​ Odayeri Yaylası'nda yürük karşılaması / Doğa Sporları / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Temmuz '08

 
Kategori
Doğa Sporları
 

Odayeri Yaylası'nda yürük karşılaması

Odayeri Yaylası'nda yürük karşılaması
 

Odayeri yaylasından önce son çıkış ve ilk yayla evleri


Akşamdan Odayeri yürüyüşü için çantamı ve malzemelerimi hazırlarken kötü bir sonuçla karşı karşıya kalmıştım.
“Fotoğraf Filmlerim Bitmişti …”
Siyah beyazlar, 100 Asalar 200’ler ve 400’ler. Fujiler, Kodaklar hepsi nasıl bitebilir, hem de gecenin bu saatinde.

Maalesef fotoğraf makinemi götüremeyecektim ve tek tesellim kapalı ve yağmurlu bir günde etrafımdaki bütün güzelliklere rağmen hava muhalefeti nedeniyle “fotoğraf çekemeyecektim belki” avuntusuydu. Sabah termosumu sıcak suyla doldururken mutfak penceresine komşu olan bahçemizdeki erik ağacıda yapraklarındaki damlacıklarla beni teselli etmeye çalışıyordu.

Kıymetlimle (Canon Rebel G) vedalaştım. Artık “Aylak Gezgin” için bir gezi günü daha evimin kapısından kafamı uzattığım zaman yüzüme vuran serin rüzgarla birlikte başlamıştı.

Göztepe köprüsü, sabah tanıştığımız Özge ( Hoş geldin seni tanıdığıma çok memnun oldum), Necdet Abi, Özgür ve Ahmet Kaptan’ın ekibi bize getirmesi ile arkamızda kalmıştı bile. Sabah sohbetleri, yolda bizi Gebze’ye kadar bekleyen arkadaşların da katılımıyla tamamlanan 24 kişilik kadroda günün neşesini yansıtıyordu.

Adapazarı McDonalds’da kahvaltı molası ve “bazı” “diğer” gruplarında katılımıyla şenlendik.
Daha çok yolumuz var, hadi Ahmet Kaptan. Düzce’de alışveriş sonra Gölyaka ve sonra birbiri ardına aynı yol üzerinde sırayla dizilmiş pek çok köy/köycük geçtik. Bu köylerin her biri aynı yol üzerinde yolun sağına ve soluna yapılmış bir en fazla iki sıra evden oluşan ince ve uzun köylerdi ve her biri neredeyse birbirine birleşmişti. O yüzden bir köyden çıktığımızı ve başka bir köye geçtiğimizi anlayamıyordum. Sağ tarafımızdaki tepelerde gürgen ve kayın ağaçlarından başlayan yükseklikler bize doğru alçaldıkça yerini fındık ağaçlarına bırakıyor sol tarafımızda ise bir ara yanından geçtiğimiz Efteni gölü ve sonrasında onun arkasında uzayan ova ile yol arasında sınır çitlerini oluşturan fındık bahçeleri arasında uzayıp giden yol üzerinde ilerliyorduk.

Bu hat üzerinde Belköy köyüne dönen yolda sağa doğru döndüğümüzde yönümüz güneye doğru dönmüştü. Doğu Samanlı Dağlarının kuzey yamaçları üzerinde, köyden sonra yavaş yavaş yükselmeye başlamıştık ve biraz sonra sağımızda ve solumuzda bize eşlik eden Fındık bahçeleri yerini gürgen ağaçlarına ve yer yer çiçeklerini gösteren ıhlamur ağaçlarına bırakmıştı.

Artık evleri arkamızda bırakmıştık ve siyah kum yüzeye sahip ve yeni iş makinelerinin girdiğini düşündüğüm zemini sert stabilize bir yolda ağır ağır yükselmeye başlamıştık. Az önce etrafımızda olan evlerin yerinde artık tam anlamıyla tabiat yerini almıştı. Sağımızda dik bir yamaç yükselişiyle solumuzda ise vadi tabanına doğru oldukça dik bir inişle çevrelenmiş bir halde güneye doğru ilerleyen bir vadi hattında kıvrılarak ilerleyen yol 1994 yılında ilk defa gittiğim ve sonra defalarca çadırımla konuk olduğum Batı Samanlı Dağlarında Delmece Yaylası yolunu hatırlattı. Ne güzel bir yaylaydı, yolunu asfalt yapıp turizm saçmalığı adı altında uydurma bir yayla şenliğine meze yapılıncaya kadar…

Neyse boş verin bunları Odayeri parkuruna geri dönelim; artık sağımız, solumuz gürgenler ve kayınlar tarafından kuşatılmıştı, sağımızdaki yükselişin doruklarından başlayan solumuzda derinleşen vadinin karşı yamaçlarının yüksekliklerine doğru sanki görünmeyen bir ip uzatılmıştı. Bizim üstümüze ulaşan ve bu yamaçlarda bulunan ağaçların yapraklarında ki yeşil ışık zıplamaları, bu ipin üzerinde tam bizim önümüzde durmadan “Yaşayan Son İp Cambazını” müthiş yeşil ışık oyunlarıyla beraber bize sahneliyordu.

Biraz daha yükseldikçe anladık ki yukarıda bu yeşil ışık oyununu kaplayan sis, ara verilen oyun öncesinde perdesini indiren bir tiyatro sahnesi gibi, ikinci perdeyi açmak için bizim biraz daha yükselmemizi bekliyordu.

Ama bu kadar yeterdi, artık yürümemiz gerekiyor biraz… Bunun gerekliliğini uzayan yola doğru derin bir offf çeken Hasan Abi’nin cama yansıyan ve benim durduğum sol arka tarafına doğru art yansımalarını hissettiğim bakışlarından anlayabiliyordum. Neyse yol bitti ve artık yürümeye başlayabiliriz. Yol üzerinde bulunan Alabalık çiftliğinde aracımızı bıraktık ve Ahmet Kaptan dönüş için bizi burada beklerken biz hazırlıklarımızı tamamlamış ve Hasan Abi’nin başlamadan önceki konuşmasının ardından, sis içindeki yol üzerinde kıvrılarak yükselmeye başlamıştık.

Derin nefes aldığımızda ciğerlerimizde ferah bir yanma hissettiğimiz, soğuk havanın verdiği ferahlıkla hafiflediğimiz anlardan birisini daha yaşıyorduk. Burada dünya yoktu, arabalar ve trafik yoktu, raporlar, teklifler, dosyalar yoktu… Burada sis içinde ilerleyen Doğa Gezginleri vardı… Burada…

Biraz sonra yol kenarında araçtan ayrıldığımız yere göre daha da yükselen ve bize yaklaşan vadi tabanı üzerinde iki farklı koldan gelen iki derenin birbirleriyle kesiştikleri yerde bu buluşmayı bize gösterecek kadar aralanmış sis tabakasının arasında oldukça dik duvarların üzerinden aşağıya derelere doğru baktım. Sis bir süredir etrafımızı bir “pamuk tarlası*” gibi kaplamış ve sadece yol üzerinde önümüzdeki 10 metrelik mesafeyi görebiliyorken burada yaklaşık 20 metre derinliğindeki vadinin tabanını ve dereleri sis arasında görebiliyorduk. Suların güçlü haykırışları ve birbirleri ile karşılaştıkları yerdeki beyaz köpüklerin kayalar üzerinde siyah gölgeleri, dağların doruklarından yukarıların ev sahiplerinden gönderilen karşılama halayı gibi davullara vuruyor, zurnaları çalıyordu. Haydi, vurun davula bakın misafirlerimiz gelmiş. “Hoş geldiniz, hoş geldiniz Doğa Gezginleri”

Aşağıya baktıkça suların üzerinden yükselen havanın ferahlığı, dağların hoş kokuları, dağ sümbüllerinin, çiğdemlerin, kekiklerin kokusu, ıhlamur ağaçlarının bize demlediği sıcak ıhlamur çayının buharına tutunarak aşağıdan yukarıya doğru bize ulaşmıştı.

Kayın ağaçları, gürgen ağaçları, ardıçlar ve çam ağaçları tarafından kapışılan yeşil tonları tekrar harmanlanmış, kurutulmuş ve içine güneşin altın tozu katılarak zerrecikler halinde havaya savrulmuştu. Bu yeşil toz zerrecikleri derelerin üzerinde yukarılardan buraya taşınmış ve yükselen çayın buharında yeniden bize doğru serpilmişti. Yukarısı aşağısı, sağımız solumuz sisin arkasında beyaz griliğin arkasına saklanmış olan yeşillikleri bize anlatan bu toz zerrecikleri ile kaplanmıştı. Beyaz griliğin orada o yoğun sisin arasında normalden biraz daha fazla görüş mesafesini tanıyan o derelerde bütün tabiat birleşmiş ve dağların kokularından ve dağların renklerinden oluşan hediyelerle bize “Yürük Karşılaması” oynayarak tekrar tekrar hoş geldiniz diyordu.

Bu coşkuya katılmak ve halaya katılmak istedim. Aşağıya vadiye doğru küçük bir taş parçası yuvarladım. Benim coşkularımız taşıyan küçük parça başka büyük parçalara da çarparak benim büyüyen coşkumla beraber aşağılara, beyaz köpüklerin arasındaki siyah kayalara ulaştı. Hasan Abi ekledi, gidiyoruz…

Yükselmeye devam ediyorduk. Sisler tabiat ananın kızına giydirdiği bir gelinliğin duvağı gibi doğanın yüzünü örtmüş ve bizden yüz görümlüğü istiyordu. Beni görmek istiyorsanız biraz daha yukarıya gelmeniz gerekiyor. Az sonra yanında yürüdüğümüz vadi tabanın yol seviyesine yükseldiği bir noktada yolun sola doğru “U” dönüşü yaptığı ve vadinin karşı yamacına geçtiği noktada yolun sağ tarafında bulunan çeşmeden kana kana su içtim. Mataramı doldurdum ve bu su bütün gün benim susuzluğuma derman oldu. Vadinin yukarılarından gelen ve yolu ortasından geçerek geldiğimiz istikamette yoldan alçalarak devam eden vadi hattı boyunca akan derenin üzerinden geçtik ve dereyi artık solumuza alarak vadinin karşı yamaçlarında sağa doğru dönerek yükselmeye devam ettik. Yol biraz yükseldikten sonra düzleşmiş ve vadi duvarından yükselerek yamacın arkasında başka bir vadi hattına girmiştik. Az sonra gurubun arkasında Güneş’le beraber ilerlerken sisin arasında yolun sola doğru döndüğünü ama grubun sağa doğru yolun dışına çıktığını gördük. Yaklaştıkça anladık ki, sağa dönüp yolun sağ tarafında bulunan tepeye doğru tırmanacak şekilde tekrar sola dönmüşler ve yolun sağına paralel olarak tepenin arkasına ilerliyorlardı. Sonra Tülin’in sesini duydum, çok kalın bir ses tonuyla “Bilin Bakalım Ben Kimim” diye bağırıyor ve acaba. Biraz yukarı doğru gurubun arkasında yükselince önümüzdeki beyaz karanlığın arasında bir evin siluetini gördüm. Gelmiştik Odayeri yaylasına ulaşmıştık. Tepe üzerinde ince patikada ilerledik ve ilk gördüğümüz siluetin arkasında başka siluetlerinde olduğunu gördük. Sonra mola yerimiz olarak bir evin bahçesinde mangal için hazırlıklar başladı…

Hızlıca Ateş yakıldı ve orada bulunan bir sini üzerine serdiğimiz folyo üzerinde Düzce’den alınan ve harmanlamış kıymanın köfte haline getirilmesi gibi basit bir işimiz vardı.

Hasan Abi’nin kıyma paketleri içinde neden eldivende aradığını şimdi anlamıştım. Hasan Abi’nin başladığı köfte imalatı işini biraz sonra gurubun hamarat hanımları devralmıştı ve bu arada kömür nar gibi kızarmıştı. Murat’ın başladığı Domates ve biber doğrama işine bende yardıma gittim, diğer arkadaşlarla beraber helvalar, biberler, domatesler doğrandı. Bu arada köfteler bitmiş sayım işleri yapılıyordu hemen ızgara üzerinde ki yerlerini aldılar.

Ve tabiî ki de…

“Hasan Abinin Mangalı Tütüyor”

Ellerine sağlık Hasan Abi… Parmaklarımı yiyecektim neredeyse. Tabi köftelerin hazırlanmasına yardımcı olan hamarat arkadaşlarımıza da özel teşekkürler. Nefis bir yemek daha yemiştik. Arkasından termosta çaylaaaarrrr.

Kendimi çok şanslı hissediyordum. Kaç kişi böyle bir keyfin farkındadır acaba. İnsanlar kendi çevrelerine ördükleri duvarı durmadan yükseltiyorlar ve sonunda duvarın içinde hapsolduklarını fark etmeden yıllarca bunu yapıyorlar. Oysa duvarların arkasında güvenli olması için inşa edilen bu hayat sadece kendi içindekilere zarar vermiyor teknoloji, sanayi, medeniyet gibi isimlerin arkasında hayatımızın kaynağı olan tabiata inanılmaz zararlar veriyor. Bizler şehirlerimizde yarattığımız suni konforlar ve keyifler arasında öz benliğimizde hala canlı kalan içgüdülerimizin keyiflerinden hep uzaklaşıyoruz. Dağlarda özellikle kamp yapılarak katıldığım aktivitelerde içgüdülerimin beni götürdüğü yere doğru gitmek ve bu günlük yürüyüşlerimizde de bu yönlerimin bana yaşattığı keyfi, hazzı tekrar tekrar yaşamak…
Hayat ne güzel…
Evet, arkadaşlar gidiyoruz. Tekrar güneye doğru ilerlemeye başladık ve yayla evlerinin arasından geçerek yaylayı arkamızda bıraktık. Yol üzerinde devam eden yürüyüşümüz, biraz sonra sağa batıya doğru dönüş yaptığımız ve çok hızlı olarak yükseldiğimiz tepeye doğru tırmanarak devam etti. Biraz sonra solumuzda içinden bir dere akan küçük bir vadinin sol yamacında ilerliyorduk. Sağımız ve solumuz çok büyük ve etkileyici kayın ve çam ağaçları ile çevrelenmişti. Bu ormanların heybeti ve azameti karşısında etkilenmemek elde değil. Sisin beyazlığına saklanmış bu büyük ağaçlar sisin karanlığını kendi koyulukları ile aydınlatmaya çalışır gibiydiler. Ne tuhaf beyaz, beyaz gibi değil siyahta siyah gibi.

Sol yanımızdaki derenin yukarılarına doğru bize yaklaşarak yükselen vadi tabanını yamaçtan izliyorduk. Biraz sonra vadi tabanı ile aynı yüksekliğe geldik ve suyu geçerek vadinin karşı yamaçlarında yeniden yükselmeye başladık. Vadinin karşı yamaçlarının arkasında bulunan diğer yaylaya ulaştığımızda günün grup fotoğrafını çektirmek için güzel bir yer bulduk. Emre ve Murat makinelerine davrandılar. Burada derin derin içimi çektim ve onları kıskanmadım dersem yalan söylemiş olurum. Bu hafta “Kıymetlimle” ayrılmıştık ama üzülme, önümüzdeki hafta kapatırız açığı.

Yaylayı yayla içinden geçen patikayı takip ederek geçtik ve yaylanın üzerinden yürüyen yol ile kesiştik biraz sonra. Yol bizim istikametimiz olan kuzey yönünde önce batıya sonra doğuya dönen zikzaklar çizerek ilerliyordu, Hasan Abi’nin ve Necdet Abi’nin önderliğinde biz yönümüzü kuzeye doğru ayarlayarak nefis çam kokuları arasında sislerin arasına saklanmış ağaç dizilerini yanına geldiğimiz zaman keşfederek ilerliyorduk. Burcu, Nazım Hikmet’e ait bir dörtlüğü okudu, çam ağaçlarının kokusu ile ilgiliydi ve olduğum yere çivilendim açıkçası.

"Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
Sımsıkı etini dişlemek beyaz bir elmanın
Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
Bahtiyarlığına benzer seni sevmek" ( Nazım Hikmet )

Bu sırada aşağıya doğru iyice dikleşen inişte, inişi dik keserek sola doğru kaya kaya ilerlemeye devam ediyorduk. Bu iniş sırasında birbirimize yardım ettik. Sonunda yol ile tekrar buluştuk ve araçtan yukarı doğru çıktığımız yönün tersinde ilerlemeye başladık. Biraz sonra sola doğru ilerleyen başka bir yola girdik, başta bize söylenen keşif turu herhalde buradan sonra başlayacaktı. Sağımızda kalan vadi tabanına arabaya doğru ulaşmayı deneyecektik. Şu anda arkadaşalrımızın da olduğu bir ekip Aladağlar'da emler zirvesi deniyorlardı, kalbimiz onlarla beraber patikaya doğru ilerledik.

Biraz sonra Hasan Abinin keşfettiği sağa doğru giren bir patika içinde aşağıya doğru inmek için bir deneme yaptık. Patika girişi muhteşem güzellikte bir alandı. Büyük gürgen ağaçlarının duvarlarını ve çatısını oluşturduğu büyük bir karşılama salonuna girmiştik. Camları yapraklardan yapılmış hem duvarları hem de çatıyı camla kaplamışlardı. Bu camlar üzerinde çok iyi üstadlar yeşil tonları ile vitraylar yapmış ve güneş ışığı salonun ortasına yeşilin tonları ve kendi altın renkleriyle beraber süzülüyordu. Bu karşılama salonundan sonra patikada ilerleyerek alçaldık ve sola dönen patikada küçük bir dere yatağının kayan zemini üzerinde aşağıya doğru ilerlemeye çalıştık. Sonlara doğru iyice dikleşen dere yatağı içinde Necdet abi aşağılara inerek gidecek bir yol bulmaya, Hasan Abi’de gurubu bu diklikten aşağıya indirecek bir geçiş bulmaya çalışıyordu. Burada Demet’in yaptığı geçişi görmenizi isterdim. Kelimelerle anlatılamaz. Demet çok iyiydin…

Sonra aşağıya doğru indiğimiz yolun güvenli olmadığına karar verildi ve tekrar yukarıya yoldan patikaya girdiğimiz “karşılama salonuna” doğru geri döndük. Grup yukarıda tam karşılama salonunda mola verdi ve aşağıda kalanların yukarı çıkmasını bekledik. Biraz fındık ve kuru üzüm molası. Karşılama salonu bu kez uğurlama salonu olarak sarı-kızıl, yeşil ışıkları ile bize yola kadar eşlik etti.

Sonra yoldan az önce geldiğimiz yönde araca doğru ilerledik çıktığımızdan çok daha uzun bir sürede aşağıya inebildik. Öndeki arkadaşlar üzerini değiştirmiş bizi bekliyorlardı. Üzerimizi değiştirdik ve yine bir yürüyüş gününün sonunda mutlu yorgunluklarımızla yola çıkmıştık bile. Tabiî ki de yol boyunca şarkılar, türküler. Bu defa assolistlerimizde vardı ve hepimiz keyfine vardık.

24 Doğa Gezgini, 14 km. ve Gölyaka Odayeri Yaylası Yürüyüşü

 
Toplam blog
: 17
: 869
Kayıt tarihi
: 24.07.08
 
 

Dağların doruklarında geven otlarının dikenlerinde, Tepelerin arasında sıkışan ovalara sarka..