Mart ayının sakin bir gününde kazadaki demirci firili Osman amcaya, Hamdi amcaya kazı kazmaları, kağan kazmaları su aldırılarak dövülmüş, uçları sivriletilmiş, rektefiye edilerek kazıya hazır hale getirilmişti. Besin annemiz toprak yeniden kazılarak içerisine tohum atılacak, yeni dönem ürünleri elde edilecekti. Patates, Mısır, Fasülye gibi toprak ürünlerinin dikilmesi için, ahminlerin düşey doğrultusuna dik bir şekilde yatay çizgi halinde apüska oluşturulması gerekiyordu. Kazı için yatay düzlemdeki bu çizginin 20-30 cm derinde olması yeterliydi. Annem mahallemizde en iyi kazı yapabilen kadın ve kızları ablam aracılığı ile erata çağırıyordu. Kazıya, genellikle 3 kişiden oluşan gruplar halinde erkenden başlanır, öğlen yemeğine kadar devam ederdi.
Bu işlem tüm vadide ritmik bir şekilde yapılırken kuşlar vadiye gelen bahara sesleri ile merhaba diyordu. Toprak kokusu tüm vadiyi etkisi altına alan etkili bir parfümsü özellik taşıyordu. Vadi kadının bir özelliği ise sırtında ağır yük taşırken ve toprağa kazma sallarken bile, serzenişte bulunmadan keyifle ve çoşkulu bir şekilde türkü söylemekti. Yorgunluğun ve sorunların çözümü, topluca türkü söylenen psikolojik seanslardı.
Lazca kız anlamında kullanılan paçi kelimesi, vadimizde de aynı anlamı ile kullanılır, vadi kadınına yönelen ve onu genel anlamda tarif eden bu sesleniş İkizdere kadınını da ifade eder. “o paaçi” nidası sanki seslenme olarak apaçi kızılderelilerini anımsatır. Apaçi kizilderelileri ile vadi kadını arasında ortak noktalar bulunmaktadır. Ortak nokta doğa eksenindeki yaşamsal mücadeledir.
Cimil köyünün yaklaşık 500 m yukarısında cenceba yaylasında inekleri beklerken bastıran çise dumanından göz gözü görmüyordu. İneklerin boğazlarındaki çan sesleri çise dumanından oluşan sisin içerisinde çınlayarak sisi dağıtma çabalıyor gibiydi. Cenceba yaylasındaki otlakta üstleri sırılsıklam olmuş kadınların elbiselerinin ıslaklığı ile birlikte fazlaca yürümenin oluşturduğu sıcaklık bedenlerini ısıtıyordu. Göz gözü görmeyen bu tabire uygun siste çobanlık yapan iki komşu kadın ise hayvanlarına yönelmiş, onları bir arada tutma çabası içerisindeydi. Vahşi hayvanların sisli, puslu havayı sevdiğini bilen kadınlar yüksek sesle nara atarlarken, türkü söylemeyi de ihmal etmiyorlardı. Çan seslerinin, hayvan seslerinin dağıldığı, birbirinden uzaklaştığı sırada ise kadınlardan birinin sesi ortalığı ikiye bölüyordu:
----Oo paçççççççççiiiiiiiiiiiii. Sesumun üstüne gellllllllll ve hayvanlara yönelikte: Gel kale kale kale
Buluşmayı görselliğin dışında sadece sesle yapmak zorunda kalan kadınlara doğa iletişim için fazla şans tanımıyordu. Kadınların tek sorunları hayvanları otlakta doyurmak değildi. Ayrıca doğadan kesilerek eve götürmesi gereken otların taşınması için ip sırtlarında, otları kesmek için gereken orakta bellerinde idi. Bu kez ağaç yapraklarından sufan yapılmayacak fazlaca uzamış otlar kesilerek ahşap yayla evin hanbağında saklanacaktı. Sufan için yapılacak yükteki yaprakları bir arada tutmaya yönelik sultuçi çubuğunun hazırlanması sorunu ise ortadan kalkmıştı. Aynı saatlerde ise vadinin Petran, Anzer, Kölçer, Cimil, Kafkame, Manle, Homeze, Şimşirli köylerinin yaylarındaki kadınlar benzer yaşamsal kesitler içindeydi.
Annem, İstanbulda liseyi okurken yaz tatilinde köye gittiğimizde kardeşimle bana karnadaki çayırımızdan sırtımıza ot yükü hazırlamıştı. Bize göre oldukça ağır olan bu ot yüklerini taşımanın kendine göre uygun kuralları vardı. Eğimi oldukça fazla olan engebeli arazide kestirme patika yollardan sırtta taşınan yükler için bedeninizin belden yukarısını eğerek yükün sırtınıza tamamen eşit dağılmasını sağlamak doğru yöntemdi. Kuyoğlunun cedağındaki tümsekte kardeşimle yüklerimiz iplerdeyken dinlenme halindeyken, Köylümüz kızlarının bizden çok daha fazla yük sırtında bizlere gülüşmeleri ise ilginç bir sahne oluşturuyordu. Yük taşımlarını kanıksayan kızlar bizi komik bulmuştu. Bu vadi kadının yılların alışkanlığının bir düşünsel sonucu idi.
Sürekli yağış alan iklimi ve çocukluğundan beri başladığı ve doğanın dayattığı ağır çalışma koşulları orta yaşlardan itibaren hastalıklarla boğuşmak zorunda kalan vadi kadını, çocuğunu doğurmadan önceki gün çayırda veya ahminde çalışmaya devam eder, loğusayken yine tarladadır, emziriken de… yaşlısı anlatır ilk düşüğünü hangi tarlada yaptığını..
Karadeniz dağlarının başında bir yerde, rüzgar olmak, yayla çiçek kokularını, ormanların çam kokusuna karıştırmak geldi içimden.
Yaylalara ulaşılmadan önceki ormanlık alanların hiç ulaşılmayan köşelerinde ağaçları ile ağaçlara ait püsküller, reçineler, gölgede büyümüş orman içi fundalıklar, güneş ışınlarının solgun damıtık bir vuruşu ile aydınlanan insan elinin henüz kirletmediği ve hep böyle kalmasını dilediğim bucaklar…
İkizdere dağlarına çıkmak isteyişimin nedeni, iş yorgunluğu, kentin sıkıcılığı ya da bencilliğini öne çıkarıp kendisinden başkasını yok sayan, düzey yoksulu insan ilişkileri değil, başlı başına özgürleşme arayışı bu, tıpkı cencebadaki ve diğer yaylalardaki kadınların özgürlüğü gibi.
Hezel, ot, odun, sufan, mısır çelisi, lahana kotisi taşıyan o paaçiler, Analarımız, kardeşlerimiz, ablalarımız, teyze, halalarımız özgürce mutlu bir şekilde başlarında dorayluk, bellerinde peştamal türkü söylüyorlardı:
Güneş vurdi çatlatti
Yarumun ellerini
Peştamal gizleyidi
Köyün güzellerini
Çiktum dağa oturdum
Mavi yelek dokudum
Kaybana sevdaluğun
Mektebini okudum
Tüm vadinin onurlu, çilekeş, anaç, çalışkan kadınlarını selamlıyorum.
Nizamettin BİBER
Uzman İnşaat Mühendisi