- Kategori
- Gündelik Yaşam
Neyzen Tevfik, büyük üstad.

Boynundaki "Hiç" Yazısı ile.
Neyzen’i anlatmak hem çok kolay hem de çok zordur mirim; kelimelere sığmayacak kadar büyük bir yüreğe, IQ testleri ile ölçülemiyecek bir zekaya, insanı insanlığından utandıracak derecede yüce üst bir hümanizme, taşı dile getirecek denli kuvvetli espiri anlayışına, gök yüzüne tomurcuk döktürecek dercede sağlam bir nefese sahip, adem başkası, insan üstü münzeviğe hasıl olmuş biricik yalnızlığa sahip çağlar ötesi bir dehaydı Neyzen.
Bunları övgülü sözler sanıp, şapka çıkaratacaklara hemen bir uyarı; o bu sözleri duysa gücenir muhtemelen bana küserdi sarf ettiğim sözlerden ötürü, çünkü o aslında olanca derin felsefi ve ulvi bilgisine rağmen basit, yalın ve naif yaşamış, içinde barındırdığı serzenişi, deliler gibi aşığı olduğu yaradanına bile savurmaktan beri durmamış sıradan bir insan evladıydı.
Hadi canım diyecek bir çoğunuz farkındayım ama o hayatında yaşamış olduğu en güzel günlerin; sokak ayyaşları, garipler, cepçiler ve serkeşlerle geçirdiği seneler olduğunu söyliyecek kadar yüce gönüllü bir insandı. Dostlarının kendisine verebileceği maddi hiçbir paye yoktu belki ama onların bu yüce insana gönüllerinden koparak önüne getirecekleri çok daha kıymetli hediyeleri vardı. “Şarap”; bütün gün kendi bildiklerince çalışıp, dişlerinden tırnaklarından artırarak Neyzen’e akşam getirdikleri en anlamlı hediyeydi o bir şişe “Şarap”. Bu bir minnettarlık göstergesiydi o büyük gönül adamına, çünkü Neyzen her gece, kolay kolay kimseye dinlemesi bile nasip olmayacak bir Ney ziyafeti çekerdi onlara.
O kadar ki; dönemin önde gelen devlet adamları, bürokratları Neyzen’in peşinde koşup kendisine övgüler yağdırırlarken, Neyzen’den yedikleri onca hakarete rağmen, Neyzen bu çanak yalayıcalarına kendinden hiciv dolu küfürlerinden başka bir nebze birşey vermez, kendisinden sadece güleryüz ve sohbet bekleyen sokak dostları için üflerdi o değer ötesi Ney’ini.
Hatta bir keresinde; hayatı boyunca belkide tek takdir ettiği ve varlığına duacı olduğu Mustafa Kemal’ininde dinliyiciler arasında olduğunu bildiği üst düzey devlet erkanına verilecek konser salonun kapısından “Sen Neyzensen bende padişahım” denerek kovulduğunda, soluğu yine bu dostalarının yanında almış, ve kendisinin ve dahi cihanın o güne kadar üflenmiş en güzel taksimi olarak bilinen eserini ilk bu arkadaşlarına dinletmişti.
Neyzen her zaman Neyzendir ve o parlak zekasını yine konuşturmayı bilmiş ve Mustafa Kemal Atatük’e verilmek üzere bir kağıt parçası sıkıştırmıştır kendisini kapıdan kovan bekçinin eline. O kağıtta bu hiciv dolu sözler yazmaktadır:
“Sanma ciddiyet ile sarf ederim sanatımı
Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.
Bezm-i meyde süfehanın saza meftun oluşu
Nazarımda su içen eşeğe ıslık çalmak gibidir.”
Notu alıp okuyan Atatürk olup bitenide bildiği için basar kahkahayı ve derki, “E üstad haklı, değilmi ki bizim ayağımıza gelip sanatını icra etmek isterken kapıdan kovuldu, o zaman biz kendisinin ayağına gider ve bu üstada gösterilmesi gereken saygıyı ziyadesi ile gösteririz”. O gece Neyzen konserini karşında tahta tabureler üzerinde oturup kendisini dinlemeye gelen yüce önder ve yanında hazır bulunan devlet erkanına Cihangir’de bulunan bir kıraathanede vermiş ve Atatürk’ün bu onur verici hareketiden ötürü çok duygulanmıştır.
Burada bu iki zat-ı muhterimin dışında kimsenin anlmaya muktedir olmadığı bir nezaket ve saygı gösterisi ve alçak gönüllülük telakkisi vardır. Bahsi geçen insan; müzik alanında dünya çapında üne hasıl olmuş üstadların kendisinden övgüyle söz ettiği, devlet ileri gelenlerinin yerlere göklere sığdıramadığı bir zat-ı muhterem iken, blog yazısının ekine iliştirilmiş fotoğrafta boynunda asılı vesikası ile poz verecek derecede mütevazıı bir insandır. Zira boynuna asıpda bir seneden fazla bu vaziyette gezdiği vesikasında eski dilde şu yazmaktadır. “Hiç”
O varsıllığa, variyete, evrenselliğe, içinde hissettiği hiçlikle ulaşmış ve bu dünya üzerinde nefes alıp vermiş, bizimle aynı dünyevi güzellikleri içinde taşıdğı eşisiz sevgiyle taşıyıp tüm bu güzelliklere “Hiç” olarak varabilmiş çok özel bir insandır. Insanoğlu bir “Hiç”tir onun gözünde; yeri her zaman doldurulabilse bile, şahsiyetiyle dünyada olmaz ise olmaz, ama olanca bayağlılığı ile kendini değersiz kılan ama içinde Tanrının emsalsiz varlığından bir parça taşıyan bir “Hiç”.
Insanoğlu hep birşeydir, avukattır, hekimdir, babadır, annedir, ev hanımı yahut bakkaldır, yahut yeri gelir müslüman yeri gelir pagandır, yahut viranedir ama nedense hep “Birşeydir”. Oysaki o “Hiç”birşeydir, yalnızca “Birşey” değildir bu sayede, yeri geldiğinde aşık, yeri geldiğinde serkeş ama isterse olmak isteyebileceği herşeydir. Ister münafık olur yıkar dünyayı, ister inanan olur eder tavafı, isterse aşık olur yanar odlarda, isterse şair olur yanar mısralarda. Bunu görebilmek her egoya nasip olamayacak kadar kıymetli bir derstir. Senelerce çalışıp didinip “Birşey” olmayı becermiş her insan evladının kolay kolay herşeyi silipte yeniden sıfırdan başlatmayı göze alamıyacağı, yahut taşıdığı sıfata laf ettirerek yaşayamıyacağı bir yaşamdır O.
Her babayiğitin beceremiyeceği bir şeyi aldığı, din, fıkıh, edebiyat, şiir, tarih ve dahi binbir türlü dersten çıkardığı sonuçlar ve inandığı ve dahi mensubu olduğu Bektaşiliğe paye verircesine içine sindirmişcesine usta bir şekilde hayatında özümsemiş, şahsiyetinde sindirebilmiş sayılı insandan biridir O. Iste bu yüzden Neyzen’i anlatmak hem bu kadar kolay, hemde yine bu kadar zordur. Onun hayat karşısındaki duruşunu anlamak, insanın yapması son derece zor olan birşeyi yapmayı başararak yani egolarından kurtularak, onları törpüleyerek vücuda getirmesi gerekmektedir.
Yapabilene selam olsun, hayatta üzüldüğüm yegane şeydir Ney’ini üflerken seni karşında dinleyememek, ve öğreti ötesi fikirlerini sohbet içinde zikrederken senden feyz alamamak. Nur içinde yat aziz Neyzen. Sonsuz bir muhabbetle baş tacı edilesi hünerli ellerinden saygıyla öperim.