- Kategori
- Öykü
Nifak...1
"Ey, Türk Oğlu Türk! Soyların en asili, en mukaddesi, en yücesi olan Türk Evlâdı! Varlığının tehlikeye düştüğü bu kara günde kadere boyun eğip başına gelecek felâketleri tevekkülle beklemektesin. Acz içinde olmadığın halde kudretinden şüphe eder gibisin. Korkuyu tatmadığın halde çekingen ve ürkek gibisin... Tanrı tarafından kutsal kılındığın halde değersiz görünür gibisin...
Kalk ayağa koca Türk! Titret dünyayı, şahlandır soyunu. Yık bendini, aş kendini; dağlara tırman, bulutlara uzan, göklerde uç! Mavi gökler sana dar geldiyse yırt mavilikleri uzaya çık! Senin varlığının yanında hiçbir değeri olmayan ufacık dünyayı al avucunun içine, dilediğince döndür, döndür... İstersen dünyanın başına kuvvetli yumruğunla bir indir. Olsun her şey tarumar, zaten senin hakkın değil miydi bu ufacık tımar?...
Milletlerin içinde en büyüğü sensin; dünya tarihini sen yazdın o tertemiz al kanınla; yarın Tanrı'nın huzuruna hesap vermek için varacaksın ak alnınla. Medeniyeti insanlığa sen öğrettin, insana insanca yaşamasını sen öğütledin. Açları doyurdun, fakirleri giydirdin, hastalara baktın, çocukları ve yaşlıları himaye ettin, kimsesizlerin yüzünü güldürdün, zalimlere, vurgunculara, sömürücülere, fırsatçılara karşı amansız savaştın, düşmanlarını mağlûp edip sindirdin, dostlarını sevindirdin. Ve en önemlisi insanlığa esaret zincirlerinin acımasız halkalarının nasıl kırılacağını gösterip hürriyet denen nimetin zevkini tattırdın. Sen, destanlaşan bir hikâyenin ilk ve son kahramanısın, sen Tarih'in ilk ve son yaprağısın, sen dünyanın tek hâkimisin, sen dünya var oldukça ebediyen yaşayacaksın, ..
Şehitlerinin mukaddes kanlarıyla yoğrulan şu topraklara bir bak ! Atalarının toprak altındaki kemiklerini sızlatmak istemiyorsan "Dünya Liderliği" madalyanı tekrar göğsüne tak!"
***
Vakit öğle üzeri olmalı... Ama bu karanlık neden? Zamanı tayin etmek için güneşe bakmak lâzım, lâkin güneşi görmek ne mümkün? Koskoca, simsiyah masallardaki canavarlara benzeyen bir bulut, güneşin önünü kapatmış, kıskançlık nöbetleri geçirircesine onu kimseye göstermek istemiyordu. Karanlık o yüzden olmalıydı, kızgın ve azgın bulut kinini, nefretini dünyayı karartarak belli ediyor gibiydi.
Adlı Tıp'ın önündeki kalabalık kendilerini yutmak istercesine alçalan bu zalimin emellerinden habersizdi. Ortalık tıklım tıklım dolmuş. Erkekler, kızlar, gençler, yaşlılar... Öyle ki Gülhane Parkı'nın kapılarına kadar dayanıyor kalabalık.
Orta yaşlarda iki adam zar zor kalabalığı yarıp kendilerini Gülhane Parkı'nın içine attılar ve hızlı adımlarla yürümeye başladılar. Bir tanesi ceketinin düğmelerini ilikleyip, boynundaki kravatı düzelttikten sonra konuşmaya başladı:
-Niye birikmiş oraya bir sürü insan acaba?
-Cenaze için olmalı. Gazetede okumadın mı, bir genci daha öldürmüşler.
-Kim öldürmüş?
-Bilmiyorum. Hangi vuran belli ki bu da belli olsun...
-Polis vuranı yakalayamıyor mu?
-Polis şimdi kendi canını bile koruyamıyor, kaldı ki katilleri nasıl yakalasın...
- Cinayetin sebebi neymiş?
-İdeolojik, siyasî cinayet deniyor şimdi buna.
-Ölen hangi taraftan?
-Komando deniliyor... Diğer adları da Ülkücü.
-Bak işte buna memnun oldum.
-O da niye?
-Çünkü Devrimci olsa üzülürdüm. Ben, bu komandoları hiç sevmem. Bunlar olmasa memlekette hiçbir karışıklık çıkmaz. Tutucu bunlar, gerici yâni.. Ama takdir ettiğim bir yanları var, korkusuzlar. Ölmekten korkmuyorlar, öldürmekten de. Sahi, arkadaşlarını sırf reklâm olsun diye kendileri öldürmüş olmasınlar? Geçende bir gazetede buna benzer bir şeyler okumuştum.
-Peşin hüküm verme arkadaşım! Sen olsan kardeşini öldürür müsün, sonra da onun ölüsünü propaganda malzemesi olarak kullanır mısın? En önemlisi öldürdükten sonra cenazesinin başında hüngür hüngür ağlar mısın? Boş iddialar bunlar, boş... Ben derim ki yazık oluyor bu gençlere, yazık yazık!
Sesi gerçeklerin derinliğinde yankılanarak kayboluyordu. Duyulmayan kara vicdanlara giremeyen bir gerçek daha ses olarak yok oluyordu...
Kalabalığı oluşturanların ağızlarından çıkan tekbir sesleri ruhlara huzur ve ferahlık dağıtıyordu. Ruhu sonsuz bir güzellik içinde yaşatan, mutlu kılan, sabır ve sakinlik veren ilâhi kuvvetin varlığını ispat ediyordu. Gönüllere düşmanlık yerine sevgi, kötülük yerine iyilik, çirkinlik yerine güzellik, ıstırap yerine saadet dolduran Ulu Tanrı'nın adı, kendiliğinden dudaklardan sonsuzluk şerbeti olarak dökülüyordu. Bu sonsuzluk şerbeti şehide en güzel bir ikram olarak sunuluyordu kendisini sevenler tarafından.
Başları önlerinde düşünen delikanlılar, ıstırap dolu bakışlı kızlar, dalgın ve gözleri nemli yaşlılar sabırlı bir bekleyişin içindeydiler. Yavaş ve saygılı bir şekilde sessizce konuşanlar da vardı. Hepsinin de konuşmaları şehit olan arkadaşları için övgü doluydu. Kimisi zekasından, kimisi cesaretinden, kimisi inancından, kimisi bilgisinden, kimisi de davasına olan bağlılığından bahsediyordu.
Zihinlerde, kalplerde, gönüllerde tek bir ad vardı: Murat… Hayatının en güzel anında kara toprakla kucaklaşan Murat… Milletini, vatanını seven, tarihine, örflerine, âdetlerine, geçmişine bağlı ve saygılı; Türk'ün muzafffer olmasını isteyen ve bunu gerçekleştirmek için üzerine düşün vazifeyi yapan Murat…
Anasının, babasının ümit bağladığı, ellerinden geldiğince yetiştirmeğe çalıştıkları, yıllarca hasretini çektikleri yavruları, kahpe bir el tarafından acımasızca şehit edilmişti. Kafasındaki sorulara cevap aramaya çalışan, fakat bir türlü bulduğu cevaplarla kendini tatmin edemeyen Murat'ın babası Hüseyin, başını Adli Tıp'ın kapısına dayamış öylece duruyordu. Ağzında yanmaktan bitmiş, nerdeyse dudaklarını yakmak üzere olan sigaranın bile farkında değildi. Yüzündeki ifade ne hissettiğini anlatıyorsa da tam olarak içindekileri dışarıya vurmuyordu. Üzüntüsünün yanı sıra küskündü de. Herkese küsmüş gibiydi. Dostlarına, tanıdıklarına, arkadaşlarına, karısına, milletine küsmüştü. Evladını elinden alanlara karşı kin duymuyordu, düşmanlık beslemiyordu, sadece ve sadece kırgındı onlara. Yüzlerini görmediği, tanımadığı, kim olduklarını bilmediği bu insanlara olan küskünlüğü diğer insanlardan daha fazla değildi.
İçini dağlayan ateşin koyuluğunu, ıstırabın yoğunluğunu azaltmak istercesine Murat'ın hayalini gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Kara saçlı, elâ gözlü, esmer tenli Murat'ının hayali onun teselli edicisi olmakta gecikmedi. İşte oğlu, gülen gözlerle, ona bakıyordu. Yaklaştı yavaş yavaş, babasının elini aldı öptü, başına koydu. Saygılı bir şekilde geri çekildi, durdu.
Hüseyin oğlunu bağrına basmak için bir hamle yaptı ise de hayal kayboldu gözlerinin önünden. Tekrar gelir diye beklemeye başladı. Tanrı'ya durmadan dua ediyordu gelmesi için. Gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle sildiğinde renklerle dolu bir dünya karşısına çıktı. Yeşil, sarı, kırmızı, mavi, pembe, hepsi de canlı renklerdi. O renkli dünyanın içinde Murat'ın doğduğu günü aynen eskiden olduğu gibi yaşamaya başladı. O kadar gerçekti ki, kendisini sarsan karısının bile o dünyadan buraya nasıl geldiğini anlayamamıştı uzun müddet.
***
Bu kış bir hayli çetin geçeceğe benziyordu. Daha şimdiden diğer köylerle olan irtibatını kaybeden Pınarcık'ta herkes evlerine çekilmiş, yazın temin ettikleri yiyecekleriyle karınlarını doyururken, yakacaklarıyla da ısınmaya çalışıyorlardı. Dışarıda karın yüksekliği bir metreyi aşmıştı bile. Sokağa çıkmak ise çok zorlaşmıştı. Çıksan bile ancak birkaç yüz metre gidebilirdin. Gittiğin yerden derhal geri evine dönmek mecburiyeti vardı, yoksa ya orada azgın tipinin ve soğuğun tesiriyle donarak ölürdün veyahut da gündüz dâhi köye inerek her türlü canlıya saldıran kurt sürülerinin pençesinde can verirdin.
Köye hâkim olan sessizlik, bir ürküntüden ziyade alışılmış normal bir durum görünüşündeydi. Fakat yine de bir farkı olmalı diye düşünüyordu Çakırlar'ın Hüseyin'i. Geçen sene bu aylarda çok kolay kahveye kadar gidebildiğini, Durmuşlar'ın Ahmet'ini, Kosovalılar’ın Ömeri’ni Cazgır Rıza'yla bir olup dört kol pişpirikte nasıl yendiklerini hatırlıyordu. Dudaklarından geçen ve kısa bir an süren gülümsemesi aniden yok olmuştu. ”Ne kadar da cahilim! ” diye suçladı kendisini. Elbette bir fark olmalıydı geçen seneyle bu sene arasında. Hiçbir şey olmasa bile karısının bugün yarın diye bekledikleri doğumu vardı ya... Daha başka bir şey aramaya ne lüzum vardı?
"Çok ters bir zamana rast geldi. Bir aksilik olmasa da karım da çocuğum da kurtulsa! Bu kış günü ben hangi ebeyi getiririm? Kimse gelmez, gelse gelse Yavuz'un doğumunu yaptıran Hacer ana gelir. Gelir mi acep? Gelir, gelir. İyidir Hacer ana, hoştur Hacer ana. Hem Hatça'ya, Yavuz’un doğumunu yaptırdığı gün “Bütün çocuklarını ben doğurtacam senin!” dememiş miydi? Valla bir metre değil, isterse bin metre kar olsun yine de Hacer Ana'yı sırtıma alır getiririm eve. Eyisi mi şimdiden gidip getirmeli Hacer Anayı, nasıl olsa bugün-yarın!.. Hatça'ya bir danışayım hele. Uyuyo olmalı. Bak hele bak kerataya, bizim oğlan gene üstünü açmış. Büyüdü artık o da. Aslanım, goçum, Yavuz'um benim. İnşallah Yavuz gibi böyük gumandan olacak! Biri Yavuz, öteki de Murat... Galiba olmadan adını kodum ben. Murat, he ya Murat. O da çok böyük gomutan, o da böyük bir adam. Allah mı söyletiyo beni? Galiba Tanrım bir tane daha erkek evlât verecek bana." diye yattığı yerde düşünüyordu.
-Gız, gız Hatça uyuyon mu?
-Yoo, sen ne zaman uyandın? Benim gözüme bu gece uyku girmedi. Bir ara dalmışım azıcık. İşte o zaman çok eyi bir rüya gördüm. Kısaydı ama eyiydi eyi. Hayırdır inşallah de!
-Hayr olsun Hatça. Hayr olsun. Anlat bi bakalım.
-Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar gördüm. Elinden nur topu gibi bir oğlanın tutmuş karşı Alaca dağa doru gidiyodu. Nere böle dede dedim. "Bu oğlanlar esasında iki dane, biri bu, öteki Alaca Dağ'ın ardında. İkisini bir araya getirecem. Çünküm bunların yolları da kaderleri de aynı" dedi.
İkisi de su susmuşlardı. Bu rüyanın yorumuyla kafalarını meşgul ettikleri belliydi, ama birbirlerine hiç bir şey söylememek için sanki yemin etmişlerdi. Sessizlik bir müddet sürdü ve sonunda bu sessizliği bozan Hüseyin oldu:
-Hatça benim de içime doğdu sankim, senin rüyan da ikinci bebemizin erkek olacağını gösteriyo, ben bizim oğlanın adını kodum bile. Bil bakalım ne?
-Nerden bilecem, senin aklın mıyım ben?
-De bi şey!
-Ne desem ki...
-Aklına geleni de.
-Bilmem ki Murat mı desem?
-Nasıl bildin?
-Rahmetli babamın adı geldi hatırıma da.
-Sahi, senin babanın adı da Murat'tı ya! Eyi eyi çok eyi! Allah ikimizin isteğini de kabul eder inşallah.
-İnşallah...
-Hatça, ben derim ki Hacer anayı şimdiden getirelim. Ortalık daha fazla bozmadan gelsin bize. Zaten az kaldı di mi?
-Sen bildiğin gibi yap. Hacer anayı getirirken kardaşım Fatma’ya da bir habar sal, o da gelsin. Belkim lüzumu olur. Biz kadınlar içerki odada yatarız, senlen Yavuz da aşevinde yatar.
-Ben yavaş yavaş yola çekileyim öyleyse, dedi ve Hüseyin yataktan kalktı, hızla giyinmeye başladı.
Giyindikten sonra odalarının tek penceresi önüne koydukları çuvalı yarıya kadar araladı. Sabahın ilk ışıkları pencereden içeriye girdi. Işıklar odayı doldurmaya başladıklarında Hüseyin, ışıklarla birlikte odanın havasının, görünüşünün de değiştiğini hissetti. Biraz önceki o kasvetli hava yok olmuştu. Aşevi dedikleri odaya girdi ve bir köşede asılı duran paltosunu aldı. Dış kapıya yaklaştı, kapıyı şöyle bir iteledi. Kapı hafiften sallandı, ama açılmadı. Bir kere daha denedi, yine aynı.. Bu sefer olanca gücüyle kapıya yüklendi. Korkunç bir çatırtıyla birlikte bir yığın kar da açılan kapıdan içeriye doldu. Üstüne düşen karları eliyle temizledikten sonra kırıldı mı diye kapıya baktı. Hayır kapı kırılmamıştı. Dışarı çıkmak için bir hamle yaptıysa da birden bazı şeyleri alması gerektiğini hatırlayarak geri döndü. Un çuvallarının arkasına koyduğu baltayla küreği alarak dışarı çıktı. Kapıyı arkasından kapattıktan sonra orada biriken karları kürekle temizleyip yola koyuldu.
Dışarıda tahmin ettiğinden de fazla soğuk ve kar olduğunu biraz sonra anladı. Çünkü kar belini çok fazla geçiyordu, burnu ve kulakları da hemen üşümeye başlamışlardı. Alabildiğine soğuktu hava. Bir an çıkmakta acele edip etmediğini düşündüyse de hemen bu düşünceden vazgeçti. Karlara bata çıka, gerektiğinde küreğini de kullanarak yürümeye başladı.
Elli üç hanelik köyün bütün evlerinin göründüğü tepeye çıktığı zaman, şöyle etrafa bir bakındı. Hiçbir evin bacasından duman tütmüyordu, demek ki köylüler, bu kış yakacaklarının önemini eskiye nazaran daha iyi anlamışlardı ve yakacaklarını boş yere kullanmamak kararındaydılar. Geceden nefesleriyle ısıttıkları yataklarındaki sıcaklık onları daha bir kaç saat idare edebilirdi.
Köyün tâ öteki ucundaki Hacer ananın evine baktı. Ufacık ev, her tarafını kaplayan karlar yüzünden sanki iyice kaybolmuştu. İyi göremeyen bir göz orada bir evin bulunduğunun farkında bile olmazdı.
Köyde Hacer ananın üstüne ebe bulmak mümkün değildi. Onun üstüne ebe olabilir miydi hiç? Gerçi bir iki ihtiyar daha vardı ama onlar Hacer anayla yarışamazlardı. Boşuna ona herkes Hacer ana dememişti. O anaydı, hem de yaşatan bir ana. Çünkü doğurttuğu çocukların içinde şimdiye kadar ölen hiç olmamıştı. Hepsi de sağdılar ve hatta birçoğu büyümüş, adam olmuş, çoluğa çocuğa bile karışmışlardı. ”Ana elini öpelim”, diye bayramda seyranda hepsi koşar gelirlerdi. Dolar taşardı Hacer ananın evi böyle günlerde. Bakar bakar gurur duyardı Hacer ana bu evlatlarıyla. Hacer ana, kocası öldükten sonra, en büyük oğlunun yanında bir iki ay kalmayı denemiş, fakat geliniyle geçinemediği için tekrardan kendi evine dönmek zorunda kalmıştı.
Yavuz'un doğumu sırasında köyde bulunmayan Hacer anadan başkasını Hatça istemeyince, Hüseyin atları arabaya koşarak alel acele komşu köye gidip Hacer anayı getirmişti. Üç sene sonra yine Hacer ananın peşine düştüğünü ve yine her ne bahasına olursa olsun onu getireceğini düşündü.
Hacer ananın evi önüne geldiği zaman kapıyı çalmadan önce biraz dinlendi. Elindeki kürek ve baltayı duvara dayayıp, bismillah çekti ve kapıya olanca gücüyle vurmaya başladı. Biraz sonra kapıda güleç yüzüne yakışmayan telâşlı bir görünüşle Hacer ana belirdi;
-N’oldu, deli gibi ne çalıyon kapıyı? Kıracan mı, kırarsan yapacan mı? Deli oğlan, bu acelen neye?
-Ana, Hatça, Hatça dedi ki...
-Yoksa Hatça ağırlaştı mı? Bu havada yola çıktığına göre bişeyler vardır muhakkak.
-Ta o kadar deel ana, ama Hatça bugün-yarın diyo, ben de ortalık daha fazla kötüleşmeden seni götürmeye geldim.
-A be oğlum, hiçbir şey yokken ortada neye geleyim? Bu havaya bakma sen, daha ilerki günlerde iyileşecektir. Çünküm bıldır bu aylarda böyle kış olmamıştı. Sen eyisi mi ağırlaşınca bana habar salsan...
-Yoook ana, ben seni götürecem, bi yere gitmem sen gelmeden. Aha burda ayazda oturur beklerim sen gelene kadar.
-Aceleci delioğlan! Hatça'nın bir dediğini iki etmezsin zaten sen. Dur, hazırlığımı yapayım da geleyim.
-Sen hazırlan, ben de Hatça'nın gız kardaşına bir varayım, onu da yanımıza katıp gidelim.
Bu konuşmadan iki gün sonra, saat gece yarısını geçerken Hatça'nın durumu gerçekten çok ağırlaşmıştı. Hüseyin aşevinde oturmuş sabırsızlıkla neticeyi bekliyordu. Beklerken de içindeki tarifi imkânsız sıkıntıdan bir türlü kendisini kurtaramıyordu. İçeriye kulak kabartıyor, ses gelince rahatlıyordu. Fakat bazen de içeriden hiç bir ses gelmiyordu. İşte o zaman Hüseyin, bir şey mi oldu korkusuyla büyük bir telâşa kapılıyordu. Biraz sonra tekrardan duyduğu mırıltı halindeki Hacer ananın sesi onu rahatlatmağa yetiyordu.
Hava ise gerçekten de daha beter olmuştu. Kış etkisini eskisine nazaran bir hayli artırmıştı. Öyle ki kapıdan dışarı çıkmak bile imkânsız hale gelmişti. Mübarek yağdıkça yağıyor, üst üste biriken ufacık kar taneleri büyük yığınlara dönüşüyordu. İki gündür aralıksız yağdı, bir an olsun durmadı. İşini gücünü yapabilmek için dinmesini bekleyenler boşuna ümitlendiler.
Bu arada Hüseyin'in de yapacak bir sürü işi vardı. Bu işlerin başında da bakım isteyen hayvanlar geliyordu. Ahır beş altı metre uzakta olmasına rağmen gidemeyeceğini hisseden Hüseyin, karların altından bir tünel açmak zorunda kaldı ve bu tünel yavrusundan faydalanarak hayvanlarının yemlerini, sularını temin edebildi. Tabiî bu geçit birkaç saat sonra bir-iki yerinden ağırlaşan kar yüzünden çöktü. Yenisini yapabileceği için Hüseyin buna aldırmadı bile.
Evin içine sessizlik bütün gücüyle, bütün varlığıyla hâkim olmuştu. Her zaman koşuşan, yaramazlık yapan Yavuz bile bu günlerde garip bir sessizliğe bürünmüştü. İşte yine ortalıkta bir ses yoktu. Ufacık bir çıtırtı duymak için kulaklarının alıcılığını çoğaltmak istercesine ellerini kulak kepçelerinin arkasına koyan Hüseyin, nefesini keserek ortalığı dinledi. Hayret, hiç bir şey duyamıyordu. Biraz sonra çok uzaklardan gelen kurt ulumasına benzer bir ses duydu. Bu bile bir şeydi. Fakat biraz sonra bu ulumanın da kesildiğini fark etti. Üşüyen ellerini ısıtmak için ocağa doğru uzattı. Ocak da nerdeyse sönmek üzereydi. Yanı başında duran odunlardan ve tezeklerden azar azar ocağa attı ve yere eğilerek üflemeye başladı. Doğrulduğunda nefes sarf etmekten yüzü kıpkırmızı kesilmişti ve genzine kaçan duman yüzünden de öksürüyordu. Az sonra aşevinin içine çıtır çıtır çıkan seslerle birlikte tatlı bir sıcaklık da yayılmaya başlamıştı. Elini yükselen alevlerin içine doğru uzattı…
Bir tıkırtı duyup başını kaldırdığı zaman içerideki odadan çıkanın Hacer ana olduğunu, ölgün lâmba ışığı altında gördü. Hemen ayağa kalktı:
-Ana oldu mu?
-Dur bakalım oğlum, acelen ne? Ben sana meraklanma diye önceden habar vereyim, bu iş biraz zor olacağa benzer.
-Deme ana be, niye öyle olacak acaba?
-Bilir miyim oğlum, bilir miyim? Allah'ın işi bu! Bizim aklımız ermez fazlasına,
dedi ve bir ibrik suyu alıp içeriye girdi.
Tan yeri ağarıncaya kadar geçen merak, endişe, ıstırap, sıkıntı dolu dakikalar ve saatler sonunda yorgunluktan bitap düşen Hüseyin, tam gözlerini kapamıştı ki bir çocuk ağlaması duyarak hemen gözlerini açtı. Yavuz ağlıyor sanıp yanı başmdaki çocuğunun yorganını kaldırıp baktı.Yavuz, mışıl mışıl uyuyordu. Öyleyse yanlış duymadıysa Hatça kurtuldu demekti bu. Ellerini açarak Tanrı'ya dua ettikten sonra ayağa kalkıp aşevinde bir aşağı bir yukarı dolaşmağa başladı. Yarım saat böyle gitti geldi, gitti geldi… Nihayet Hacer ana güler yüzle dışarıya çıkıp müjdesini verdi:
-Oğlan, oğlan oldu Hüseyin! Nur topu gibi maşallah!
-Sağ ol ana! Hatçamı da oğlumu da kurtardığın için sağ ol, Allah senden razı olsun.
-Sizler de sağ olun, inşallah yavrucak analı babalı büyür. Ha sahi, adını düşündünüz müydü, ne koyacaksınız oğlanın adını?
-Murat koycaz ana, Murat olacak Murat. Başka bi şiy olabilir mi ki, elbette olamaz. Onun adı Murat, Murat…
(Devam edecek)