelli, akl-ı evvel, ilk cevher, Hakikat-ı Muhammediyye, izafi ruh, külli ruh, gayb-ı muzaf, kitabu’l-mubin mertebesidir. Bunlar hep aynı mertebeye verilen isimlerdir. Ümmül-Kitab mertebesinde toplu olan varlık, bu makamda açılmış detaylanmıştır.
Üçüncü mertebe,melekut alemidir. Buna misal alemi, hayal alemi, vahidiyyet, ikinci teayyün, ikinci tecelli, sidretu’l-munteha, emir alemi, küçük berzah ve tafsil alemi de denir. Bu alem, şehadet alemine yakın gayb-ı muzaf elemidir.
Dördüncü mertebe,mutlak şuhud mertebesidir ki buna şehadet alemi, mülk alemi, nasut alemi, his alemi, unsurlar alemi, felekler alemi, yıldızlar alemi denir. Şehadet aleminden başka alemlere gayb alemi de denir. Böylece başlıca iki alem olmaktadır: 1) Gayb alemi 2) Şehadet alemi.
Beşinci mertebe, bunların hepsini kendinde toplayan İnsan-ı Kamil mertebesidir. Önceki dört alem, Allah’ın İsm-i A’zamıdır. Bunların tamamı, Allah’ın zatını gösterir. Bu alemlerin tamamı, insanda da vardır. O halde insan-ı kamil bütün alemlerin özetidir. Nasıl İsm-i A’zam, Allah’ın bütün isimlerini kendinde toplamışsa, insan-ı kamil de bütün alemleri kendinde toplamıştır. Onun içindir ki Hz. Ali: “Sen kendini küçük bir cisim sanıyorsun. Oysa sende büyük bir alem toplanmıştır.” demiştir. Onun için Hz. Rasulullah (a.s): “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı” demiştir.
İbnu’l-Arabi, bu noktaya geldikten sonra Tanrı ile kulu bir görmektedir. “Attığın zaman sen atmadın Allah attı.” Ayetinde: “Kulum, faili olmadığın şeyi yap. Yaptığın işin faili benim. Ben de ancak seninle yaparım. Çünkü onu kendi kendime yapamam, onu yapmak için sen lazımsın. Senin yapman için de ben lazımım.” “Böylece işler bana ve Ona bağlı oldu. Ben de hayret ettim, hayret de şaştı. Hayret içinde hayret oldu.”Diyen İbnu’l-Arabi şöyle devam ediyor:
Nice zamanlar olmuş ki şöyle demişimdir:
“Rab Haktır, kul Haktır, ah bilseydim, mükellef kimdir? Kuldur dersen o yoktur, Rabdır dersen o nasıl mükellef olur ?”
Nice zaman da şöyle demişimdir:
“Kendisinin yaptığı bir şeyi bana teklif etmesinde hayret ettim. Benim yaptığım bir iş yok (bende o iş hep) O’(nun yaptığı) nu görüyorum. Ah bilseydim mükellef kim oluyor? Her yerde ancak Allah var, Ondan başkası yok.”
“Böyle söylemekle beraber bana denildi ki yap.”
İbnu’l-Arabi, “Doğu ve batı Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın zatı oradadır.” Ayetinin gereği Allah’ın her şeyde tecelli ettiğini ileri sürüyor ve dolayısıyla her şeyde bir parça tanrılık görüyor. “Sakın bir düşünceye bağlanıp kalmayasın, o zaman çok şey kaybedersin. Sen bütün inançların heyulası ol. Zira Allah, yalnız bir inancın çevreleyeceği bir varlık olmaktan daha geniş ve daha büyüktür. Çünkü O, “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır” diyor. Bir şeyin vechi, hakikatidir. Anladın ki Allah, her vechin inniyyetindedir. Her inanç sahibi, inancında isabet etmiştir ve her isabet eden de sevab alır, her sevab alan da said dir ve her said ise kendisinden razı olunmuştur.”
İbnu’l-Arabi şöyle diyor: “Varlığın tamamı gerçekten birdir. Allah ile beraber başka bir şey yoktur. Bunun için “Kalbi olup kulak veren ve görene işaret edipAllah vardı, kendisiyle beraber hiçbir şey yoktu” sözü ne güzeldir. Gören O’dur. O, şimdi, önce olduğu gibidir. Bu anda da O, O’dur. O zamanda da O, O idi. Sonra da O, O’dur. Şimdi biz mevcuduz, bizi var etti; gizli açığa çıktı ve açık gizlendi. Sonra yine açığa çıkacak, yine gizlenecek, böyle devam edip gidecektir. Kitap ve sünneti araştırırsan, ebedi olan Bir’den başkasını bulamazsın. O, O’dur. O, ebeden kaybolmakta devam etti. Gerçeğe eren bilginler şu noktada birleştiler ki Allah, bir şahsa bir surette iki defa görünmez. İşte bu, Hu (O) nun genişlemesidir. Ebu Talib demiştir ki: “Misli gibi bir şey olmayanı ancak misli gibi bir şey olmayan görebilir, başkası göremez. O halde gören, görülenin aynıdır.”.
İbnu’l-Arabi’nin vahdet-i vücud görüşü, her şeyi mübah kılan bir görüş değildir, dinin hükümlerine mutlaka uymayı gerekli gören bir görüştür. Zaten kendisi de zahiri mezhebine mensup, şer’i emirlerde son derece titiz ve sert bir mutassavvıftır. Onun Selçuklu sultanına yazdığı mektupta hıristiyan tebaa için yapmayı öğütlediği hususlar, bunu açıkça göstermektedir.
Vahdet-i vücud, Hint ve Yunan felsefelerinin Arapçaya çevrilmesi ve müslümanların diğer milletlerle teması sonucu İslam tasavvufuna geçmiştir, İslamın öz malı değildir. Hindistan’ın Veda mezhebinin esası panteizmdir. Onların Vedanta adlı kitaplarında yazılı olan şu sözler vahdet-i vücudun bir ifadesidir:
“İlk sebep, çoğalmak isteyerek çoğaldı. Kainat, Brahma’dan ibarettir. Zira ondan çıkar, onunla olgunlaşır, ona döner. Onun için Brahma’ya tapınmak lazımdır. Örümcek nasıl ağını kurup tekrar toplar, bitkiler nasıl topraktan çıkar, tekrar toprağa döner, insandan kıllar nasıl çıkar, büyürse kainat da değişmez olan Brahma’dan öyle çıkmıştır. Brahma’nın zati birliği hiç bozulmaz. Sebepler ve sonuçlar ondan ibarettir. Dalga, damla, köpük vs. gibi denizde meydana gelen şeyler, şekil itibariyle başka başka iseler de hakikat itibariyle birbirinin aynıdır. Brahma birdir, eşi yoktur. Varlıkta şekillenip görünmekle zatından ayrılmaz. O, ruhtur, ruh da odur. Su buza, süt yoğurda çevrildiği gibi Brahma da hiç bir aracıya muhtac olmadan şekilden şekle girer. Güneş birdir, fakat suya aksedince çoğalır. Yaratılmamış olan ilahi ruh da çeşitli suretlerde görünür.”
İşte felsefenin Arapçaya çevrilmesiyle birlikte bu fikir de İslam dünyasına geçmiştir. Fakat başlangıçta felsefeye iltifat etmeyen, bütün güçleriyle riyazata ve ameli tarafa yönelen ilk mutasavvıflar bu düşünceye sahib olmamışlar, ancak kendi tatbikatlarının bir sonucu olarak fena fillah düşüncesinin son sınırına kadar gelmişlerdi.
Bu fikir, İbnu’l-Arabi’nin tesiriyle tasavvufa iyice yerleşmiş, hemen her mutasavvıfta bunun izleri görünmeğe başlamıştır. Fakat bu görüşe karşı çıkan mutasavvıflar da vardır. Alliyyu’l-Kari, te’lif ettiği Vadet-i Vücud risalesiyle İbnu’l-Arabi’nin sistemine karşı gelmiştir. İbnu’l-Arabi’nin vahdet-i vücudunu en yüksek makam kabul eden Kaşani’ye karşılık, onun çağdaşı büyük müfessir mutasavvıf Alau’d-devle Şimnani ise bunu küfür telakki etmiştir. Bu yüzden ikisi arasında mektuplaşmalar olmuştur.
Ahmet F. Yüksel
KAYNAK: Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Yayınları
İşari Tefsir Okulu