- Kategori
- Güncel
Oktay Ekşi: “Söz Uçar Yazı Kalır”ı Unutan Yazar!

Memduh Şevket Esendal, Türk öykücülüğünün önemli yazarlarından biridir. Yalın, içten, okuyanı sıkmayan, kısa, “Çehov tarzı”nda yazdığı öyküleriyle okura, okuma zevki verir. Öykülerindeki sıradan olaylar, kişiler, “durum öykücülüğü”nün en güzel örnekleridir.
Esendal, süslemeden kaçınır; yalınlığı temel ilke edinir. Bir söyleşisinde, söz sanatlarından anlamadığını, “istiare”yi, "mecaz”ı bilmediğini, köylü gibi, “sözü dikine söylediğini” belirtir.
Kuşkusuz, bunu da, “gerçekçi”, “süssüz anlatımdan uzak” olmaya bağlar.
Siyasal alanda, ne denli halktan yana olduklarını kanıtlamak isteyen kimi siyasetçiler de, halk ağzına öykünürler. Yalnız, halk ağzına öykünmekle kalmaz, “yaşam tarzı”na da öykünürler.
Amaç, “oy kaynağı” gördükleri halktan, onlardan biriymiş görüntüsü vererek, oy almak!
Halkımızın, bağırıp çağıranı, yerine göre “kaba” konuşanı sevdiği, bunu da “delikanlılık” olarak gördüğü yadsınamaz bir gerçektir. Çünkü, halkımızın geniş bir kesimine göre, “sülale”den, “ağız”dan başlayıp “belden aşağı”da biten “oturaklı” sözler söylemek, işte “o delikanlılık” belirtisidir.
Şöyle, geçmişe bir geziye çıktığımızda, uzağa gitmeye gerek yok, bir iki yıl öncesinin ramazan ayında “iftar”ların gözde sözcüğüne bakalım?
Neydi o sözcük?
Şerefsiz!
Kutsal aya, oruçlu ağızlara ne de yakışıyordu bu “şerefsiz” sözcüğü!
Neredeyse, “şerefsiz”, orucu açmak için “su” serine geçiyordu.
*****
“Söz uçar, yazı kalır” sözünü, biliyorum, anımsamayan yoktur.
Doğru, söylediğiniz bir “söz”, zamanla unutulur gider; üstelik, “Öyle söylemedim böyle söyledim” kıvırtmasına da uygun düşer!
“Söz”, kayda geçmemişse, sanıldığı kadar değer taşımaz.
Oysa, kalıcıdır “yazı”; bir “belge”dir artık. Bunun için “öyle”si, “böyle”si olmaz! Yazıldığı yerde, mürekkebi kurusa bile, tapteze durur. Onun için de, söyleneni “yazı”ya geçirirken sözcükleri tartarak kullanmak, işin nereye varacağını iyi kestirmek gerekir.
Esendal’ın dediği gibi, “sözü dikine söyler”cesine “yazı”ya aktarmak, akıl işi değil. “Açık söz”, görünüşte, “gerçekçi” olmanın bir anlatımı görünse de, gerçekte “kafayla düşünme”nin gereği değildi.
Yazan kişiler, dar bir çevrede söyleşir gibi yazmaya kalktıkları zaman, sokaktaki yurttaşın rahatlıkla söylediği sözleri, “gerçek”i yansıyoruz mantığıyla kullanamazlar.
“O dar çevre”, söyleşi sırasında siz alkışlayabilir, sizin ne denli “yürekli” biri olduğunuz söyleyebilir:
“Hay, ağzınıza sağlık; içimizden geçeni söylediniz”
“Az bile söylüyorsunuz!”
“Bunların topunu...”
“Elin ağzı torba değil ki, büzesiniz” demiş atalarımız.
Eloğlu, yaradan sığınıp söyler de söyler.
Sokaktaki yurttaşın söylediğini/ dillendirdiğini siz, aklı başında biri olarak söyleyemezsiniz; söylediğiniz an, belki de “yazgısını kendi elleriyle çizen” biri olursunuz.
Çok mu kızdınız, ağır bir “söz” mü söyleyeceksiniz?
Öyle “lafın ayarı”nı “kantarın topuzu”nu kaçırmaya, “seviye”yi düşürmeye gerek yok!
Kolayı var; sözcüklere sığının, sözcüklerin inceliklerinden yararlanın!
Öyle, sözü köylü gibi, “dikine söylemeyin”, sözcükleri konuşturun, sözcüklerin “kabalık”ı erisin gitsin!
*****
Tanzimat yazarlarından Ahmet Mithat Efendi, konudan uzaklaşınca, “sadede gelelim” der, konuya döner, konuyu bıraktığı yerden sürdürür.
Hoş, biz, Oktay Ekşi’nin, İkizdere Vadisi'ne santral yapımıyla ilgili yazdığı köşe yazısında AKP'ye yönelik olarak söylediği “Bu zihniyet analarını da satar" sözüne daha değinmedik ki, konuya dönelim!
O zaman, Oktay Ekşi konusuna girmeden çıkalım; yazıya da sorularla noktayı koyalım:
“Oktay Ekşi ayıp etti”
“Deneyimli, çağdaş bir yazar bunu yazar?”
“İnsan, içinden geçenleri, günlük tutuyormuş gibi, kendisine ayrılmış gazete köşesinde nasıl yazar?”
“Ekşi yazdı diyelim, bu yazıları gözden geçiren, göze batacak en uygun yerde duran son cümleyi gözden nasıl kaçırır?”
“Boş bulunup yazanın bir sorumluluğu var da, yazı gazeteye basılırken o cümleyi görmezlikten gelende hiç suç yok mu?”
Bu ve benzeri sorulara kim itiraz edebilir?