​ Niyazi / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '09

 
Kategori
Öykü
 

Niyazi

_Niyazi, hadi kalk, saat ona geliyor, daha büroyu açmadık. Müşteriler kuyruk olmuş bizi bekliyorlardır şimdi. Şöyle delikanlı gibi bir gün de sen açsan şu büroyu ne olur sanki!


İsteksiz isteksiz kalktı, beynimin kıvrımlarında sabahladığı sıcacık minderinden.


_ Çay, kahve ne istersin?


Gecenin yorgunluğuna ve uykusuzluğuna bir de moral bozukluğunu eklediğim günün sabahında Niyazi’nin nazını hiç de çekecek halim yoktu.
_Sütlü nescafe isterim, dedi. Sütü ısıt ama. Öyle dolaptan çıkarttığın gibi soğuk soğuk dökme. Bol kaşarlı tost, kıymalı börek, kızartılmış ekmek üstü bal, tereyağı, kavurma, pastırma....taze sıkılmış portakal suyu...
_Hop... hop... hani akşam yatmadan önce rejime karar vermiştin. Hovardalığın zamanı değil şimdi Niyazi. Biraz ekonomik olmamız lazım. Tamam mı?
Bir taraftan da onu daha fazla kırmamak için ne yapmam gerekir diye düşünüyorum.
Benim Niyazi var ya biraz küs bana o günden beri.
_Sen beni dinlemedin, kafanın dikine dikine gittin’’ diyor. Hadi çek şimdi cezasını. Ne oldu kalktın yazdın çizdin sonra da oturdun ağladın sabahlara kadar.
_Sus! .. Tamam bitti... Gitti... Yok artık.
_Sustum, dedi.


Demez olsaydım. Bıçak açmıyor ağzını şimdi.
-Hadi kalk pazara gidelim Niyazi..... ciiiğiiiiiiimm!
Bu ‘ciğim’ sonradan aklıma geldi de Niyazi’nin sonuna ekleyeyim dedim. Ekledim de biraz geç kaldım galiba. Boş ver Niyazi anlamaz nasıl olsa, belki biraz yumuşatırım onu diye düşündüm.
Yüzüme baktı gülümsedi. Rahatladım.
_Tamam aşkım..... cığım
Vay hınzır vay! Hiçbir şey de gözünden kaçmıyor. Hadi be sen de. Ben nereden senin ‘aşkımcığım’ oluyorum, diyecektim, demedim. Hoşuma mı gitti ne. Eee ne de olsa insanın arada bir böyle romantik kelimeler duymaya ihtiyacı var demek.
_Hadi kalk, önce büroya gidelim oradan da pazara gideriz. Ne istersen alacağım sana.
Gönlünü almam lazım ya, demez olsaydım. Taktı bir kere kafayı gusül abdestine. Bakışlarından anladım. Sormadan cevap verdim:

-Hadi bakalım hadi, havlu mavlu yok! Ben seni hamama gönderirim bir gün, gider bir güzel yıkanırsın. Göbek taşına da yatarsın. oldu mu?
-Kim keseleyecek beni?
-Devenin nalı. Düşündüğü şeye bak. Terbiyesiz... Ben seni böyle mi yetiştirdim? . Bak oğlum, dedim, sen daha çocuksun, olur olmaz şeylere kafanı takma. Gel sana güzel bir top alalım git parkta oyna. Salıncakta da sallanırsın, kızakta da kayarsın. Fener bahçenin renklerinden olsun mu? Sarı lacivert? Bir de balon alırız istersen.
''Elektrikli tren isterim'' diye tutturdu. İki gözü iki çeşme. Yerlerde yuvarlanmaya başladı. Üstü başı çamur içinde.
-Ne yapacaksın elektrikli treni? Parkta elektrik yok ki!
-Olsun, memlekete gideceğim trenle. Kömürlü olsun isterse. Elektrikli olmasa da olur.



Çuf çuf çuffff...tren harekete geçmişti bile sıla yoluna doğru.
İçime kocaman bir kor oturdu. Yaktı yüreğimi. Ciğerimi kavurdu memleket havası.

- ''Kim kaldı Niyazi'' dedim, memlekette? Biraz buruk biraz hüzünlü.



Niyazi’ye alacağım trenin ilk vagonuna ondan önce oturmuştum bile. Haberi yoktu. Kara trenlerin gecikmediği zaman tünelinde.
-Dağım, taşım, toprağım var ya, dedi.
Haksız da değildi. Özlediğimiz sadece eş, dost, hısım, akraba mıydı? Öyle olsaydı yol kapısının ziline tüm gücümle basmayı özlemezdim ya da kapıyı tekmelemeyi. Ardından ‘kim o? ’ diyen sese karışan, kapıya doğru bahçenin beton yolunda ilerleyen, ilerledikçe bir çift terliğin toprağa sürtünmesinin çıkardığı sesi özlemezdim. Kireç badanalı odamın, her yattığımda bir parçasını daha sadistçe ve zevkle tırnakladığım, koparttığım sıva artıklarını özlemezdim.
-Kopartma şu sıvaları'' diye, bağıran, annemin sesi geldi kulağıma sanki. Sonra babamın cevabı:
-Dokunma kızana, bırak, nasıl olsa yeniden sıva yaptıracağız.

-Nurten, kızım, koparttıklarını kilimin altına saklama topla da çöpe at.



Vay anam, vay babam, vay vayyy! Anamın çimdiklerini bile özlemiştim Hiç uslu bir çocuk olmadım ki! Gittiğimiz misafir evlerinde. Bana ne, merak ediyordum işte! Dolapların içlerini, minderlerin altlarını, tencerede neyin kaynadığını, incir ağacının en tepesindeki, alttan çatlamış gibi görünen incirin olup olmadığını. Alttakiler hamdı. Ama tepedekiler güneşe yakındı... Belki olmuştur!


Sonra, penceremden bakınca çok uzaklardan görünen, sanki, göğe bakan kadın profillini andıran dağın görüntüsünü özlemezdim. Kış olunca nasıl da üzülüyordum başındaki karları görünce. Yüzü gözü kar içinde kalıyordu. Ya saçları ağarmış oluyordu o zaman ya da donuyordu soğuktan, dağlarımı bekleyen o sihirli kadın başı. Nefesimle onu ısıtmaya çalışıyordum. Beni hiç yalnız bırakamamıştı yıllar yıllı.


Ahşap merdivenlerin çıkarttığı çıtırtıyı özlemezdim. Kim bilir kaç kere tökezleyip kendimi avluda bulduğum.
-Daldın yine, dedi, Niyazi. Gözlerime bak bakayım. Aaaa ne ayıp! Yakıştı mı şimdi ağlamak?

Kocaman bir tokat indirdi baldırıma, şaaakkkk diye. Ödüm koptu.
-Elin de ne ağırmış Niyazi. Ne vardı o kadar hızlı vuracak!
-Uyan uyan, dedi. Hadi Gümülcine’ye gidelim.
-Gidelim deeee... İşte o ''deeeee'' olmasa!
-Salı pazarına da çıkarız
-Çıkarız daaaa...
-Seninle de hiç konuşulmuyor bu gün.


Yerinden kalktı. Sağa sola bakındı. Aklınca beni neşelendirecek:
-Bak mavili adam, dedi. Dosyayı almış, gözüme sokacak neredeyse.
-Boş ver Niyazi. Geldi geçti.
-Bitti mi?
-.......’’Ben, ben değilim ki O ben...’’
-Anlamadım.
-Anlamazsın, dedim.
-Dövseydin bari, dedi Niyazi. Ben sana o kadar ''takma kafanı elin mavisine'' diye kaç kere söyledim. Alırsın işte böyle cevaplar.
-Bilmiyordum ki Niyazi böyle olduğunu, Allah canımı alsın bilmiyordum. Yoksa tövbe, haddime mi düşer O’nlu hayalleri kurmak. Ama güzeldi düşlemek Sıcacık ekmek kokusu gibiydi. Günaha sarılmak gibi bir şeydi.Özlediğim bir duyguydu. Aradığım sevgiydi belki, adını '' O '' koyduğum. İçimdeki boşluğumdu. Ne bileyim! Onun hayaliyle süslediğim. Bitti...
-Mavi değil de kırmızı olsaydı ne olurdu?
-Hiç düşünmedim!
-Hiçbir sarıya cevap vermedin. Ne yeşile, ne alına, ne moruna. Neden Mavi?
-Hiç düşünmedim Niyazi! Bu da isteyerek olmadı ki! Nasıl anlatsam sana. Denizde, aniden kram girmesi gibiydi ayağına. Zamansız bir kalp krizi, ya da şimşek gibi... Ama galiba yıldırımdı. Kötü vurdu Niyazi. Korunamadım. Gafil yakalandım. Yalnızdım... Sesime sesti...

Bilmez misin Niyazi:

‘’Kördür aşkın gözü
Sesine ses bulunca
Tutulur dili mısraların
Aşkın gözü açılınca’’

Baktım, konu uzadıkça uzayacak, Niyazi’nin soruları bitmeyecek, konuyu değiştirmek için:
-Hadi Niyazi kalk gidiyoruz. Sana tren alalım, bana da lastik bir top. İzmir’den Tülay Köse ablan da gazoz kapakları toplamış sana oynaman için, onları da trenine yükler Ankara’ya götürürsün.
-Bir daha bu konuyu açmak yok, dedi. Tamam mı? Niyazi hala oradaydı. Kafamla ''olur! '' işareti yaptım.
-Ankara’ya da gitmem. Abim gelsin Ankara’dan.

‘’Sevda’’ yazacağım topun üstüne, diye ekledi, kocaman yazılarla.

‘’Kara’’ yazısını da yazayım mı? Tekmele dur. Patlatıncaya kadar...
-Aşk yazsan olmaz mı?
-Yazarım da, onu da sen vurmazsın, O sana kıyar...


Niyazi’yi konuşturmayı başarmıştım ya neşemiz de yavaş yavaş yerine gelmeye başlamıştı. Niyazi mutlu ben mutlu. Rahatlamıştım bir parça sonucu kabullendiğimde. Olması gereken, bana yakışan da bu olmalıydı.


Mutlu mutlu Niyazi’yle pazara çıkmaya tam karar verdik, hazırlandık, bürodan çıkacağız, yanında bir çocuk, iki adım arkasında bir hanım, üçüncü kat merdivenlerinin son basamağına gelmiş bir adam göründü. Nefes nefese kalmışlardı.
-Otuzsekiz numaralı büro hangisi acaba? diye, birbirlerine sorarken göz göze geldik.
Benim Niyazi yerlerde sürünüyor gülmekten. Başıma gelecekleri kestirmiş olmalı
-Niyazi kalk yerden, ayıp oluyor bak.
-Barbekü isterim diye bağırıyordu kadın. Bana ne otuzsekizden kırktan
-Gazoz! diyordu çocuk. Soğuk olsun. Bana ne barbeküden.
-Kredi kartına kaç taksit yaparlar hanım? diyordu adam. Bana ne gazozdan.
-Niyazi, dedim. Çabuk hesap makinesini getir.
Oturduğu yerden kalkmaya çalışırken parmaklarıyla hesap yapmaya başlamıştı bile:

-Beş kere beş...
-Niyaziiiiiiiii! .. Hadi çabuk!
-Efendim, dedi adam. Gözlerimin içine bakarak.

Karısı, merdivenlerin tırabzanlarına dayanmış, nefesleniyordu.


-Çufffff çuffffffff çuuuffffff... düüüttttttt düüüüttttt


Niyazi, elinde hesap makinesi, oturmuş, betonda trenini yürütmeye çalışıyor.
-Hadi sen de gel'' dedi bana.



Düşünmeden yanına oturdum:
-Çuf... çuf... çuuuffff... çuuuuuuufffff...


....devam edecek

Nurten Altınok

 
Toplam blog
: 6
: 438
Kayıt tarihi
: 14.08.08
 
 

İ.T.Ü    Y. Mimar'ım. Yunanistan Gümülcine'de doğmuşum. Şimdi İstanbul'dayım. Y. Mimar oğlum Onur..