​ O gün denizin dibindeki muhteşem, olağanüstü görkemli sarayından çıktığında alabildiğine kızgındı / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Nisan '16

 
Kategori
Öykü
 

O gün denizin dibindeki muhteşem, olağanüstü görkemli sarayından çıktığında alabildiğine kızgındı

O gün denizin dibindeki muhteşem, olağanüstü görkemli sarayından çıktığında  alabildiğine kızgındı
 

POSEİDON - NAZAN ŞARA ŞATANA


Hayaller geçmişlerle karışırsa ne olur?
Abartıp bir de merak edersen
Akan sular mı durur?
Dereler mi taşar,
Denizler mi coşar,
Ne olur?
Desek ki hani olmaz ya,
Kime ne
Gel de hayal kuralım,
Hikayeleri dinlerken bir de içinde olalım.
Gel de bir şeyleri anlatmak için çareler arayalım.

Bir rüya- bir masal- bir hikaye 

ya da siz neye yorarsanız

O gün Denizin dibindeki muhteşem, olağanüstü görkemli sarayından çıktığında alabildiğine kızgındı.

O kadar kızgındı ki, yeri göğü birbirine katma isteği bütün bedenini sarıyordu.

O yerleri sarsan, Poseidon, Kara Saçlı Tanrı diye adlandırılan değil miydi? O zaman? Nasıl ödetecekti onlara yaptıkları küstahlıklarının bedelini?

Yeri göğü katmak onun öfkesini geçirecek miydi?

O ki, Denizlerin, Depremlerin ve Atların tanrısıydı.

Şimdi Trident’ini yani üç dişli yabasını yere vursa depremler meydana gelmez miydi?

Kim ona isyan edebilir, kim ona ‘hayır’ diyebilirdi?

Zeus’u hatırladı ardından Hades geldi aklına. Gözlerini kıstı, daha yeryüzüne çıkmamıştı. Onun bakışları bile denizi tarumar ediyorsa ona karşı gelenlerin vay haline.

Ona Neptün’de derdi Romalılar ve onun şerrinden savaşlardan daha çok korkarlardı.

O isterse denizler karaları kaplar,

O isterse yüzlerce, binlerce atlar şehirleri yerle bir ederdi. Hele o isterse depremlerle dünyayı yok ederdi.

Bunu bilmezler miydi? Bunu anlamazlar mıydı?

Arkaya baktığında denizin arşı arş derinliğindeki muhteşem altından sarayına gördü, gururlandı.

“Kimin var denizin altında böyle altından bir sarayı?”

Böbürlendi. Denizatlarının çektiği som altından arabasındaki altın koltuğuna daha bir yerleşti.

Arabası denizin altında ya da üstünde fırtınalarla yarışırdı. Denizde dolaştığında sahillerde tsunamiler olurdu. Hele ki bu gün, hele ki bu şiddetli haliyle… Tsunamiler elbette ki karayı istila edecekti. Canlar gidecek, bir çeşit kıyametler kopacaktı.

Hiddet artıkça titriyordu. Yabasını suyun dibindeki karaya vurdu vuracak halde gelmişti. Poseidon’a Enosikhthon’a, Gaeiokhos’a bu yapılır mıydı? 

Kronos ile Rheia’nın oğlu. Zeus ve Hades’in kardeşiydi. Neden korkmazdı bu gafiller yapacaklarını mı bilmezlerdi?

Uzaklardan gelen ses denizin mavilerinde öyle bir dalgalandı ki, büyük dalgalar sahillerde korku rüzgârlarını estirmeye başladı.

“Ey yerleri sarsan ‘Kara Saçlı Tanrı’ nedir senin bu kızgınlığının nedeni?”

Gözlerini bir lahza yumması bile denizin sakinleşmesine sebep olmuşken o gürlerdi.

“Kimsin”

“Tanımamak da senin eksikliğin...”

Bilmişti Zeus’tu bu onunla eğleniyordu. Daha bir sinirlendi, daha bir gürledi.

“Ben Poseidon’um… Benim hiddetimin bedelini ödeyecekler. Ben ki hırsı temsil ederim, ben ki güc’ü temsil ederim. Atlantis’i sırf hırsım yüzünden yok etmedim mi? Şimdi ne isterler nasıl beni dinlemezler? Bana yerin altında yürüyen demezler mi?”

O kimlerle savaşmamıştı ki kimleri yerle bir etmemişti ki?

O karalığın ve İşkencenin tanrısı Gorgos’la ölümüne savaşa girmemiş miydi?

Bunlar bunu da mı bilmezlerdi de kendine karış gelirlerdi. Kimdi bu karşı gelen ve onun gazabından korkmazlar.

O bile yapacaklarından korkarken!

Arabası denizi ikiye ayırarak karaya doğru o kadar hızla çıkıyordu ki, yer gök birbirine çoktan girmiş, fırtınalarla dalgalar birbirine karışmış, ölüm sessizliği bu kadar gürültünün içinde dahi kendini hissettirmeye başlamıştı.

Atları gördüğünde biraz daha başını yukarıya kaldırdı, uzaklara biraz daha sertçe baktı. Beyaz atlar, siyah atlar, taba ve bordo atlar. Kocaman bir at sürüsü rüzgârı yara yara ona doğru geliyorlardı.

Bir boranı arkasına aldı, bir fırtınayı kendine destek edindi atların en önde olanına sütten beyaz ipek yelesi ve kıvılcımlar saçan kuyruğu ile en önde gelen ata, atlayarak bindi.

Altın araba denize doğru geldiğinin aksine sessizce girdi. Gözden kayboldu.

O çıkmıştı denizden, deniz sakinleşmişti. O suda değilken sular kıpırdamaz hale gelirdi, bu su denizde olabilirdi, derede çayda. Onun korkusu onları şahlandırırdı her zaman.

Atın üstünde, sağında solunda solukları kesen rüzgârların heybetleriyle uçururcasına ilerliyordu. Omuzundaki saçları atın yelesinin beyazlığının aksine simsiyah gece gibi karanlıkken içinde güneş ışıkları denizden kalma ıslaklığın minik damlalarında dans ediyorlardı.

Dağa tırmanmaya başladıklarında bile bir nebze hızlarını kesmemişlerdi. Gideceği yer dağın tepesindeydi. Yüksekteydi ve o cüret eden zavallıları görmeden cezalandırmak istememişti.

Cüreti severdi, cesur olanlara hayrandı, sonunda öleceklerini bile bile savaşanlara da saygı duyardı. Ya ona rağmen ona isyan edenlere ne demeliydi. Âlem ondan korkarken,

Olympos’unTanrıları bile ondan çekinirken! Meraklanmıştı.

“Kimdi bu ve nasıl bir yürek taşıyordu?”

Devamı var

Nazan Şara Şatana

 
Toplam blog
: 1731
: 4678
Kayıt tarihi
: 09.12.10
 
 

Turizmci; Genel müdür Yazar ; Romanlar, senaryolar müzikkaller... Sinema filmleri, TV filmleri.....