​ Nifak...4 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ekim '10

 
Kategori
Öykü
 

Nifak...4

Nifak...4
 

Nifak tohumları ekenlere dikkat!


İki genç duvarın dibine oturmuşlar, yavaş bir sesle konuşuyorlardı. Birisi:

-Şehit arkadaşı tanıyor musun? diye sordu. Diğeri:

-Hayır tanımıyorum, ama tanımama da zaten lüzum yok. Çünkü nasıl olduğunu kırk yıllık dostu, arkadaşı gibi biliyorum, daha doğrusu tahmin edebiliyorum. Temiz bir Anadolu çocuğu, köyde büyümüş, parlak ve zekî bakışlı, kalbi vatan aşkıyla yanan bir genç... Onu benden, senden daha iyi tanıyanlar da vardır. Fakirlik edebiyatı yapan, öte yandan fakiri sömüren, sömürdüğü yetmiyormuş gibi onu kahpece öldüren, ölüsünden bile öc almaya kalkışan; ölülerin kanıyla gargara yapıp boğazlarını temizle­yen köpek sürüleri, onu bizden çok daha iyi tanıyorlar. Tanıdıkları için de ondan, senden, benden korkuyorlar, korkak bunlar, korkak…

Bin an sustu ve tekrar hırsla, zaman zaman da sesini yükselterek konuşmaya başladı. Bir yandan da parmaklarıyla farkında olmadan bir anahtarlığın demirini eğiyordu:

-Fakirlik ha, fakirlik! Dişleriyle kuru bir ekmek parçasını ko­parmaya uğraşan, kopardığını da çiğnemeye çalışan ufacık bir yavru…

dedi ve elindeki anahtarlığı cebine koyup, hayalindeki çocuğun ana hatlarını elleriyle havada çizip konuşmasına devam etti:

-Yanık yüzü, tozdan topraktan kirlenmiş saçları, çalıların ve diken­lerin kestiği, çizdiği elleri, çıplak ayaklarıyla bastığı sıcak, susuzluktan çatlamış toprağın altında bulunanları elbetteki düşünebilecek bir durumda değildir bu çocuk. Onun bütün gayreti o sıralarda fizyolo­jik ihtiyaçlarını giderebilmek ve bu suretle hayatta kalabilme mücade­lesi verebilmektir. Tabiatın kanunu bu. Ama yarın, ferdi olduğu toplumun terbiyesine göre şekillenecek ve milletinin karakteristik vasıflarını şahsiyetinde yansıtacaktır. Aslında o, bu vasıflara daha şimdiden sahip, soyunun özelliklerini bu küçücük yaşında bile yansıtıyor. Bundan kimse şüphe etmesin, çünkü görünüş daima bizi aldatabilir. Bakın ve görün şu gerçeği: O ne bıkmak bilmez mücadele gücüdür ki yokluklara ve zorluklara bugüne kadar dayanabilmesini sağlamıştır. Kim bilir bugüne kadar dok­torsuz, ilâçsız yoksul hayat şartları içinde kaç tane hastalığı alt etmiştir?.. Yarın mı? Tabiî yarın da değişik yerlerde, değişik şartlarda ve değişik biçimlerde temelde bugünküne benzeyen bir mücadele göstereceği muhakkak. Soyuna yakışan bir mücadele olacak bu, .. Çalışacak, çabalayacak, acı çekecek, üzülecek... Ve bir gün bütün yaptıklarına karşılık verilecek mükafaat, sadece istenen yeni fedakâr­lıklar olacaktır. Tehlike mi var, çile mi var, ölüm mü var, işte oraya oraya sürülecek!... Bu benim insanımın kaderi mi dersin? Hayır bu Türk ev­ladının kaderi olamaz. Olsa olsa bu Türk'ün ateşle, kanla, ölümle imtihanı­dır. Her zaman olduğu gibi, bugün de Türk milleti bu imtihanı başarıyla vermesini bilmelidir, bilecektir...

-Söz fakirlikten açıldı. "Fakirlik ayıp değil" diye bir söz var­dır. Belki bu söz tek tek fertler için geçerlidir, ama bir millet için geçerli değildir. Fakirlik gerçekten çok ayıptır, hem de ayıpların en büyüğüdür. Türk toplumu bu ayıbını örtmek için fakir evlâtlarını kur­ban edeceği yerde, kendi içindeki fakir düşmanlarıyla uğraşsın, onları yok etsin...

***

İçeri girme zili çalınca yüzlerce çocuk, bahçeden okul kapısına doğru hücum ettikleri sırada az kalsın arada sıkışıp boğulanlar olacaktı. Merdivenleri koşarak hızla çıkmaya çalışanların birkaç tane­si de yere kapaklanmaktan son anda kurtulabildiler. Nöbetçi öğretmenin o gürültüde cılızlaşan sesi, az da olsa duyuluyordu:

-Çocuklar, çocuklar yavaş olun! Düşecek bir tarafınızı kıracaksınız, dikkat edin! Evet, siz kapıda bekleyenler, haydi bakiim içeri. Öğret­men zili bile çaldı, siz hâlâ dışarıdasınız. İçeri, içeriii!..

4B sınıfının en haşarı, en tembel çocukları her zaman olduğu gibi yine en son sınıfa girmişler ve Edebiyat öğretmenleri geldiği halde yerlerine oturmadan ayaküstü konuşmalarına devam ediyorlardı. Öyle ki bu ayakta duran öğrenciler yüzünden orta ve arka sıralardaki öğrenci­ler, öğretmenin sınıfa girdiğini fark etmemişlerdi. Neden sonra Edebiyat öğretmeni Aydın Bey'in sesiyle öğretmenin sınıfa girdiğini anladılar:

-Arka sıradakiler, öğretmen derse girince ayağa kalkmak yok mu?

Ayağa fırlayan çocuklar bu arada aceleyle sıra kapaklarını da yerlerinden oynatmışlar ve sınıfı anormal bir gürültü kaplamıştı.

Öğretmenin geldiğini fark etmeyenlerden birisi de Murat'tı. İkaz da gururuna dokunmuş olacak ki, ayağa kalktığı sırada garip bir huzur­suzluk içindeydi.

Öğretmenin "Oturun!" demesiyle bütün öğrenciler yerlerine oturup önlerindeki Edebiyat kitaplarına bakmaya başladılar. Hepsinde de bir gerginlik, bir sinirlilik hali seziliyordu, çünkü Aydın Bey bir hafta önceki derste bugün için sözlü yoklama yapacağını söylemişti. Öğrenci­ler, öğretmen not defterini eline alınca "Acaba kim?" sorusunu zihinle­rinden geçirdiler. Öğretmen not defterine bir müddet göz gezdirdik­ten sonra cebine koyarken öğrencilerin gözlerinde dolaşan sevinç pa­rıltılarını görmemek imkânsızdı.

-Arkadaşlar, bugün sizlere Arı Dil'le ilgili birkaç tane kelime vereceğim ve bu kelimeleri hep birlikte, bu dersimizde, öğrenmeye çalı­şacağız. Kelimeleri öğrenebilmenin en iyi yolu da onları cümle içinde kullanmakla olur. Siz de defterlerinizi çıkarıp yazın bakalım!

Acun : Dünya Yapıt : Eser Olanak : İmkân

Önlem :Tedbir Olasılık : İhtimal Devinim : Hareket

Öykü :Hikâye Yaşam : Hayat

-Şimdi, bu yazdığım kelimeleri diğer bir deyişle sözcükleri, cümle içine yerleştirecek olan var mı? Peki, söyle Nuran!

-Çalıkuşu, Reşat Nuri'nin bir yapıtıdır.

-Evet oldu, sözcüğü doğru kullandı arkadaşınız, yalnız başka yazar­larımızın yapıtlarından da örnekler verebilmelisiniz. Örneğin devrim­ci yazarlarımızdan...

-Diğer sözcüklere örnek verecek kim var?

-Bir olasılık daha var, o da ölmek mi dersin?

-Dalga mı geçiyorsun, ciddiyetimizi muhafaza edelim! Ciddi olun, lâ­ubalilik istemem.

-Hayır hocam öyle bir niyetim yok inanın. Aklıma gelen ilk şarkı sözü o oldu. Hem ben bu şarkıyı çok severim de...

-Burjuvalara özgü heveslerden kaçınmanızı salık veririm. Türk Sa­nat Müziği tek sesli bir müzik olduğu için hiçbir mem­leketin gözünde bir değer taşımaz. İlkel bir müzik, çok sesli müzi­ğin yanında elbette değersiz olacaktır.

-Yaşamımın sonuna dek devrimci olarak kalacağım.

-Çok çok güzel!

-Hırsızlığı önlemek için tedbir, pardon önlem almak gerekir.

-Allah acunu insanlar için yarattı.

-Nee? Arkadaşlar, bunun tartışmasını daha önce de sizlerle yapmıştık. O zaman da söylediğim gibi Burjuva sınıfının emekçi sınıfı sömürmek için uydurduğu birtakım öykülerdir bunlar. Böyle, Allah'tı, dindi gibi yapma­cık öykülere inanmayın. Arkadaşımız diyor ki, Allah acunu insanlar için yarattı. Burada Burjuva kökenli bir şartlanma olduğunu sizlere kanıtla­yacağım. Dünya herhangi birisi tarafından yaratılmamıştır, ç ünkü yaratı­cı diye gösterilen Allah yoktur. Allah denen soyut kavramı insanlar kendileri yaratmışlardır...

Konuşmasının burasında öğretmenin varlığına aldırmayan öğrencilerin hepsinin dudaklarından "hâşâ" kelimesi döküldü. Bu ses yankılanarak öğretmenin kulaklarına kadar ulaştı. İşte bunu duyar duymaz, bu yıkılmaz inanç kalesinden bir tuğla dahi koparmayı kâr sayan öğretmenin kan bey­nine hücum etmişti. Fikirlerini ispat etmek için cüretkârlığını daha da arttırarak konuşmasına devam etti:

-Bir dakika, bir dakika. Ben şimdi delillerle huzurunuzda kanıtlayacağım. Var olan bir şeyin görülmesi gerekir değil mi? Söyleyin, görül­mesi gerekmez mi? Peki içinizde Allahı gören var mı? Gördüğünü iddia edecek bir delinin içinizde bulunacağı olasılığı bile saçma geliyor ba­na. Sonra , sorarım size Allah, sizin inandığınız gibi varsa, bütün istek­lerinizi ve arzularınızı da duyması gerekmez mi? İsteyin bakalım "Allahım bana bir ekmek ver;" diye. İsteyin hadi, ne duruyorsunuz, istesenize!

Sınıfta çıt yok. Öğretmen öğrencilerin gözlerine bakar, hiçbirisi de ikna olmuşa benzemiyordu. Arka sıralara doğru ilerledi ve Murat'a hitaben:

-Yatılı, iste bakalım Allah sana bir ekmek verecek mi?

Murat hemen ayağa kalkar, ama ağzından hiçbir söz çıkmaz.

-Ne o, yatılı yoksa dilini mi yuttun? İste, emrediyorum sana, iste diyorum!..

Yine ses yok. Bu sefer öğretmen daha da hiddetlenerek:

-Son defa söylüyorum, dediğimi yapacak mısın yapmayacak mısın? dedi.

Murat, tir tir titriyordu, ama sanki kilitlenmişçesine dudakları açılmıyordu. Öğretmen deli gibi kızgın bir şekilde Murat'a bakıyordu. Hâla susan çocuğa vurmak için elini havaya kaldırmışken son anda bundan vazgeçti. Bütün sınıftaki öğrencilerin başları ve gözleri arka sı­raya doğru dönmüştü, hepsi de heyecandan sırılsıklam ter içinde kalmış­lardı. Öğretmenin kendilerine doğru yürümeye başlamasıyla birlikte ön­lerine bakmaya başladılar. Öğretmen ufak-tefek, çelimsiz, zayıf bir kız olan Emine'nin yanında durdu ve ona da istediğini söylemesini emretti. Kız korka korka söyledi.

-Bekle biraz, bakalım isteğin yerine gelecek mi? Allah sana ekmek verdi mi?

-Hayır, vermedi

-Şimdi, benden bir lira para iste!

-Bir lira verir misiniz hocam?

-Al sana bir lira... Söyle bize, senin isteğini Allah mı yerine getirdi yoksa ben mi?

-Siz hocam...

Dedi ve başını eğerek hayatında hiç bu kadar zevkle dinlemediği zil sesini dinlemeye başladı. Ondan sonra öğretmen bir müddet daha bir şeyler konuştu, ama ne dedi ne söyledi hiçbir öğrencinin umurunda bile değildi.

Teneffüste hepsi Murat'ın başına üşüştüler. Her kafadan bir ses çıkıyordu:

-Amma da inatmışsın ha? Söylesen ne olur sanki...

-Az kalsın dayak yiyecektin.

-Çok korktun mu, ben oturduğum yerde senin hesabına çok korktum.

-Bu adam sana takarsa hapı yuttun demektir.

-Taktığı adamı Eylül'de bile geçirmediğini söylüyorlar.

-Kompozisyondan zaten 5'ten yukarı not alamamıştın!...

-Ben sana demedim mi kompozisyon yazılılarında fakirlikten, fuka­ralıktan, sömürücülükten, köylerin yoksulluğundan bahset diye... Dediğimi yaparsan 10 bile verir, yapmazsan bundan sonra 5’i de zor görürsün...

Onlar konuşuyorlardı ama Murat bunların hiç birisini duymuyordu. Çünkü o eskiye, anasının anlattıklarına dönmüştü. Tarih dersinde de hep bunları düşündü, bunları tekrar tekrar yaşadı:

"Murat henüz 7 yaşındaydı ve ilkokul birinci sınıfta okuyordu. Bir gün okuldan çıkmış eve gelirken kendisinden çok büyük bir çocuk tara­fından sebepsiz yere dövülmüştü. Ağlayarak eve gelip durumu anasına an­lattı. Anası:

-Allah onun cezasını verir, dedi.

-Ana, Allah nasıl ceza verir?

-Oğlum, o, bu dünyada olan her türlü eyiliği de kötülüğü de görür. Kötü olan kimseleri öteki dünyada cezalandırır. Eyilik edenleri de se­vindirir.

-Öteki dünyada ne var ki ana?

-Ahiret dünyadan göçen insanların toplaştığı, 'Tanrı huzuruna çık­tığı yerdir. Orada günahı olanlar cehenneme giderler çatır çatır yanar­lar, sevaplıklar cennete gider, cennette çok güzel şeyler vardır. Irahat bi hayat var orda. Dinimiz Müslümanlık işte böle der.

-Ana biz Müslümanız deel mi?

-Elhamdülillah Müslümanız, ama müslümanım demekle olmaz. Her bir Müslümanın onun şartlarını bilmesi ve yerine getirmesi de ilâzım.

-Hangi şartları?

-Namaz kılmak, oruç tutmak, zekatını vermek, hacca gitmek, Kelime-i Şehadet getirmek. Tam beş tene. Bunların hepicini yapacan, o zaman müslüman olursun. Amma bunları yapmakla da kalmıycan, dinimize göre anana, ba­bana hörmet göstermezsen, cümle ademleri sevmezsen, insanlara eyilik et­mezsen, başkasının malına-ırzına göz dikersen gene cennetlik olamazsın.

-Cennetlik olmak için başkaca bişiy yok mu?

-Var, olma mı? Doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık, namusluluk, ahlâklı olma...

-Şartları ben nasıl yapacam ana?

-Hele bi böyü, hepicinin zamanı var. İstersen şindilik sana Kelime-i Şehadeti deyivereyim:

-"Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûluh" Bunu eyi belle. Kendi kendine tekrarla. Belledikten sonra gel ba­na de bakalım. Eğer eyice, yanlışsız bellersen sana ne istersen verecem.

Anasıyla aralarında geçen bu konuşmadan sonra Murat, o gece hiç durmadan kendi kendisine Kelime-i Şehadet'i tekrar etti durdu. Yanıldı­ğı yerleri anasına yahut babasına soruyordu. Öğrendiklerini aradan bi­raz zaman geçince unutabiliyor, f akat yeniden öğreniyor, tekrar tekrar yüksek sesle söylüyordu. Ertesi sabah anasına iyice öğrendiğini ispat etmek için yanına gitti ve aklında kaldığı kadarını söyledi. Yanlışla­rını annesi düzeltti ve bunun karşılığı olarak elle örülmüş güzel bir çift eldiveni mükafaat olarak oğluna verdi. Murat'ın sevincine diyecek yoktu, ilk çalışmasında ilk mükafaatını almıştı çünkü.

Bir sene sonra da Murat babasıyla birlikte Bayram namazına gitti. Bu olay Murat'ın en güzel hatıralarından birisiydi. Bayram namazından birkaç gün önce babası, Murat'a nasıl abdest alınacağını, nasıl namaz kı­lınacağını uzun uzun anlatmış ve birçok defa tecrübe de yaptırmıştı. Bayram sabahı gelince de anasının sandıkta sürpriz yapmak için sakladığı tertemiz elbiselerini giyerek, babasının elinden tutup camiiye koşmuştu. Ne kadar da mutluydu o gün! Katkısız , gölgesiz bir mut­luluktu o. Artık büyümüş, camiide namaz kılmaya hak kazanmıştı, elbisele­ri yepyeniydi, cebi şeker dolmuştu, cebi para görmüştü, o tarifi imkânsız sevinç ve mutluluğu ah şimdi de yaşayabilseydi...

Birden ruhunda bir aydınlık belirdi, bedbinliğin yerini ümit almış, dalgın bakan gözlerinin içine bahtiyarlık dolmuştu. Ulvî bir havayı doyasıya teneffüs ediyordu, kendinden geçmiş, tüm varlığının boşlukta hür bir şekilde uçtuğunu hissediyordu; "De ki: Allaha karşı yalan uyduranlar hiçbir vakit iflah olmazlar. Onlar dünyada da biraz sebeplendikten son­ra Bize dönerler; Biz de onlara, inkârlarından dolayı en şiddetli azabı tattıracağız" İmamın Kutsal Kitap Kur’an'ı Kerim'in Yunus Suresi'ni açıklarken söylediklerinden hatırında kalanlardı bunlar... Bir kere, bir kere daha tekrarladı bu sözleri ve o gün yapılanların hepsini Allah'a havale ederek, mutluluk ve huzur dolu bir şekilde Tarih dersini takip etmeye başladı.

Murat'ın Aydın Bey'le olan anlaşmazlığı tam üç buçuk ay devam etti. Murat'a karşı olumsuz tutumunu değiştirmeyen öğretmen, her vesileyle onun gururunu kırıcı, arkadaşlarının gözünde küçük düşürücü sözler söy­lüyor ve hattâ "Leyli misin parasız yatılı mısın nesin, hem devletin ekmeğini yiyorsun hem de tembel tembel yatıyorsun. Devlet de sizden fay­da umuyor, sizin için harcadıklarında başında tüy bitmemiş yetimlerin hakkı var!" şeklinde hakaretler bile ediyordu.

Lisede sadece Aydın Bey değildi parasız yatılılarla kafayı bozan, bir-iki hoca hariç hepsi de hangi sınıfa girseler ilk işleri "Parasız yatılılar kimler bu sınıfta?" diye sorup, numara alarak devlet hesabına okuyan öğrencileri tespit etmek oluyordu. Daha sonraki derslerde de söz­lü yapılacağı zaman herkesten önce bir Parasız Yatılı tahtaya çekiliyor, en zor sorular soruluyor ve eğer kalkan öğrenci iyi bir numara alamazsa, bir sürü imalı sözler söylenerek yerine oturtuluyordu. Verilen dersi sınıfta çalışan olmadığı takdirde de hoca, doğru bir Parasız Yatılı'nın yanına gidiyor ve "Sen de mi?" diye soruyordu. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, teneffüste diğer öğrencilerin alaylı konuşmalarına da tahammül etmek gerekiyordu. Kimisi "Siz niçin parasızsınız?" "Devletin yardımı­na muhtaç olacak kadar fakir misiniz?" "Köyde bir dikili ağacınız da mı yok?" gibi sorular sorarken, kimisi de "Sen de mi Brütüs? " deyimini değiştirerek "Sen de mi Parasız Yatılı?" şekline dönüştürmüştü.

Bütün bunlardan başka aynı örnek, Sümerbank kumaş­larından dikilmiş elbiseleriyle, ayakkabılarıyla alay eden arkadaşları­nın yanı sıra, elle tutulamayacak kadar ufalmış kalemleri, bitmiş silgi­leri sadaka verir gibi Parasız Yatılıların önüne fırlatanlar da vardı.

Teneffüste çocuklar birbirlerini çiğneyerek kantine doluşuyorlar, gönüllerinin çektiğini alıp yiyorlardı. Kantinde her türlü yiyecek ve içecek maddesini bulmak mümkündü. Bir hayli de çok getiriliyordu. Buna rağmen getirilenlerin hepsi de o gün bitiyor, hattâ son teneffüse hiç bir şey kalmadığı zamanlar da vardı. Kantinde Parasız Yatılılardan bi­risine rastlamak imkânsızdı. Eğer tesadüfen birisine rastlanırsa onun ya memleketten parası gelmiştir ya da gündüzlü bir arkadaşının davet­lisi olarak orada bulunuyordur. Şayet ikinci ihtimalle orada bulunuyor­sa şaşıp yanılıp gelmiş demektir ve bir daha da aynı hataya katiyen düşmeyecektir. Zira şımarık çocukların, dibinde bir yudum kalmış gazoz şişesini, çikolatası yenmiş jelatini, ufacık bir simit parçasını uzatma­larına tahammül edemeyip kaçanların sayısı çoktu.

Parasız Yatılılar, okulda öğretmenlerin ve öğrencilerin aralarına kabul etmedikleri ikinci sınıf vatandaş durumundaydılar. Hiç kimseye bir kötülükleri dokunmuyordu, çalışkan ve terbiyeliydiler, fakat toplum her nedense onları bünyesinden soyutluyordu.

Aydın Bey, Murat'a karşı derslerdeki davranışını aynen yazılılarda da gösteriyordu. Kompozisyonu da Edebiyatı da 4’le 5 arasında gidip ge­liyordu. Oysa sınıfın en çalışkan öğrencisiydi. Buna rağmen Aydın Bey'in derslerinden ikmale dahi kalması mümkündü. Olanca gücüyle bu derslere çalışıyor, diğer derslerden notlarının düşmesine aldırmıyordu. Çünkü ikmale kalması her bakımdan telâfisi mümkün olmayan zararlara yol açacak­tı. Verilen notlara ise itiraz etmek aklına bile gelmiyordu, çünkü çok iyi biliyordu ki bundan hiçbir olumlu sonuç alamayacaktı.

Okulların kapanmasına bir ay kala bahçede Aydın Bey'i gören Murat, ceketinin önünü ilikleyip terbiyeli bir şekilde selâm verip giderken arkasından bir ses işitti:

-Murat, bir dakika gel buraya;

-Buyurun efendim.

-Sen benim derslerimde nedense başarısız bir öğrencisin, halbuki diğer derslerde çok iyi olduğunu söylüyor arkadaşlar. Sanıyorum ki Kom­pozisyona ve Edebiyat'a hakkıyla çalışmıyorsun!

-Fırsat buldukça çalışmaya gayret ediyorum hocam.

-Kitap okuma olanağın var mı? Çünkü bu derste başarıya tesir eden en önemli etken yardımcı kitaplardır.

-Kütüphaneden bu hususta faydalanmaya çalışıyorum.

-Sen yarın beni gör, ben sana okuman için bâzı kitaplar getireyim. Belki onları okuduktan sonra bu derslerini de düzeltirsin.

-Olur, görürüm efendim.

Ertesi gün, Aydın Bey'i gören Murat, ondan bir kucak kitap aldı. Te­şekkür edip yanından ayrıldı. Daha sonra hemen pansiyona koştu ve aldı­ğı kitapları itinalı bir şekilde dolabına yerleştirdi.

Akşamleyin etüdte, nöbetçi öğretmenin göremeyeceği bir şekilde, diz­lerinin üstüne koyduğu kitabı okumaya çalışıyordu, çünkü ders haricinde herhangi bir konuyla meşgul olmak veya roman okumak kesinlikle yasak­lanmıştı. O gece, kitaplardan bir tanesini bitirinceye kadar uğraştı. Hat­tâ etüd bittiği halde gece biraz daha çalışmak istediğini nöbetçi öğ­retmene söyledi. Son yazılıların yapıldığı sıralarda bu tür taleplere öğretmenler hayır demezlerdi. İzini alınca memnuniyet içinde salona dön­dü. Kendisi gibi birkaç arkadaşının daha ders çalışmak için bekledikle­rini görünce :

-"Arkadaşlar ben hocaya söyledim, çalışmamız için izin ver­di. Yalnız yatarken uyuyan arkadaşları rahatsız etmememiz şartı­nı da ileri sürdü." diyerek sırasına oturarak romanı okumaya devam etti.

Okudukça hayretler içinde kalıyordu, neler neler yoktu romanın içinde... Murat'ın okuduğu bir devrimci yazarın hayalen kaleme aldığı bir köy romanıydı. Köyle ve köy gerçekleriyle hiçbir ilgisi bulunmayan bu tür romanlar, belki köyü ve köylüyü bir kere dahi görmemiş olan şe­hirli çocuklarının ilgisini çekebilir, onlar tarafından beğenilebilirdi; fakat Murat gibi katıksız bir köy çocuğu olan ve köyün bütün özelliklerini şahsiyetinde yansıtan bir okuyucu, romandaki açık noktaları, fazlalıkları, mübalağaları, eksikleri ve hattâ yalanları kolaylıkla gö­rebilirdi.

Köylerimizin fakir olduğu gerçeğini Murat da kabul ediyordu, ama bu fakir olan bir insanın başkasının malına göz dikmesini gerektirmez, diye düşünüyordu. Hele hele fakir olan bir insan, bir miktar menfaat kar­şılığında vicdanını satıp ahlâkından fedakârlık edemezdi.

Ya o köylü kızlarımızın namuslarıyla, iffetleriyle ilgili yazılan­lara ne demeliydi?! Yazar, köylü kızlarının yoksulluğunu, perişanlığını anlattıktan sonra, para sahibi zenginlere nasıl kendilerini sattıkları konusunu işliyordu. Bu sahneleri uzattıkça uzatıyor, uydurma ve hayalî sevişme sahneleriyle kendisi gibi sapık okuyucuların takdirini kazan­mak için akla hayale gelmeyecek şeyler yazıyordu. Bir an kitabı fırla­tıp atmak geldi Murat'ın içinden, ama bu rezaleti sonuna kadar okuması, bilmesi gerektiği için bundan vazgeçti.

Herkes gitmiş, yatmıştı. Murat ancak saat 2'yi geçerken romanı bitirebildi. Romanın kapağını kapatıp sıradan kalktı ve bir kat üstteki yatakhaneye doğru yöneldi. Merdivenleri çıkarken, dolabının önünde pija­malarını giyerken, lavaboya giderken ve yatağına yatıp uyumak için gay­ret sarf ederken hep okuduklarını düşünüyordu. Köylüye karşı yapılan bu haksızlığa isyan etmek ve gerçekleri haykırmak için sabırsızlık için­deydi. Kendisine bu romanı veren öğretmeni görme arzusuyla doluydu. Ona neler söyleyeceğini şimdiden zihninde tasarlıyordu. Demek ki köylü ahlak­sız, köy kızı namussuz, köy imamı riyakâr, köy muhtarı sahtekâr, bütün zen­ginler de vurguncu ve sömürücü ha... Bunları düşünürken elli kişilik yatakhaneden yükselen horultular arasında kendisinden geçerek uykuya daldı.

Sabahleyin alt ranzada yatan Kemâl'in şiddetle sarsması sonucun­da ancak uyanabildi. Gözlerini ovuşturarak açtığında Kemâl'in giyinmiş olduğunu gördü. Heyecanlı bir şekilde:

-Sabah etüdü başladı mı? diye sordu.

-Hayır, başlamak üzere. Acele et de geç kalma, diye cevap verdi Kemâl.

Sabah etüdü bittiğinde bütün yatılı çocuklar, en alt kattaki yemekhaneye gitmek için neşe içinde kitaplarını toplamaya başladılar. Çoğunun zihninde sabah kahvaltısının ne olduğu hususunda bir soru var­dı. Genellikle çocuklar sabahları verilen çorbadan hoşlanmıyorlardı. Son zamanlarda sık sık çayla birlikte verilen Amerikan yağından da hoşlan­mayanların sayısı bir hayli çoktu. En ideal kahvaltı olarak gördükleri çayla beyaz peynir veya zeytindi. Yemekhanenin kapısına geldiklerinde garsonların henüz masa servislerini hazırlamamış olduklarını gören ço­cukların yüzünde bir memnuniyetsizlik belirdi. Hele bir tanesinin:

-Vallahi, gene çayın yanına Amerikan yağı çıkarmışlar, diye bağırması memnuniyetsizliklerini iyice artırmıştı. Biraz son­ra kapı açılıp da içeri girip, herkes masaya oturduğunda yağı bırakıp çayla ekmeği katık edenler çoktu. Zevksiz ve kısa süren bir kahvaltıdan sonra yemekhaneyi terk edenler çıkarken karatahtadaki o günün öğlen ve akşam yemeklerine göz atmadan edemiyorlardı:

Öğle:Kuru fasulye , pirinç pilâvı , üzüm hoşafı. Akşam: Patates, makarna.

O gün Murat, boşu boşuna aradı Aydın Bey'i. Bütün söyleyeceklerini tekrar tekrar zihninden geçirmiş, soracağı soruları titiz bir şekilde hazırlamıştı. Bir öğretmeninden Aydın Bey'in o gün dersi olmadığını öğ­renince aramaya son verdi. Ertesi gün ise bu konuda konuşmaya eskisi kadar istekli olmadığını anlayarak öğretmeni gördüğü halde hiçbir şey söylemedi.

Bir hafta sonra, romanları ve çeşitli sol görüşlü fikir kitapları­nı okumuş bitirmişti. Aydın Bey’e teşekkür ederek iade ettiği sırada öğretmen sormuştu:

-Nasıl, bir şeyler öğrenebildin mi?

-Evet, hem de çok şey öğrendim hocam!

-Seneye de sana çok faydalı kitaplar veririm. Bu sene artık bitti sayılır. Onları okuduktan sonra fikirlerinin değiştiğini göreceksin.

-Teşekkür ederim efendim.

Bu konuşmayı takip eden günler her zamanki gibi alışılmış bir şe­kilde geçti. Günler bittikçe Murat'ın içini garip bir sıkıntı kaplıyor­du. Sebebini bilmediği bu durumdan kendisini bir türlü kurtaramamıştı. Nedense sene sonu yaklaştıkça kötü bir durum ortaya çıkacakmış gibi bir his vardı içinde. Ortaokuldan beri hep dikkat etmişti, senenin sonu­na doğru mutlaka kötü bir şey oluyordu, bu sene de mutlaka olacağı hu­susunda duyduğu endişe Murat'ı iyice huzursuz ediyordu. Bir fobi olarak zihnine yerleşen bu düşünceden kaçmak, kurtulmak istiyor, başka işlerle meşgul olup bu konuyu unutmaya çalışıyordu. Fakat ne mümkün?...

Nitekim, okulun kapanmasına üç gün kala öğlen yemeğini yiyen çocuk­ların bir kısmı top oynuyor, bir kısmı oradan oraya koşuyor, bir kısmı da ağaçların gölgesine oturmuş istirahat ediyorlardı. Murat da gündüz­lü bir çocukla birlikte çeşitli konulardan konuşarak vakit tüketiyor­du. Arada bir dalıyor, köyünü, anasını, babasını, abisini düşünü­yor ve onlara kavuşacağı şu birkaç günün de çabuk geçmesini diliyordu. Arkadaşı hararetli hararetli gittiği en son filmi anlatıyordu ki, bir an Murat'ın kendisini dinlemediğini fark ederek ne düşündüğünü sordu. O da aklından geçenleri bir bir söyledi, bunun üzerine hırçın bir ses­le arkadaşı :

-Ben, ailemden kurtulmak için can atıyorum, oysa sen ailene kavuş­manın hayalini kuruyor, rüyasını görüyorsun. Senin duyduklarını ben de duymak isterdim, şüphesiz hepsi güzel ve yüce duygular, ama ben onların, o duyguların var olduklarını bildiğim halde, tatlarını alamıyorum. Daha doğrusu hayatımda hiç yaşamadığım için o anları bilemiyorum. Benim tek istediğim kimsenin bana karışmadığı bir hayatım olsun. Ne annem ne de babam bana karışsınlar, dilediğim gibi hayatımı yaşayayım. Dersler ko­nusunda bana baskı yapılmasın, ders dediğin de nedir ki?.. Önemli olan bir diploma almak değil mi? Bu nedenlerle annemden ve babamdan bazen nefret bile ediyorum, ayıp olduğunu anladığım zaman pişmanlık duyguları içinde mahvoluyorum. Etrafımda, çevremde gördüğüm anne ve babalar çocuk­larının her istediklerini yerine getiriyorlar, bir dediklerini iki et­miyorlar. Onların çocukları yani benim arkadaşlarım, partiden partiye, sinemadan sinemaya, eğlenceden eğlenceye koşuşuyorlar. Yaşamak onla­rın hakkıysa benim de hakkım, onların anne babaları bunu sağlıyorlarsa benim de annem ve babam aynı imkânları bana sağlamak zorundadırlar, diye düşünüyorum, dedi.

Murat, olgun bir insana has bir üslûpla:

-İnsan, anasının babasının değerini bu dünyada yaşarken bilmeli, yoksa onları kaybettikten sonra değerini anlarsa....

dediği anda sözünü tamamlayamadı. Çünkü kendilerine doğru koşarak gelen bir arkadaşları, heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatmaya çalışıyordu:

-Çocuklar, duydunuz mu, Aydın Bey dün bir trafik kazası geçirmiş?

-Kim, kim?

-Aydın Bey...

-Bizim Edebiyat öğretmeni Aydın Bey mi?

-Evet o! Zaten kaç tane Aydın Bey var okulda?

-Durumu çok mu ağırmış?...

-Ben de hademeler konuşurken duydum. Hastaneye yatırmışlar, çok ağır yaralanmış diyorlar. Ameliyat etmişler, bir bacağını kaybetme ihtimali da­hi varmış.

Ertesi gün hastaneye ziyarete giden öğrenciler arasında Murat da vardı. Hastanenin beyaz mermer kaplı, soğuk görünüşlü merdivenlerini çıkarlarken alışılmış ilâç kokuları burunları yakıyordu. Arkada­şının birisi Murat'a dönerek:

-Senin Aydın Bey'le aran iyi değildi, belki de sevinmişsindir ka­za geçirmesine!

-Bir insanın acı çekmesi başka bir insana zevk veya sevinç vere­mez. Aksine çok üzüldüm.

-Ben olsam sevinirdim. Ziyaretine de gelmezdim. Bana yaptıklarının cezasını buldu, diye düşünürdüm.

-Bunun sonucunda kazancın ne olurdu? O ıstıraptan, acıdan kıvranır­ken geçmişte kalan kırgınlıkları nasıl hatırlar da intikamının alındığını düşünerek memnun olursun? İnsanlığa yakışan davranış bu mudur?

diye, yüksek sesle âdeta bağırıyordu Murat. Birden parmağını ağzına götürmüş "Sus!" işareti yapan hemşire resmini görünce, hata etti­ğini anlayarak konuşmasını kesti.

Beyaz rengin hâkim olduğu üç kişilik koğuşa girdikleri zaman, iki gün önce o canlı kanlı, sert hatlı, sağlam vücutlu öğretmenlerinin yüzünün solduğunu, gözlerinin sönükleştiğini, bitkin ve âciz bir varlık olarak yatakta yattığını görünce, öğrenciler insanoğlunun zavallılığını ve zayıflığını belki de hayatlarında ilk defa idrak ediyorlardı. Karşıla­rındaki insanın, aynı adam olup olmadığı hususunda şüpheye düşenler bi­le vardı.

Öğrenciler, ufacık koğuşa zorlukla sığmışlardı, hattâ birkaç kişi kapının dışından öğretmenlerini görebilmek için ayaklarının ucuna basa­rak yükselmeye uğraşıyorlardı. Aydın Bey’in, "Geçmiş olsun" dileklerine teşekkür ettikten sonra başucuna kadar yaklaşan Murat'ın gözlerinin içi­ne bakarak şöyle dediğini bütün çocuklar hayretler içinde duymuşlar­dı:

-Beterin de beteri vardır, Allah daha beterinden korusun. Buna da şükür...

(Devam edecek)

 
Toplam blog
: 1081
: 980
Kayıt tarihi
: 30.07.10
 
 

Uzun yıllar çeşitli sitelerde Oruç Yıldırım adı ile yazı yazdım. Dört tane romanım ve çokca da de..