- Kategori
- Siyaset
Ne diyor bu çocuklar?

ne diyor bu çocuklar?
Öncelikle adını doğru koyalım şunun: öğrenci-polis çatışması değil bu. Bunun adı polis saldırısı. Yeni oluşmuş bir gelenek de değil üstelik.
Devlet-i Osmanî’den beri bu coğrafyada işin raconu budur. Devlet “verir”… Ancak paşa gönlü isterse “verir”… O kadar
Meğer ki sokaklar talep etmeye başlar, meğer ki “ayaklar baş olmaya” kalkar, koparılır o başlar… Resmi tarih, kimin ne zaman “serseri güruh”, kimin ne zaman “kurtarıcı” olacağını, neyin hayır, neyin şer olduğunu bu pozisyona göre yazar.
“Ordu-millet- gençlik el ele” diye bağırarak 1960 darbesine hizmet eden “öğrenci hareketi” makbuldür örneğin. Ama hemen ardından yalap şalap da olsa “daha uç okumalar” yapmaya kalkışan “gençlik hareketleri” ihanet çemberinin içine tıkıştırılmıştır. Hele ki 80’lere doğru gençlik, artık farklı dünya tahayyüllerinden dolayı düpedüz katli vacip bir unsura dönüşür. Darbeyle birlikte öyle bir ayar verilir ki, “bak bir daha yapıyor mu?”
Şairler iyimser ve sevecendir hep.
Nâzım “yeşil dallarıyız dünya ağacının/gençlik denen bir millet var ondanız” derken sınırsız, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya tahayyülünün yerel sürgünleri olarak görür Türkiye gençliğini…
Can Yücel, öpüp koklamaya kıyamadığı fidanları “En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de devrim/ O, onun en güzel yüz metresini koştu/En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak/ En hızlısıydı hepimizin/ En önce göğüsledi ipi/Acıyorsam sana anam avradım olsun/ Ama aşk olsun sana çocuk/ Aşk olsun” dizeleriyle güzeller.
Şairlerin güzellediği gençlik; Nazım’ınki kadar enternasyonal, Can Baba’nınki kadar sosyalist miydi tartışılır elbet
Toplumsal isyanlarla değil, eşkıya destanlarıyla dolu bir kültüre sahibiz.
Tarihi boyunca biat etmiş bir halkın, Devlet-i Ali tarafından “bahşedilenlerle” yetinmekten bir an olsun vazgeçmeden eşkıya türküleri söylemesi hazindir. Devlet ile eşkıya arasındaki itişmede kâh devleti, kâh eşkıyayı “tutup”, ömrü boyunca devlet ile eşkıya arasında kalmayı makûs talihi saymış bir halkız…
Bu yüzden genç, yakışıklı ve yiğit ölülerimiz oldu hep… “Şeriatın kestiği parmağın acımayacağına” iman etmiş bu millet, “kendisi adına verilmesine anlam veremediği mücadeleler sonunda” asılmasına kılını kıpırdatmadıklarına gözyaşı döküp ağıtlar yaktı...
Gençliğimiz ve mücadele tarihimiz üzerine konuşmaktan kaçınırız hep. İşin kahramanlık boyutu iyi güzeldir de, güzellemesi yapılan mücadele tarihinin ve bu uğurda genç ölenlerin ne menem bir mücadele verdikleri, neyin mücadelesini verdikleri üzerine derinlikli bir tartışmamız olmadı doğru dürüst. Hızar makinesine gencecik fidanları biçtirirken kimin neden biçildiğini konuşmaktan kaçınacak kadar karaktersiz bir toplumuz ne yazık ki…
Birileri kendini dağlara vurduğunda, birileri kendini barikatların önüne attığında kan kokusuyla kendinden geçmiş köpekbalıklarına, arenaları dolduran eski Romalılara dönüşüyoruz… Mide bulandırıcı biçimde biat ederken eşkıya türkülerini, sarhoş olurken devrimci marşları mırıldanan konformistler toplumuyuz…
ODTÜ’de üzerlerine sürülen tam teçhizatlı 2.800 polise efelenen bir avuç çocuğu izlerken bu duygularla yerin dibine geçiyorum…
Sayısız kuşağını heder etmiş bir devlet, bir toplum yine aynı ruhsuzluk ve vicdansızlıkla yürüyor kendi çocuklarının üzerine… Öylesine gaddar, öylesine acımasız, öylesine duygusuzca hem de!
Ancak kendi “bahşettikleriyle” yetinilmesini isteyen ve sokakları dinlemeyi abesle iştigal sayan bir hükümet, bu ülkenin tarihini hiç bilmiyormuş gibi hareket ediyor…
Ve ne hazin ki, vaktiyle “canı yanmış” birileri, yumurtadan taşa dönüşen “silahlarla” üzerlerine sıkılan tazyikli su ve biber gazına karşı kendilerini savunmaya çalışan bu çocukların sırtından “kotarılamamış gençlik hesaplarını” kapatmaya çalışıyor…
Nasıldı şarkı?
“Ellerinde bayraklar, ellerinde bayraklar, geliyor bu çocuklar, ne diyor bu çocuklar?”
Sahi, ne diyor bu çocuklar?