- Kategori
- Kültür - Sanat
Nasreddin Hoca’nın Doğru Anlaşıl-maması

Ben de dâhil Nasreddin Hoca’yı bir fıkracı, insanları güldüren muzip bir hoca veya fıkra karakteri olarak algılamışızdır. Ama şimdilerde daha bir düşününce fıkraların kesinlikle diğerlerinden farklı bir karakteri olduğunu anlayabiliyoruz.
Nasreddin Hoca fıkralarını dikkatlice düşündüğümde bir mantık dersini fıkraya dâhil ettiğini ve halka ortamında mantık dersi vermiştir. O öyle bir mantık ki, sözlerinin özü anlaşıldığında sahtekarlığı tamamıyla Türkiye’den, Türk toplumundan silip atmaya yarayacak mesajlar ve mantık dersleri verir. Aynı zamanda çağdaşlarının, sonraki Saraylılar zümresinin Farsça şiirler yazdığı halka inemediği, inmeyi de düşünmediği bir zamanda o bizzat halkın içindedir. Halktandır. Tarlada, pazarda çarşıda hemen her yerde bir insanın yapabileceği en kutsal şeyi yapan bir insan; “kendi emeği, kendi alın teriyle” geçinen gerçek halk aydınını temsil eder.
Günümüzde dahi, aydınların halka ulaşmadıkları, halkla aynı dili konuşmadıkları düşünüldüğünde yüzyıllardır neden birçok coğrafyada çeşitli isimlerle halkın karşısına çıkmıştır. Yazılı eserleri biriktirmeye olan ihanetimiz mi desek ne desek bilemiyoruz, araştırmacılar Hoca Nasreddin’e ait fıkralarla hazırlanan kitapları bugün yine ya Londra’da Oksford kütüphanesinde veya Paris’te bulunduğunu söylüyorlar. Bu eserler nasıl olup da oralara gitti; biz biliriz ki, Batı medeniyeti değersiz bir şeye emek harcamaz, masraf yapıp emek harcamayı gereksiz görür. O zamanlarda da söz konusu belgeler kitaplar onlar için, içindeki bilgiler süzülmüş, yani okunmuş ve değerli olduğuna karar verilmiş olmalı ki, Londra, Paris, Berlin gibi kütüphanelerdeki yerini almıştır.
Nasreddin Hoca ile ben ki çok kitap okumaya çalışıyorum; yeni farkına vardım denebilir. Hiç kitap okumayan, böyle bir kültürü olmayan insanların Hoca ve Hoca’nın eserlerindeki ilhamı doğru algılamaları elbette zor. İtiraf ediyorum ki, zihnimin bir köşesine fıkraları işlemiş olsa da Kelile ile Dimne hatta ondan da ustaca mantık, felsefe, adalet üzerine millete dilinde, ortamında ve hemen yanında gerçek hayatın her anında halkın dilinde anlatmıştır. Halka kendine hizmetçilik yaptırmamıştır. Çevresinde hizmetçi ordusu taşıyan, halkın ihsanlarıyla yaşayan biri olmak yerine bizzat tarlada, bahçede halkla beraber, halk nasıl geçiniyorsa o da aynı şekilde yaşarak halktan ayrı bir yerde yaşamamıştır. Dolayısıyla başkasının emeğini harcamadığı için, savurganlık görmek elbette mümkün değildir. Malum bir kişinin para harcama şekli dahi aslında parayı nasıl kazandığına, kimin parasını, kim için harcadığına dair anlayanlara kişi ve kişiye dair önemli bir iz bırakır. Sadece kişinin para harcaması ve yaptıklarından kişinin bir sahtekâr mı, mirasyedi mi, yoksa bir emek işçisi mi ya da bir zengin mi olduğuna dair önemli emareler bulundurur…
Halkın gerçekten mantıklı akıllı hareket etmesi halkının sağlıklı kararlar vermesini isteyen aklı-selim dünya malında gözü olmayan, her şeyin aslında kalıcı olmadığı, dünya malının dünyada kalacağını bilen aynı zamanda dünya malı olmadan hayatta kalınamayacağını bilen liderler elbette halkının zor duruma düşmemesi için gereksiz lüks yaşantılara dalmasını istemezler. Çünkü güzel günlerde kazanılanların bir kısmı kötü günleri karşılamak üzere tasarruf edilmeli, bunu birçok tarihi misal ortaya çıkarmışken; çevresindekilere akıllı ve mantıklı davranmasını tavsiye etmeleri doğaldır.
Nasreddin Hoca’da hovardalık, köle veya cariye gibi unsurlar veya bu tip unsurları öven bir yaklaşım da bulmak zordur. Kendi alın teri ile çalışıp da yaşayan insanlar demek ki çok da fazla lüks içinde yaşayabilirlermiş demek oluyor.
Daha söylenecek çok söz ve sözler var; ancak bilirim ki ilim veya bilimin en güzeli hazır sunulanı değil, kişinin tabiri caizse çölde susuzluktan serap görecek kadar su hasretiyle yandığı zamanki gibi aradığı, ilim bilim ve servet değerlidir…