- Kategori
- Felsefe
Ne var ki, “kar tanesi” hayat…

Birazdan bitiverecek yolculuğun kalabalık yolcuları… Düşecek, bitiverecek hayat- yolculuk.
Pencereden bakıyorum öyle; buğulu camın birde kendi bulanıklarım ardından. Bütün de evrendeki yaratıklardan biriyim ben de... Tek kar tanesi gibi. Ana kucağından düşüp geliyorlar peş peşe… Kâh ağır, kâh hızlı, kiminin hayattan alacağı yok gibi hızlı, kimi farkında bitiverecek yolculuğun… Ağırdan alıyor yolu.
Biz olabildik mi? Farkında olmadığımız kaç hayatın koynundan damlayan gözyaşlarına boğulduk? Daha yolun başında; hayat hep sıcak ekmek gibiydi, tomurcuktu hayaller, buluttan düşen kar taneleri gibi.
Dünya neydi?
Tıpkı biz gibi… Bitiverecek hayatın, bitiverecek yollarına düştüğümüz gibi..
Çarpıveriyoruz bazen bilerek ya da bilmeyerek… Kan sızan yaraların eşliğinden, kahkahanın şen seslerine boğuluyor hayat. Bazen de, çarpıyor geçenler. Kiminin ardından akarken gözyaşlarımız, bazen bir ısırıkta kalır bakış... Savrulurken bir yaşamdan bir diğerine, bitiverir hiç anlamadan, belki de isteyerek.Daha inmeden son perde...
Tıpkı, kar tanesi… İmkânsızın ardından koşarken daha bir çakılıveriyor hayat dizkapaklarımıza. Yolundan şaşıp rüzgârda savrulan kar taneleri gibi. İklimden iklime, mevsimden, mevsime değişen hallerimiz... Kanayan avuç içlerinden sızan, gün ışığı sevişmelerin terinde tuz. Hayat!
Sessizliğin koynunda, kendi kendimize kaldığımızda; aslında var olan hayatın biraz sonra “inecek perde” olduğunu ayrımsarız.
Bitiverecek yolculuğun, bazen yalnız, bazen kalabalık, bazen aşktan kudurmuş, bazen kederden beter olmuş, bazen çıplak kalmış, bazen aç… Kimi zaman sevginin kucağında mırıldamış, kimi zaman kör kuyularda ağlamış hayat;
“kar tanesi”…