​ Öğretmenlerin eğitim ihtiyaçları ve öğretmen eğitim merkezleri / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Temmuz '07

 
Kategori
Eğitim
 

Öğretmenlerin eğitim ihtiyaçları ve öğretmen eğitim merkezleri

(Bu yazıda, öğretmenlerin eğitim ihtiyaçları ile öğretmen eğitim merkezlerinin görevleri üzerinde durulmaktadır.)

1989 yılında, Bayram tatili için ailemin yanına gidiyordum. Çok fazla yolcu olduğundan, otobüslerde yer bulmak hayli güçtü. Bizim otobüs yolun tamamını gece gideceğinden -Trafik Polisi kaygısı olmasa gerek- arayı da yolcularla doldurmuştu. Yolcular, hallerinden şikayetçi olmak bir yana, hatta memnundular. Çünkü otobüse binebilmişler ve sevdiklerine doğru hareket etmişlerdi.

Sabaha dek sürecek yol, konuşmadan gidilemez ki. Yanımdaki arada oturan genç arkadaş, “İlkokul öğretmeni olduğunu, Atatürk Barajı çevresinde bir köyde görev yaptığını” söyleyince, aramızda bir yakınlık başladı. Koltuğumu yana çektim ve öğretmen arkadaşı aramıza aldık. Ne de olsa meslektaş değil miydik?

İlköğretim Müfettişi olduğumu söyleyince, öğretmenimiz hemen bir sorununu dile getirdi: “Beş sınıfı birleştirilmiş bir okulda görev yaptığını, birleştirilmiş sınıfların yıllık, ünite ve özellikle günlük planlarının nasıl yapılacağını bilmediğini, bu nedenle planların istenilen şekilde olmadığını ve öğretim yılı ortasına doğru gelen müfettişin, planları yeterli bulmayıp hakkında soruşturma açtığını” söyledi. Bu arada, hangi cezaya çarptırılacağını ve adaylığının (stajyerliğinin) kalkıp kalkmayacağını, sordu. Yol arkadaşımı her ne kadar teskin etmeye çalıştıysam da, o mutlaka bir ceza alacağının bilincindeydi. Esas korkusu ise, adaylığının kaldırılmasında düğümleniyordu.

Konuşma sırası tekrar O’na geldiğinde; “Hatay Eğitim Yüksekokulu mezunuyum. Otobüs okulun önünden geçerken ineceğim ve Meslek Dersleri (Eğitim Bilimleri) Öğretmenlerini bulup, onlardan hesap soracağım. Bize bir şey öğretmeden mezun etmişsiniz, özellikle köy okulları ve birleştirilmiş sınıflar konusunda, diyeceğim” dedi. Sahi bunu yapar mısın, dediğimde; “Evet, yapacağım, çünkü alacağım ceza onların yüzündendir” dedi. Hangi okullarda “uygulama” yaptıklarını sordum. “Şehir okullarında, hem de en merkezi, eski, kökleşmiş, zengin okullarda” dedi. Yani hiç köy okulu görmediniz mi, diye sorduğumda, “Ne gezer hocam” diyordu. Bir süre durakladık.

Aklımdan büyük ozan C. Atuf Kansu’nun dizeleri geçti: “Ah ben bir gün tepelerden, tepelerden, /Varıp önünüze önünüze dikilip duracağım./ Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden, / Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.” Artık sadece çocuk hekimi Kansu değil, öğretmenler de öğretmenlerden hesap soruyordu. Dünya değişiyor galiba.

Yine bir Bahar günü, Elazığ-Maden civarında dağ köylerinin birinde, yeni yapılmış bir ilkokulda, üç ilkokul öğretmeni ile birlikte ısınıyorduk. Baharda ısınılır mı, demeyin. Buralarda hala kar vardı. Öğretmenlerimiz; köyden, köyde yaşamaktan, yalnızlıktan, ilçeye uzaklıktan ve elektriğin olmamasından hayli yakınıyorlardı. Elektrik hatları bitmek üzereydi. İlk çalıştığım görev yerini hatırladım bir an. Okul, köylünün yaptığı dört duvarlı bir damdan oluşuyordu. Biraz fazla yağmur yağdığı zamanlar, dam aktığı için ders yapamazdık. Bizim dönem mezunları bir araya geldiğimizde; köylerimizde devlet yapısı okullarla, araba yolu olup olmadığını, konuşurduk. Yine bu günlerde, ilk görev yerimde çalışan öğretmenle karşılaşmıştım. Köyde hala devlet yapısı okul olmadığını, söyledi. Bunları, elektriksizlikten sızlanan öğretmenlere anlatacak değildim herhalde.

Bir süre sonra hangi Fakülteden mezun olduğumu sordular. Gazi Eğitim, deyince, köyüne geldiğimiz öğretmen, hemen ortak yaşantı alanı oluşturmaya başladı. Çok sevdiği öğretmenlerinden biri, bizim de öğretmenimiz olmuştu. Şimdilerde kariyer sahibi olmuş bu öğretim elamanının, “Derslerde kendilerini hiç sıkmadığını, ders notlarının bir yarıyılda dört-beş sayfayı geçmediğini, derslerde sürekli gençlik duygularına hitap ettiğini, hatta onların nişanlanmalarına yardımcı olduğunu ve İlköğretim Müfettişlerini ‘toz, poz ve kıl’ olmak üzere üçe ayırdığını” söyledi. Psikolojik Danışma yapar gibi, öğretmenimizin sıkıntılarını, anlattıklarını dinliyorduk. Savunmaya geçecek değildim, herhalde. Hem ne güzel anlatıyordu, müfettişler hakkında o güzelim bildiklerini. Biraz sonra, “Göreve dokuz gün gelmediğini, İlçe Milli Eğitim Müdürünün hakkında soruşturma açtığını", söyledi ve "sonucun ne olabileceğini, ne kadar ceza verebileceklerini” sordu. Doğrusu, böyle bir soru karşısında şaşırmıştım. Nasıl olur da, memurların alacakları cezalar hakkında öğretmenlere bilgi verilmezdi. Belki de, 222 sayılı yasa hakkında da bilgi verilmemiştir. Bir ile üç yıl arasında değişen kıdem durdurma (terfi edememe) cezası alabileceğini söyleyince, cezanın ne denli ağır olduğunu anlamıştı. Göreve gelmeme konusunda kayda değer bir özrü olup olmadığını, sorunca, “yok” dedi. Üstelik, savunmasını da yazılı olarak verdiğini belirtti.

Çok sevilen, öğretmenimizin de çok sevdiği bu öğretim üyesinin hangi dersleri okuttuğunu sorunca, Eğitim Derslerini dedi ve birkaçını saydı. Adını saydığı dersler arasında Eğitim Yönetimi dersi yoktu. Başka hangi dersleri okuttu, deyince, bir iki dersin adını daha söyledi. Söyledikleri arasında Eğitim Yönetimi yine yoktu. Eğitim Yönetimi okudunuz mu, deyince, birden durakladı. Rengi değişti ve bir süre (bir iki dakika kadar) sessiz kaldıktan sonra “Şimdi her şeyi anladım. hocam” dedi. Diğer öğretmen arkadaşlar, suskunluğun nedenini anlayamamışlardı. Öğretmenin anladığı şey, mevzuatın, yasaların bu ders içinde verilmesi gerektiği idi. “Eğer bu kadar ceza alacağımı bilseydim, göreve gelmezlik etmezdim” dedi. Öyle ya, müfettişleri üç gruba ayırarak öğretmen adayı öğrencilere hoş görünmek, onlara verilecek kıdem durdurma cezalarını önleyemiyordu. Müfettişlerin üçe ayrılması sırasında kızgınlığımı gizlemeyi başarmıştım. Artık mesajımı rahatça verebilirdim. “Görüyorsunuz ya, hiç müfettişle karşılaşmadan da ceza alabiliyor öğretmenler. Acaba, o çok sevdiğiniz öğretim üyesinin alacağınız cezada payı olmayacak mıdır?” dediğimde, diğer öğretmenler de olayı anlamışlardı. Oysa aynı öğretim elamanı, bizlerle ders, affedersiniz sohbet yaptığında, müfettişleri böyle sınıflandıramazdı. Hem nasıl sınıflandırsın ki? Üç saatlik dersin birincisine gelmez, üçüncüsünde “Kışın hava erken kararıyor” diyerek ders yapmadan bizleri bırakır, ikinci ders saatinde ise, dersle ilgili olmayan konulardan konuşurdu. Bir yarıyılda, üç kredilik dersten tutturduğu notlar, yani dersle ilgili söyledikleri toplam üç-beş sayfa olup, bunun bir sayfası da şekil çizimiydi. Bunları da ilk derste yapmıştı.

Aynı yılın ikinci yarısında, Eğitim Yüksekokullarının birinin müdür odasında oturuyorduk. Odada, akademik kariyerin son basamağına gelmiş ve yaklaşmış birçok bilim adamı bulunuyordu. O gün, son sınıf öğrencilerinin staja çıkmaları konuşuluyordu. Uygulamayı (stajı) nerede yapacaklarını sorunca, “Merkez, şehir okullarında” dediler. Köy okullarında da yapmalarının gerekli olduğunu belirtince, profesörlerden biri hemen, “şehir okullarında her imkan varken, niçin köy okullarında yapsınlar!” diye sertçe çıkıştı. Doğrusu, beklenmedik bu sertlik karşısında şaşırmıştım. Bir an sonra, “Bu öğrencilerin büyük çoğunluğunun okulu bitirdikten sonra köy okullarında ve birleştirilmiş sınıflarda görev yapacağını, şehirde birleştirilmiş sınıf olmadığını” söyleyince, bu kez okul müdürü, “ulaşım” engelini dile getirdi. Şehre çok yakın, şehir ile birleşmiş köylere, -köylerin adını da vererek- dolmuşlar çalıştığı için ulaşım sorunu olmadığını belirtince, bu kez “terör” engeli gündeme getirildi. “Terör nerede yok ki?” deyince, bu kez yasal-yönetsel (yönetmelik, rektörlükten izin gibi ) engeller ortaya sürüldü. Uygulama (staj) konusunda, sadece bunlarla karşılaşmadım tabi.

Bir gün Fakültede, Eğitim Fakültesi öğrencileri için uygulama hazırlıkları yapılıyordu. Öğrencilerin köylerde de uygulama yapması gerektiğinden söz ettim. Akademik kariyerin son basamağına yaklaşmış öğretim üyesiyle, diğer elemanlar, bıyık altından değil, bıyık üstünden, rahatça bana güldüler. “Sen kendini hala İlköğretim Müfettişi olarak görüyorsun. Burası Fakülte ve lise öğretmeni yetiştiriyor, ilkokul öğretmeni değil” dediler. Eğitim Yüksekokulu gibi yabancı bir mekanda, yakından bilip tanımadığım kişilerle bir arada değildim. Dolaysıyla, rahatça konuşabilirdim. Öyle ya, bizim kariyer sahibi öğretim üyelerimiz köylerdeki ortaokullardan ve öğrencilerinin buralara da atanabileceğinden habersizdiler.

Ortaokulu bulunan köylerin bazılarının adlarını söyledim. “Buralarda görev yapan öğretmenlerin durumlarını hiç gördünüz mü?” sorusuna, bazı köylerde ortaokul bulunduğunu bilmeyenlerden cevap gelemezdi herhalde.

Daha geçen yıl, bir yıl öncesine ait MEB Tebliğler Dergisini İl Milli Eğitim Müdürlüğünde aradığımda, “depoya kaldırdıklarını, herhangi bir okulda kolayca bulabileceğimi” söylediler. Tebliğler Dergilerinin ciltler haline getirilmediği ve kullanılmadığı ortadaydı. Acaba, MEB Tebliğler Dergisi İl Milli Eğitim Müdürlüklerinde bulunmazsa, nerede bulunur? Ya 15-20 yıl öncesine ait dergileri ararsanız? Oysa bu dergiler, okul sayıları göz önüne alınıp, düzenli olarak Milli Eğitim Müdürlüklerine gönderiliyor. Bu arada, Tebliğler Dergisini bir ilkokuldan alıp, fotokopisini çektirdiğimi söylemeliyim.

Öğretmenlerin mesleki alanda yetersiz olmalarının gerekçesi iki nedenle açıklanabilir: 1. Üniversitelerden (öğretmen yetiştirmeden), 2. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan (öğretmen istihdamından, öğretmen atamalarından). O halde sorun, Üniversite ve MEB’nın işbirliği ile çözülebilir. Bu amaçla, sorunun Üniversitelerden kaynaklanan kısmının çözümü için “öğretmen eğitim merkezleri” kurulabilir.

Gerekçe:

Bugün “öğretmen yetiştirme” konusunda (özellikle ilkokul) Üniversitelerimizin MEB’ndan başarılı olduğunu söylemek hayli güç. Öğretmenlerle bir araya geldiğimde, yanlarında konakladığımda, “Üniversitelerin, öğretmen yetiştirme konusunda neden başarısız olduğu” sorusuna karşılık aradım. Öğretmenlerin söyledikleri şuydu: “Eğitim Bilimleri/Meslek Derslerine gelen öğretmenlerimizin ilkokul öğretmenliği deneyimleri yoktu. Bizlere hep soyut konular anlattılar ve örneklerini ortaöğretimden verdiler. Bizler köylere gelince, karşılaştıklarımızın anlatılanlarla bir olmadığını gördük ve bunalıma girdik.” Öğretmen Okulundaki Meslek Dersleri öğretmenlerimizi düşündüm bir an. Hepsi ilkokul öğretmenliğinden gelen, Gazi Eğitim Enstitüsü Eğitim (Bilimleri) Bölümü mezunu kişilerdi. (Benzer öğretmenlerle, Gazi ve Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültelerinde de karşılaştık.) Bizlere köylerin romantizminden değil, ‘Kızılırmak Kıyıları’ndan; “Kardaş, senin dediklerin yok, Halay çekilen toprak, bu toprak değil. Çık hele Anadolu’ya Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı, O kadar uzak değil.” Anlattıkları için düş kırıklığına uğramadık.

Sözü edilen, Gazi ile Hacettepe Eğitim Fakültelerindeki öğretim elamanları, ilkokul öğretmenliğinin dışında, Öğretmen Okulu Meslek Dersleri öğretmenliği deneyimine de sahip olduklarından, onlarla çok iyi bir iletişim kurabildik. Diğerleriyle mi? İlköğretim Müfettişlerini gruplara ayıranlarla nasıl kurabildiysek, işte öyle. Eğitim Bilimleri Derslerini, İlkokul Öğretmenliği veya İlköğretim Müfettişliği deneyimine sahip öğretim elemanlarından alan Eğitim Yüksekokulu çıkışlı öğretmenler, -sayıları çok az olmakla birlikte- bu öğretmenlerden aldıkları bilgileri, köy okulları ve birleştirilmiş sınıflar konusunda işlevsel bulduklarını ve en çok bu bilgileri kullandıklarını söylemekte, diğer bilgileri ise uygulamada kullanamadıklarını belirtmektedirler. Öğretmen Lisesinde müdürlük yapan bir arkadaşım, Gazi Eğitim Enstitüsü (veya Fakültesi) çıkışlı Meslek Dersleri öğretmenleri ile, Eğitim Fakültesi (veya Eğitim Bilimleri Fakültesi) mezunu Meslek Dersleri öğretmenlerinin, öğretmenlik uygulamalarının –Gazi Eğitimliler lehine- çok farklı olduğunu söylemişti.

YÖK’le birlikte, Meslek (Eğitim) Dersleri yetiştirme uygulamasının sona ermesinin olumsuz sonuçlarını, özellikle ilköğretimde, tüm ülke çekmektedir. İşte bu nedenle, öğretmenlerin hizmet öncesinde ve hizmet içinde yetiştirilmesi önem kazanmaktadır. MEB, öğretmen yetiştirme işini YÖK’e devrettiğinden bu yana, bırakın öğretmenlerin hizmet öncesindeki eğitimleriyle ilgilenmeyi, öğretmen olmak isteyenlerin kaç kredi Eğitim Bilimi dersi aldıklarını bile denetlememektedir. MEB’nın öğretmen yetiştirme konusunda YÖK ile yaptığı işbirliği ise, “Eğitim Bilimleri Derslerinin 21 kredi/saat olması ile derslerin en az altı ay sürede verilmesidir”.

Bu nedenle, Eğitim Bilimleri Derslerinin kredisi ve adları her Üniversiteye, Fakülteye göre değişebilmekte ve hatta Araştırma Teknikleri bile Eğitim Bilimleri dersi sayılmaktadır. Hizmetiçi Eğitime gelince, hizmetiçi eğitim kurslarına katılan hiçbir öğretmende davranış değişikliği görmedim. Yararlı olduğunu hiçbir öğretmenden duymadım. Bu kurslara, öğretmen ve müfettiş olarak birkaç kez ben de katıldım. Değişik yerlerde tatil yapmanın dışında, hiçbir yararının olduğunu söyleyemem. Kursa gelen üst düzey yetkililerden biri (o zaman genel müdür yardımcısı idi; sonra genel müdür oldu), üstelik de öğretim görevlisi olarak görevlendirilen biri, bu durumu anlamış olmalı ki, “Biz müfettişlerimize tatil yaptırıyoruz” demişti. Dolaysıyla, hizmetiçi eğitimde yeni düzenlemeler yapmanın gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Eğitim Yüksekokulları ya da Sınıf Öğretmenliği Bölümünden mezun olan öğretmenlerin mesleğe uyum sorunları çözümlenmiş gibi, bir de “alan dışı” öğretmenler İlköğretime atanarak yeni sorunlar doğrulmaktadır. Başka bir deyimle, İlköğretimdeki öğretmen dağılımındaki dengesizliğin giderilme çarelerinin aranması gerekirken, Ortaöğretimdeki ihtiyaç fazlası öğretmenler İlköğretime atanmaktadır.

İlköğretime atanan Ortaöğretim öğretmenlerinin durumuna bir göz atalım. Alanı Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı ile Yabancı Dil olanlar kendilerini, bırakın Ortaokul/Lise öğretmenliğini, Yüksek Okullara Okutman olarak hazırlayıp, yüksekokul öğretmeni olarak şartlandırmaktadır. Başka bir deyimle, bu öğretmenler değil Ortaokul, liseye bile hazır değilken, işsizlik nedeniyle İlkokul Öğretmenliğine mecbur kalmışlardır. İş bu kadarla da bitmiyor. Bu öğretmenler, İlkokul Öğretmenliğine hiçbir zaman ısınmayıp, Ortaöğretime geçecekleri günü sabırsızlıkla beklemektedir. Köyde görev yapmak, beklentinin hızını daha da arttırmaktadır. Kendini yaptığı işte “geçici” olarak gören bir kişinin, mesleğinde başarılı olması beklenemez herhalde.

1975’te İlkokul Öğretmeni ihtiyacı olan en batıdaki il Kahramanmaraş idi. O tarihten önce de, sonra da durum değişmedi. Diğer bir deyimle, “ilk atamalar” hep Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesine yapıldı. Milli Eğitim Bakanı Avni Akyol’a kadar rotasyon yürürlükte olduğundan (1978-1990), bu bölgeler kısmen de olsa, stajyer olmayan öğretmenlerle tanışabildiler. Doğu ve Güneydoğu illerinde, çok gelişmiş köyler/beldeler hariç, öğretmenlerin % 80-90’ının ikinci yılın sonunda, kalan kısmının –özür grupları hariç- üçüncü yılın sonunda bölgeyi terk ettiğini yakından görenlerden biriyim. Bu durum; “Beş yıllık bir ilkokulda, bir çocuk en az iki öğretmenin, üstelik de stajyer öğretmenin elinden geçecek ve en az iki/üç öğretmene öğretmenlik mesleğini öğretecek” demektir. Öğretmenlik mesleğini öğreten çocuk ya da çocuklar ne derece başarılı olabilir?

Sonuçta, ilkokul bitene kadar ancak okuma/yazma öğreniliyor, askere gidene kadar da unutuluyor. Askerde, Ali Okullarında görev yaptığımdan, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan gelen erlerin durumunu bilenlerdenim. Buraya kadar anlatılanlar özetlendiğinde;
1. Öğretmenlerin, özellikle İlkokul Öğretmenlerinin hizmet öncesinde uygulamaya yönelik olarak istenilen düzeyde yetiştirilemediği; bunun en büyük iki nedeninin Meslek Dersleri öğretim elemanlarının durumu ile mesleki uygulamanın (staj) olduğu,
2. İlkokul Öğretmenliğine sürekli olarak alan dışından öğretmenlerin atandığı ve bu öğretmenlerin hem bilgi, hem de uygulama yönünden yetersiz olduğu,
3. İlk atamaların genellikle Doğu ve Güneydoğu illerine yapıldığı ve buralarda genellikle stajyer öğretmenlerin istihdam edildiği; öğrencilerin istenilen düzeyde yetiştirilememesinde bu durumun etken olduğu,
4. Eğitim Bilimleri alanında çalışacak bireylere, ülke ve il düzeyinde hizmet verecek Dökümantasyon Merkezlerinin bulunmadığı, söylenebilir. İşte buradan hareketle, öğretmen ve araştırmacılara hizmet verecek bir “öğretmen eğitim merkezi” bu sorunların çözümünde bir yaklaşım olabilir.

Öğretmen Eğitim Merkezlerinin Yeri ve Kuruluşu:

Öğretmen Eğitim Merkezleri öncelikle, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunan Eğitim Fakülteleri (Eğitim Fakültesi olmayan yerlerde, Eğitim Bilimleri Bölümü bulunan Fen-Edebiyat Fakülteleri) bünyesinde kurulmalıdır. Bu merkezler, memur istihdam yeri olarak görülmemeli, Fakültelerde bulunan Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim elamanlarınca yürütülmelidir.

Merkezlerde, gönüllü öğretmen, emekli öğretmen ve müfettiş/emekli müfettişlerin bilgi ve görgülerinden, hizmetlerinden yararlanılmalıdır. Çünkü, “…Öğretmenlik davranışlarının seçkin örneklerini sunmada, değişik okul kademelerinde çalışan, başarıları objektif ölçütlerle belirlenmiş deneyimli öğretmenler, sistemin özellikle, öğretmenlik formasyonu boyutunda Özel Öğretim Yöntemleri ve Öğretmenlik Uygulamaları alanlarında büyük katkılar getirebilirler” (Dirik, 1992).

Merkezlerde; eğitim, öğretim, öğretmen, eğitim mevzuatı, vb. konularla ilgili bir kütüphane bulunmalıdır. Eğitimle ilgili süreli yayınların tümüne bu merkezler üye olmalıdır. Eğitimle ilgili mevzuat değişiklikleri anında izlenmelidir. Bu amaçla, ayrı bir birim açılmalı, hatta arşiv oluşturulmalıdır. Kısaca bu birim, eğitimle ilgili kitap, süreli yayın ve mevzuat yönünden ihtiyaç duyanlara cevap verebilmelidir.

Merkezin kütüphanesinde, tüm okulların ders programları bulunmalı, bu alandaki değişiklikler izlenmeli, araştırmacılara yardımcı olunabilmelidir. Ayrıca bu birim, Program Geliştirme ve Değerlendirme konusunda araştırmalar yapmalıdır. Eğitim/Öğretim Yöntemleri, Program Geliştirme vb. konularda yapılan tez ve araştırmalar buralarda toplanmalıdır. Merkezin esas görevi “eğitim” olduğundan; eğitim, Öğretim Yöntemleri ve öğretmenlerin çalışmalarıyla ilgili film, belgesel, video kasetler burada toplanmalı ve gerek hizmet öncesi, gerekse hizmetiçi eğitimde bunlardan yararlanılmalıdır.

Ayrıca, o çevrede bulunan başarılı öğretmenlerin ders işleyişleri kasetlere kaydedilmeli ve isteyenlere izletilmelidir. Bu amaçla, bir de film/kaset arşivi oluşturulmalıdır. Eğitim Merkezleri, çevrelerindeki eğitim/öğretimi geliştirme etkinlikleriyle de görevli olduklarından, her yıl bulundukları İl Milli Eğitim Müdürlüklerince tutulan istatistiklerin bir örneği buralarda bulunmalıdır. Bu veriler, il veya illerin eğitim imkanları hakkında araştırıcı ve öğretmenlere/öğrencilere birçok yarar sağlar.

Eğitim Merkezlerinin Görevleri ve İşleyişi:

1. Eğitim merkezleri öncelikle, Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim elemanlarını, -uygulamadan haberli olarak- yetiştirmelidir.

2. Eğitim Merkezlerinde, uygulamalı, örnek derslerin işlenebileceği bir eğitim laboratuarı (eğitim dersliği) oluşturulmalı, Eğitim Bilimleri Dersleri, imkanlar ölçüsünde buralarda işlenmelidir.

3. Eğitim Merkezleri, öğrencileri, okullarımızdaki uygulamalarla etkileşerek ve görsel-işitsel eğitim/öğretim araçları kullanarak yetiştirmeli ve mevzuattaki değişikliklerden haberdar etmelidir. Hatta isteyenlere mevzuat örnekleri verebilmelidir.

4. Eğitim Merkezlerinde stajyer öğretmenlere her türlü mesleki yardım verilebilmelidir.

5. Eğitim Merkezleri, isteyen öğretmenlere, randevu usulüyle bilgi verebilmeli ve onların gelişebilmelerine katkıda bulunabilmelidir. Öğretmenlere hizmet verme, “danışma hizmeti verme” şeklinde gerçekleştirilmelidir. Kendini yetiştirmek, geliştirmek isteyen, mesleki sorunu olan öğretmenler bu merkezlere gelerek, yargılanmadan, merkezdeki uzmanlardan Ombusdman örneği gibi, yardım alabilmelidir.

6. Eğitim Merkezleri, araştırmacılara yardımcı olabilmelidir.

7. Eğitim merkezleri, tüm kamu kurum ve kuruluşları ile özel şektöre yerinde, hizmetöncesi ve hizmetiçi eğitim programları sunabilmelidir. Böylece, Üniversitelerin çevreyle bütünleşmesi de sağlanmalıdır.

Sonuç:

Buraya kadar anlatılanlardan, stajyer öğretmenlerin dışındaki öğretmenlerin de, İ. E. Başaran’ın da dediği gibi, “Öğretmenler hem nitelikçe yetersizdirler, hem de kendilerini yetiştirmelerine olanaklar bulunmamaktadır” yargısına varılabilir.

Alanına hakim olamayan öğretmenlerin ise, başarısızlığın nedenlerini; ders araçlarının bulunmayışında, onlar varsa öğrencilerde, kısaca kendi dışındaki faktörlerde aradığı görülmektedir (Varış, 1978).

Bu nedenle, Öğretmen Eğitim Merkezleri’nin; hem okuttuğu öğrencilerine bir şey kazandıramayan, hem de mesleğinde istenilen başarıya ulaşamadığı için moral çöküntüye uğrayan öğretmenleri kurtaracak bir yolun bulunmasına yardımcı olacağı kanaatindeyim (Candoğan, 1995).

KAYNAKLAR

Başaran, İ. E. Eğitime Giriş. Ankara, 1977.

Dirik, M. Zahit. “Öğretmen Yetiştirme”. Uludağ Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Dergisi. Cilt 6, Sayı 1, 1991, Bursa, 1992.

Varış, Fatma. Eğitim Bilimine Giriş. Ankara, 1978.

Candoğan, Galip. “Öğretmen Örgütünün Görüşleri”. öğretmen dünyası, Yıl 16, Ekim 1995, Sayı 190, Ankara.

 
Toplam blog
: 425
: 3089
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..