- Kategori
- Gezi Rehberleri
NIAGARA ŞELALELERİ

Benim fotoğrafım
Kesinlikle tembellikten değil, Nasrettin Hoca "Bana damdan düşen birini getirin benim halimden bir o anlar" demiş ya. Bana da ikizleri olan birini getirin, o size bu işin kesinlikle tembellikle alakalı olmadığını anlatır. Ne zaman yazmaya otursam parmaklarım on değil otuz oluyor. En son yazıda Niagara Şelalelerini yazacağımı söylemiştim, kısmet bu güneymiş.
Rochester’dan arabayla 60 mil hızla iki saatlik mesafe tutan Niagara Şelalelerini görmek için hazırlanıyoruz. Ağustos da denize gitsem balta kesmez buz olur lafına eş, öyle bir soğuk sabahta ilerliyoruz ki ancak bu kadar olur. Mayıs sonunun o güzelim havası bizi görünce bir soğudu ki sormayın. Damadıma aldığım hediyeyi (başlıklı polar) geçiriyorum sırtıma, dizlerime ulaşıyor neredeyse. Hiç sorun etmiyorum beni kimse tanımıyor ben kimseyi tanımıyorum. Filmlerde gördüğümüz çelik köprülerden geçiyoruz. Her yerin yeşil olduğu her yerin düz olduğu bir cennet. Doğal park aynen korunmuş ve hiç pislik yok ama otopark için aynı cümleyi kullanamayacağım.
Şelaleler ve sularının döküldüğü nehir yatağı,1950 yılında yapılan bir antlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada arasında paylaşılmış. Her iki ülke kendi turistlerini şelalelerin sularında gezdirme hakkına sahip. Amerika'dan görülen manzara da inanılmaz heybetli ve güzel ama asıl muhteşem manzara söylenene göre Kanada'dan görülüyormuş. Bizim bulunduğumuz Prospect noktasında büyüküstü bir asansördeki bir görevli tarafından aşağı iniyoruz. Soğuk burada biraz soluk alınabilir bir hale geliyor ama yine de kemiklerimizin takırtısı şelalenin sesine karışıyor. İstenirse buradan başlıklı yağmurluklarla tekneyle şelaleye çok yakın bir nehir gezintisi yapılabiliyor. Kanada burnunun ucu kadar yakın görünüyor insana. Şelalenin sesi uğultuya dönüştüğü için sesler gelmiyor o kadar yakın. Her yerde gördüğüm Japonlar burada da gülümseyerek resimler çektiriyor.
Güvenlik açısından nehir kıyısına yaklaşmak yasak, bana kalsa soğuğa aldırmadan en kıyıya giderdim ama izin yok. Marilyn Monroe'nun Niagara filminden yarı akılda kalan yarı uydurduğum sahneleri yeniden seyrediyorum görünmeyen televizyonumdan. Sır olan ölümüne rağmen güzelliğine asla gölge düşmeyen muhteşem bir güzellik bana göre Marilyn. Bu iki hırçın güzelliği yanyana hayal etmek hoşuma gidiyor, o ruhu ve içerdiklerini anlama çabasından uzak sadece seyretmek istiyorum zamanın ve soğuğun izin verdiği kadar. Anlamak bile andan ibaret, bir an inandığın ve anladığın da zamanla değişken bir kavram.
Doğal parkın bitiminde bir kaç tane cafe ve alışveriş merkezinde aynı Çin malı ürünler satılıyor. Her yerde aynı cins magnet, kupa, anahtarlık, giysi, oyuncakların üzerlerine şelalenin değişik açılardan çekilmiş resimleri konulmuş. Av malzemeleri ve değişik taşlar da var ama hepsi ticari maksatlı ürünler. Alacak cazip bir şey yok ama derdimiz zaten alışveriş değil. Öyle bir park düşünün ki ağaçlar olduğu gibi bırakılmış, yeşillikler aynen korunmuş, insanlar kadar olmasa da sincap nüfusu da bir hayli fazla ve samimi. Belli ki elden yiyecek almaya alışkınlar ve de belli ki resim çektirmeye de bayılıyorlar. Bir iki tane yerli seyyar satıcı var ve kesinlikle satmak için uğraşmıyorlar sadece bekliyorlar.
Soğuktan ve açlıktan ölmek üzereyiz. Parkın hemen bitiminde Hard Rock cafede hamburger yemek için can atıyoruz. İçerisi kocaman ifadesini bir kaç kez değil on-yirmi kez katlayacak kadar büyük ve kalabalık. Yürü yürü yer yok, bizi götürdükleri bölmede bir kaç masayı birleştirerek oturuyoruz. Müzik kulaklarımızı sağır edecek kadar yüksek tonda ama herkes rahat bir sessizlik içinde gibi sohbet ediyor. Hamburgerlerimiz gelene kadar resim çekmeye devam ediyoruz. Bütün ünlü şarkıcıların (Madonna dahil), kendi elyazılarıyla yazdığı cümleler ve kendi kıyafetlerinin çerçeveletilip asıldığı duvarlarda neredeyse hiç yer yok. Pakize Suda’nın tezine (Nedense Türk halkı her görüntüde yer almak istiyor) uymak için kendimizi de görüntülüyoruz fotoğrafların çoğunda.
Servis yapan zenci bir garsonla fotoğraf çektirmek istiyorum, kabul ediyor ben onun sadece kolu kadar görünüyorum ve kendimi incecik hissedip mutlu oluyorum ama buna rağmen kafam kadar olan hamburgeri bitirmem imkansız görünüyor. Menü ölçüleri de insanların kendileri kadar büyük. Tek kişilik salata kaseleri bizlerin bütün aile için hazırlanan servis tabakları kadar büyük, patates kızartmaları neredeyse benim kızarttıklarım kadar güzel inanın. Onca kalabalığa rağmen tuvaletler tertemiz. Beğeniyor muyum? Kesinlikle bayılıyorum, hiç bir ayrıntıyı kaçırmadan bakıyorum ama o kadar. Sürekli yaşama fikrini bile düşünmüyorum.
Sımsıcak ve gürültülü ortamdan buz gibi havaya sigara içmeye çıkıyoruz ellerimizde kahvelerle. Sigarada ölçü biraz arttı ama sadece keyfi tamamlamak maksatlı, istediğim an bırakabilirim (Şu an yine günde bir taneye kadar düştü). Arabaya bindiğimizde mutlu oluyorum çünkü gezmek kadar yolculuklar beni mutlu ediyor, düşüncelerin en olmazı en derinleri yolculuklarda geliyor insanın aklına ya da benimkine bilmiyorum. Niagara Şelelelerinin bağlı olduğu New York eyaletine yol almaya başlıyoruz. Orası son durak orada üç gün kalıp döneceğiz. Yol beş altı saat sürecekmiş acelemiz yok her şey yolunda nasıl olsa. Anlat anlat bitmeyecek bir dünya da orası. En kısa sürede yazılacak gözlerime görünenler.