Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Mayıs '11

 
Kategori
Siyaset
 

Nefret Suçunun Lekesini Taşımanın Kolay Bir Şey Olduğunu mu Sanıyorlar?

Nefret Suçunun Lekesini Taşımanın Kolay Bir Şey Olduğunu mu Sanıyorlar?
 

Zihnimizi iğdişe yeltenen cümlelerin her birisini zihnimize kazımaktan, zihnimizin her bir tarafı berelendi… Kanımıza mikrop bulaştı… Kalbimiz düzensiz atmaya başladı… Ve yeri geldi fazla heyecanları kaldıramaz oldu zihnimiz, bedenimiz ve bütün bir benliğimiz… Düzenin o has delikanlı sahipleri için vatan ve millet bütünlüğü üzerinden izlenecek her yol gencecik ufak beyinciklerimize şırıngadan salgılanan zehirli ilaç misali oldu. Sokağın orta yerine kendimizi bıraktığımızda ve oyunun en hararetli, en heyecanlı noktasında “Yalan söylüyorsam arap olayım” cümlesini koyup, yılların sonunda bu cümlenin aslında “Nefrete” ilişkin bir söylem dili olduğunu kavradığımızda, aslında yediğimiz haltın ve bize yedirilen haltın ne olduğunu da anlamıştık. Anlamıştık ve yüzümüzü yerden kaldırabilecek cesaretimiz de kalmamıştı. Öyle ki bazen isyanlara gark olmak durumunda bile kalıyordum. İçim içime sığmıyordu… Bizi ne hale getirdiklerini düşündükçe, nefretlerime gem vurmaya çalışıyordum ama hayatta en fazla affını reddedemeyeceğim şeyin faşizm olduğunu da atlamadan, o faşizme karşı duruşa bir tik koymam gerektiğini de yaşım kemale ulaştığında anlamıştım. Belki de benim yaşamımın en nadide parçalarından birisi olacak faşizme karşı bir tik koymak. En nihayetinde öyle demiyor mu günümüzün insan olma yarışına soyunanların dili; “Faşizm ayıp bir şeydir”. Altına düşünmeden imzamı çakacağım yalın bir ifade “Faşizm ayıp bir şeydir”. Ama o ayıpla bizler büyüdük. Faşizmin diliyle büyüdük. Başta da dedim ya, çocukluk günlerimizin en nadide cümlesiydi “Yalan söylüyorsam arap olayım” cümlesi. Nereden dilimize bulaştığı belli dahi olmayan bu cümle, ufacık tefecik zihinlerde süzülerek o beyni bir bir iğdiş ediyordu. Ve o iğdiş edilme halimizle büyüyor, büyüyor ve büyüyorduk…

Ve lakin bu günlere geldiğimizde, kavradığımız şeyin aslında geçtiğimiz yolların ne çetin ceviz yollar olduğunu da görmüş olduk. Vatan ve millet edebiyatının ve bölünmez bütünlüğümüzün teminatı üzerinden bir bir insanları belirsiz çukurların içine atıp, üstüne toprak örterek her bir şeyin de üstünün örtüldüğünü sanan zihniyet dünyasının, bu memlekete, bu memleketin insanlarına ne büyük zararlar vererek kıydığını da fazlasıyla ama bir o kadar da acıyla ve acılarla öğrendik. Ama yetmedi… Halen o acıları yok sayarak, toplumun gözünün önüne çıkanlar, bir bir nefret suçu işlerken, bu memleketin aydın geçinen iki yüzlü cümle alemi, bu nefret suçlarına tek bir kelime dahi gönderme yapma gereksinimi duymuyor. Nedendir bilinmez… Lakin o nefret dilinin bir gün dönüp, dolaşıp, o dili kullananı tam da kalbinden vuracağı muhakkakken… Ve soralım şimdi, “Bir ülkenin en yetkili ikinci ismi olan Başbakan, neden seçim meydanlarında, dil sürçmesi değil, tümüyle bilinçli, tümüyle planlı bir şekilde, alevi inancını yuhalatma çabasına girişir?” Sanırım Başbakana payanda olanların, iktidarın dilini beline kuşak yapanların iki dakikacık ara verip, bu sorunun yanıtını vermeye girişmeleri hiç mi gerekmiyor? Ve ben tekrar dönüyorum çocukluğuma… Utanıyorum o cümleden. Doğru söze ispat aracı olan “Yalan söylüyorsam arap olayım” cümlesinden utanıyorum ve daha nicelerinden. Kendimden de… Suçlu olan kim? İşte tam da her dem miting meydanlarında bir inancı hiçbir rahatsızlık duymadan hempalarıyla birlikte yuhalatma şerefine nail olanlar. O çocukluk günlerimiz de zihnimizi iğdişe yeltenenlerin ikibinli yıllar versiyonu.

O eski zamanları, yani çocukluk yıllarımı hatırladıkça işlediğim, işlediğimiz, bize işlettirilen nefret kokulu davranışları düşündükçe bazen beynimden vurulmuşa dönüyorum. Gözlerim kararıyor, zihnim karmaşık kör düğümlerin içerisinde buluyor kendisini.

Romanlar gelirdi mahallemize. Bakımsız, bitkin bir haledeki atın çektiği arabayla, etrafa hiç de aldırış etmeksizin kâğıt, demir ve benzeri geri dönüşüm çöplerini toplar, kendi hallerinde, kendi mekânlarında yaşamlarını sürdürme çabasında olurlardı. Biz neden bu insanlara tuhaf gözlerle bakardık? Oysa bu insanların kimselerle bir alıp veremediği yoktu. Kaldı ki düzenin şamarını en okkalısından yana fazlasıyla yemişti bu insanlar. Ama biz bu insanlara küçümser gözlerle bakar, bu insanları hakir görür ve arkalarından alaycı gülücükler eşliğinde teneke çalardık. Ve akıl başa devşirilince başımıza geleninde ne olduğunu az çok kavradık. Bu utanç misalinden davranışları nasıl yaptığımız belli aslında. Düzen kendisinden olduğunu kabul etmediği her toplumsal kesimi bir şekilde ezme yöntemini geliştirmiş ve o toplumsal kesimleri bir şekilde sindirme araçlarını bir bir devreye sokmuştu. Aslında biz o araçların birer dişlisiydik. Düzenin değirmenine su taşıyorduk o bakışlarımızla ve hakir görüş hallerimizle. Ve anladık ki bu ülke böyle ayakta duruyor. Sürekli toplumu ayrıştırarak, sürekli insanları birbirlerine düşürerek varlığını idame ettiriyor. Bu durumu keşfeden siyaset esnafı da bu durumu en acımasız ve utanmaz şekli ile kullanıyor. Devlet kurgumuz böyle. Onca acılar yaşanmış olmasına rağmen, onca kanlar akmış olmasına rağmen bu toprakların siyaset guruları bu dilden, yani nefret dilinden bir tülü vazgeçemediler. “Vazgeçemediler” demek dahi yanlış bir kelime. Neden vazgeçecekler ki? Böyle bir dilin bu toplumda prim yaptığı ortadayken… Oysa dünya bu dili, yani nefret dilini terk edebilmek için onca çabaya girişmiş durumda. Nefret dilini bir suç olarak niteliyor. Nefret suçlarına nefretle bakmaya çalışıyor dünyanın gelişmiş toplumları.

Geçtiğimiz yıllarda adının ilk kelimesine etnik bir vurgu konduran, ardılına da sol kelimesini ilave edip harbiden kendisini solcu, sosyalist olarak nitelemeye çalışan bir dergi vardı. Halen de var… Hani Türkiye’de ki faşizmin temsilcisi olarak MHP’yi görürüz ya, hayır öyle değil, aksine ırkçılığın en kaba haline bu bahsi geçen dergide fazlasıyla rastlarsınız. MHP’ye adeta rahmet okutan bir dergidir. Hatta ve hatta Naziler, Kara Gömlekliler halt etmiştir bunların faşizminin yanında. Abartmıyorum... Bu derginin her bir sayısı tam anlamıyla nefret suçların örnek verilecek cinstendir. Açık açık nefret suçu işleyen bir dergi… Bu dergi etrafında toplananların kurduğu bir parti var ve bu parti etrafında toplananlar bağımsız adaylarla seçime giriyorlar. Bu bağımsız adaylardan birisi olan bayanın sitesine girmek talihsizliğini yaşadım. Kan dondurucu ifadelerle karşılaşmak bu olsa gerek. İşte size birkaç örnek,

Bir ülke düşünün, 8-10 milyonluk nüfusuyla, geri kalan 60-70 milyonu tehdit eden bir çapulcu grubu, istediğini söylesin, istediğini dayatmaya kalksın.”

“Kürt Sorunu yok, Kürt İstilası var.”

Örnekler bu kadarla sınırlı değil pek tabii ki…

Bu çevrelerin zamanında “Popülasyon” örneklerinden yola çıkarak memleketin bir süre sonra Kürtlerin eline nasıl geçeceği tezini de buraya ilave etmek gerekiyor.

Başta Başbakan olmak üzere, ırkçılığın çukuruna düşmüş olan kimi çevrelerin, bir bir nefret suçları işledikleri ortada. Kürtler, Aleviler, Solcular, Sosyalistler, Eşcinseller, Hayat Kadınları, Vicdani Redçiler, Azınlıklar bu tip insanların hakim olduğu bizim gibi ülkelerde ciddi ciddi risk altındalar. Anlıyoruz ki yaşanan onca acılar ders olmamış.

 
Toplam blog
: 1509
: 1145
Kayıt tarihi
: 07.08.07
 
 

Yazarım... Okurum... Öğrencilik yıllarımda çok yazdım... Kompozisyon derslerinde yazdım... Duvar ..