- Kategori
- Gezi - Tatil
Neden Midilli’ye gidilir 5: Kaz Dağları…

Bugün (17.Mayıs.2013, Cuma) Edremit Körfezi’nin tepesindeki Behramkale (Assos) un alt mevkiinde yer alan deniz kıyısındaki güzel D. Otelinde şahane bir güne uyanıyoruz. Sivrisineklere teşekkür borçluyum hiç rahatsız etmediler, ilk kez deliksiz bir uyku uyudum.
Sabahleyin genç, dinç yeni bir maceraya hazır bir vaziyette dim dik ayaktayız. Ama ne yazık ki bu güzel odayı, bu güzel oteli bugün arkamızda bırakarak yine Edremit Körfezi’nde aşağı doğru koşturacağız.
Sabahleyin cıvıl cıvıl gençlerle birlikte mükemmel kahvaltımızı yapıyoruz. Ve “Vakit tamam…” komutuyla birlikte Giriş’te kartlarımızı teslim ediyor, kimliklerimizi alıyoruz (Otellerde adet böyle.. Her yerde kafa kağıdı…Kartı ver kimliğini al…) Çocuklar kendi arabalarına koşa koşa, biz kendi otobüsümüze yavaş yavaş biniyoruz. Sonra Rehberimiz yine 1,2,3… diyerek kelle hesabı yapıyor. “Tamam…” deyince şoförümüz Mustafa gaza basıyor.
Ondan sonra artık, Öncümüz Bedriye Hanım’ın işaretiyle, şarkılar, türküler başlıyor… Önce biraz ağır aksak, sonra daha cilveli…
Aslında ilk hedefimiz çok uzak değil. Karşımızda hemen görünen Behramkale’ye tırmanıyoruz. Ara sokaklardan geçerek, bir köy kahvesinin önünde duruyoruz. İşte :Assos..
“Behramkale Köyü, Osmanlı döneminde kurulmuş eski bir köy. Antik şehir yüzünü güneye yani denize dönmüşken, köyün yerleşimi ters tarafa doğru kurulmuş.
Köy antik kent surları içinde yer alması ile dikkat çekiyor.
Sadece 150 haneli bir yerleşim. Yaklaşık 30 senedir sit alanı olarak koruma altında olduğu için yeni bina inşa etmek yasak. Sadece varolanlar restore edilebiliyor.
Köy içinde Assos mimarisinin taş işçiliğinin güzel örneklerini görmek mümkün. Tarihi dokusunu koruyan sokaklarda dolaşması keyifli...
Köy içinde pansiyon, otel ve restoranlar bulunuyor. Çoğu manzaralı, tarihi dokuyu yansıtan bu mekanlarda vakit geçirmesi keyifli !
Assos Antik Kenti ören yeri girişi en tepede bulunuyor. Buraya taşla kaplı bir yokuşu yürüyerek varılıyor. Bu kapıdan girince Athena Tapınağı'na ulaşıyorsunuz. (assosrehberim.com)
Tersliğe bak… Antik kuruluş denize bakıyor. Bizimkilerin (Osmanlıların..) kurduğu Behramkale köyü arkada, dağlara bakıyor…
Erdek’te de öyle derler: Gazinoda hangi adamın Erdek’li olduğunu anlamak için bakarsın… Kim sırtını denize dönmüş oturuyorsa , o Erdek’lidir… Adamlar’ın denizle pek fazla ilgileri yok… Garip!
Antik tapınak, Kale çok müthiş …Belli. Ama oraya tırmanmaya yürek ister. O yürek de bende yok. Kaleyi uzaktan seyrediyorum… “Mustafa getir tavlayı…” Tavla kuruluyor. Tavşan kanı çaylar geliyor.. Ha dübeş, ha dört çahar , derken… Vakit geçiyor , Millet yine sökün edip geliyor. Ben, Pata..” diyorum. Mustafa çaresiz kabul ediyor. Çünkü yenik durumda. Çay paralarını ödüyorum. Behramkale’liler ucundan bucağından bu Turizm işine bulaşmışlar, bazı evler, pansiyonluklarını ilan etmişler. Kızılkeçili oymaklarından bazı teyzeler milli kıyafetleriyle, neler yapmışlarsa; halılar, kilimler.. Nefis ballar… pazarlamaya çalışıyorlar. Bir ev de evinin tuvaletini açmış, “Hadi bakalım, 1 lira..” Evin gelini, çocuklardan, bizlerden epey para topladı. Ne olacak 50 Tl. aldıysa, kısa günün karı…
Sonra yine , o deniz kıyısındaki böbrek taşı düşüren yollardan hoplaya zıplaya geri dönüyoruz. Öğle yemeğimiz, Akçay’da Şirketin anlaştığı bir lokantada… On lira ne yersen ye, ne kadar yersen ye… Sloganları bu. Artık bizde yiyecek hal mi kalmış. Hele o güzelim tatlılara dokunamıyoruz. Onun yerine bayanlara meyva getiriyorum. Memnun oluyorlar. Unutmayın. Su parayla!
Otobüslere, Edremit Körfezi’nden aşağı doğru indikten sonra , yine dağlara vuruyoruz. Kazdağları’nın üzerinde yer alan mis gibi havasıyla insanın içini titreten Yeşilyurt Köyü’nü geziyoruz. Burada şirin bir kahvenin eyvanında çaylar tazeleniyor, sohbetler koyulaşıyor. Espriler yapılıyor. Garson, belli bir masaya durmadan hizmet götürünce, oradaki piri fanilere takılıyorum… çevre çok güzel. Tayfun Talipoğlu’nun yaptırdığı, şimdi butik otel olarak kullanılan evini görüyoruz… Bol bol oksijen almak istiyorsanız; ta Osmanlıdan kalmış ama, epeyce restorasyona uğramış bir köy görmek istiyorsanız Yeşilyurt Köyü’ne bir kere uğrayın.
Bir Yeşilyurt’da Malatya’da hatırlarım. Suları bol , insanları kibar… Çok güzel bir yerdir. Niye andım. İlk öğretmenlik yaptığım yerdir. Yıl 1964 … Düşünün. Biz ne zamanın adamıyız?
Hayden otobüsümüz kalkıyor, bu kez Bay Metin , yanık sesiyle güzel şarkılar söylüyor. Ondan sonra çok güzel fıkralar anlatıyor; millet kırılıyor… Biraz önce uslu uslu oturuyordu. Hiç beklemezsiniz. İnsanlar da ne cevherler var be…
Sonra, yine dağlarda Sütüven Şelalelerine tırmanıyoruz. Zorlu yollardan, çok güzel ormanlardan, zeytin ağaçlarının arasından geçerek, anılan mevkiye varıyoruz, Bir iki gazino’msu yer var. Ağaçların altına şöyle bir seriliyoruz. Bir yüz metre daha merdivenli yoldan inince o güzelim Şelale sizi karşılıyor. Ben aslında çok merak ediyordum. Bu şelale’yi ünlü şair Mustafa Seyit Sutüven’in, “Sütüven” adlı şiirinden dolayı çok iyi hatırlıyorum. Bir iki mısra hatırlıyorum, ama tümünü hatırlamak için kaynaklara başvuruyorum:
“Bir kayadan duman duman
On yedi metre atlayan
Dağ kokusuyla yüklü su.
Boşluğa fırlayınca, saç
Düştüğü yerde üç kulaç
Mavi su, ak köpüklü su.
Şi'rin elindesin bugün
Eski masalların bütün
Canlanacak birer birer.
………………………”
Bu çok uzun bir şiirdir ve zamanında çok ünlü bir şiirdi. Bir bakıma buraların tarihini tekrarlayan ve doğaya destan gibi olan bu şiiri her okuyup yazmış insanın bulup okuması gerekir. Çünkü bana göre, Türk şiir tarihinde yazılmış en güzel şiirlerden biridir. Ve bir tek şiiriyle, şairini zamanında ünlü yapmış bir şiirdir. Ben çok severim. Siz de bu şelaleyi görseniz de görmeseniz de, bu şiiri okuduğunuzda bu suyu ve şelaleyi daha çok seveceğinizden eminim. Unutulmayacak bir şiirdir. Ama yeni kuşaklar neleri unutmadılar ki…Sordum kimse bir şey bilmiyor; ne Mustafa Seyit Sutüven’i, ne de onun ünlü şiirini tanıyor… Unutulmuş. Ama biraz Edebiyat tarih bilenlerin aklında mutlaka çakılıdır. Unutulmaz…
Oradan , yine kendine göre bir efsanesi olan “Hasan Boğuldu” göletine gidiyoruz. Hikaye buralarda çok biliniyor; her turiste de anlatılıyor (Biz de turistiz ya..) Anlattılar. Alt köylerden (deniz köylerinden) bir genç , dağ köylerinden bir kıza aşık olmuş. Kızın ailesi verimkar olmamış. “Deniz köylüleri kavi değildir, bizim yaptığımız işleri yapamazlar, biz kız vermeyiz..” demişler. Ama kız da ağlayıp sızlayınca; oğlanı bir sınava çekmeye karar vermişler. “Sırtında bir çuval tuzla aşağıdan bizim köye çıkabilirse ona kızı veririz…” demişler. Oğlan aşık, sırtına tuz çuvalını bağlamış; ha babam, de babam, dereyi izleyerek, dere boyunca yürüyerek dağa tımanmaya başlamış. O zaman , yol yok iz yok… Dereden tuz çuvalı su almış, daha da ağırlaşmış… Eller ayaklar parçalanmış, tuz bu yaraları yakmış ve nihayet genç, derenin genişlediğ bir yerde ve bu yer çok güzel bir yer, düşüp boğulmuş… Onun için gençler, analara, babalara güven olmaz. Kendi işinizi kendiniz görün… Kıssadan hisse… Ne yapalım. Hocalar böyle ders çıkarır.
Valla üzüldüm. Şiir çok güzel ; mutlaka bulun okuyun ve Hasan Boğuldu’nun hikayesi daha da trajik… Artık elim ayağım kesildi. Ne espriler, ne şarkılar beni kesmiyor.
Gözlerim uzaklarda, yemyeşil ormanların derinliklerinde…
Yazık olmuş Hasan’a …diyorum.