​ Oktay Ekşi ile blog'culuk ve kıskançlık / Blog / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Eylül '10

 
Kategori
Blog
 

Oktay Ekşi ile blog'culuk ve kıskançlık

Oktay Ekşi ile blog'culuk ve kıskançlık
 

Oktay Ekşi ile, kısa da olsa, bir sohbet yapabildik.


Türk ve Yunan Gazetecileri; halkları olumlu yönde, yapıcı ve yakınlaştırıcı kılmak üzere, İzmir Swissôtel’de üç gün müddetle, bir araya gelerek çaba sarfettiler. Sonunda da başarılı bir şekilde dostlukları pekiştirmek üzere karar aldılar. Böylelikle 6 ncı “Medya Konferansı sonunda gazeteciler, İzmir’in tarihi asansöründe akşam yemeğinde buluşarak, birbirlerinin şerefine de kadeh kaldırdılar.

Türk-Yunan Medya Konferansı için on bir yıl önce bu işe önayak olanların başında, Hürriyet Gazetesinden Oktay Ekşi bulunmaktadır. Zaten kendisi de zaten temas gurubu başkanı oluyor.

Konferansın bir ara fırsat bulup, kahve molasında ayaküstü sohbet ettik kendisiyle. “ Bir de bizim medyanın hallerine bakalım biraz” diyerekten. Sükunetle dinledi beni. Hiç ara vermeden tak, tak saydı cevaplarını. Alın size, dört dörtlük gazeteci işte bu.

Ayaküstü röportaj teklifime “ Hay hay” diyen Oktay Ekşi’ye sordum: “Internetlerde, bir “Medya gazeteciliği” aldı başını gidiyor. Günümüzde buna hangi gözle bakılıyor?

Sanki hazırlıklıymış gibi gülümsedi. Veya daha önce de böyle şeyler sorulmuşcasına da “ Çok doğru. Süratli bir gidiş var” dedi ve devamla “ Yıllar yılı insanlar, gazete kağıtlarından her şeyi öğrenmeğe alışıkken, şimdi de bir Internet gerçeği ortaya çıktı. Bu büyük olgudan kaçınamadı hiç kimse. Türkiye’de % 30 gibi, düşük de olsa bir Internet kullanıcısı var. Yazılı basında, görsel basında bulamadığı haberi, şıp diye internetten bulup, öğrenip bilgi sahibi oluyor. İnsanlar artık, bu sür’at asrında, teknolojinin de yardımı ile olaylara, haberlere daha yakın olmak, bilmek, öğrenmek istiyor. Bir haber açlığı çekiyor. Bunu da internetler sağlıyor.”

Röportaj iyi gidiyordu. Yavaş yavaş, çaktırmadan, esas sualime doğru yönlenmiştim bile. Zemini böylece hazırladıktan sonra soruverdim “Gün gelecek, büyük gazetelerdeki anlı şanlı köşe yazarları, sayfalardan silinecek, bu sürat asrına uyarak internette gazeteciliğe yönelecekler.” diyerekten. Öyle ya! Bu kodaman gazeteciler, bu meseleleri, aralarında zaten konuşuyorlardır zaten.

Ekşi, sözün burasında top gibi araya girdi ve kuvvetli bir “ Evet !” diye de ekledi. Devamla da “ Bak, bu işi sen de bilirsin. İnsanlar bir yere kapılanırlar. Orada yaza çize hayatlarını devam ettirirler. Bir devri daim su borusundan akan su gibidir. Akan su hiç eksilmez, duraksamaz.. Devran döner. Biz buna, “ kalburun üzerinde kalmak” deriz. Diğerleri elene elene alta iner. Kalan sağlar, bu gün gördükleriniz olur işte.

“Bu iş internette nasıl olur?” dedik. İlerisi yıllar, bir internete doğru akış olacağını zannediyorum. Ama, daha erken. Türkiye bu konuda hazırlıklı değil. Orada kadrolar daha dar olacağı için, çalışanların önemli kısmı açıkta kalacak demektir.

“Peki, dedik. Bu günkü internetlerde blog yazarları var. İçlerinde bazıları, ulusal basındaki köşe yazarlarına kök söktürecek kıratta bir birikimleri var. Onların talihsizliği, ulusal basında yazma imkanlarının olmayışları. Meseleye bir de sizin gözünüzle baksak?”

Oktay Ekşi, gülümsedi bir müddet. Ve birden ciddileşti . Yine top gibi iki heceyle patlar gibi ortaya girdi. “Doğru!”

Artık bu meseleyi ben de uzatmadım. Yakışık almazdı. Sözü, bizim Milliyet Blog’a getirdim. “Blog yazarlarını merak ediyor musunuz? Okuyor musunuz? Bir fikriniz var mı?” diye peş peşe sıraladım. Eee, baştan beri ısındık ya. Sormak lazımdı herhalde.

Dedi “ Evet. Kabul ediyorum. Çok çok iyiler var. Bazılarını okuyorum. Bazıları hakkında, tanımadığım için evveliyatlarını, vakitsizlikten takip edip bir fikir edinemedim. Ama genel hava iyidir, gıpta vericidir, dedi.

Bu arada, elle çalışan, mini bir çıngıraklı zil çaldı. Mola bitmiş, oturum başlayacaktı. Bizim röportaj da yarım kalmıştı. Tüh, dedik, hayıflandık. “ Editörleri” unutmuştum. Türkiye’deki halleri nicedir diyerekten.

Bu kadarlığına da şükür dedik. Ne zamandır istiyordum. Böylesi bir basın duayeni ile karşılaşsam da suallerimi sorsam diyordum.

Bir de kendi içimize döndüm. Hatırlayıp da nasıl dönmezsin? Bizler, hangi kafadayız diye düşünmeden edemedim. Biz neredeyiz diye de düşündüm. Alın bakalım en son örnek haber, tam da ibretlik! İçimizden biri layık görülmüş, “milliyet com. tr’nin” yazarı olmuş, orada köşe yazıyor. Shalimar dostumuz anlatıyor ve soruyor haklı olarak “ Blog yazarları gazeteci mi olurmuş” diyenler varmış. Ve “ Neden ben değil, o?!” diye hayıflananlar varmış. Neden sevinemiyor ve bir başarıya sözümüzle ortak olamıyoruz. İnsanlar laf sokuşturup üzmeğe çalışıyoruz.” Diyor ve ekliyor “ Lastikli laflar edip, oradan buradan çekiştirilmesinden, o lastikli sözler yüzlerine çarpıyor” deniyor. Konu edilen de Gülgün Karaoğlu isimli yazarımız

Köşe yazarlığına layık veya değil. Ona, idare karar verir. Onların kararıdır. Sizlere ne oluyor? Değil mi?

Şimdi; daha iyi anlaşıldı mı, bizler, daha nerelerdeyiz. Dünün Yunan düşmanları ile bu gün suyun öbür yakasındakilerle dost olmak için yırtınıyoruz. Aramızda dernek kuralım diyoruz... Siyasilere söz hakkı vermeyelim. Halklarımız, barışık yaşamak istiyor diyoruz. Oysa bizler burada neler diyoruz.

Anlaşılan ellerde tutulan yüzlere çarptırılan o lastikler, Madonna’nın don lastiği olmalıdır herhalde ki, geriye çarpıp, kem söz edenlere geri dönüyor ve yüzlerine çarpıyor. Onlara bu lastik bile fazla gelir zaten!

Ört ki ölem!

 
Toplam blog
: 1616
: 918
Kayıt tarihi
: 13.08.06
 
 

Hayatın dikenli yollarından geçmenin  sırrı, aralarından çabuk geçmektir. Ümit, naylon çorap giyd..