- Kategori
- Gündelik Yaşam
Ölmek gibi

Kulağımda Farid Farjadın “golha”sı, gözlerim bir defterimin üzerinde bir beni bu gece yalnız bırakmayan parçalı bulutlu gökyüzünde, zihnimde uzak diyarlara hiç alışkın olmadığım özlemde, bana yabancı gelen fikirlerim, karmaşık bir ruh hali ve bitmek bilmeyen iç çekişler; yüreğim yorgun, duygularım değişken, sıkıntım diz boyu… Boğulacak gibi oluyorum, yapabileceğim bir şey yokmuş gibi geliyor. Söylesene, ben bu hayatın neresindeyim? Yüreğimin her daim böyle hüzünle dolu oluşu, sonra o hüznün aynı yerde kendini hafiften sallayışının gözyaşlarıma etkisi… Söylesene, içimi yakıp da gözlerimden süzülen o ıslaklığın sebebi ne? Güvendiğim, sırtımı dayadığım, belki hayatımın sonuna dek ya da bir kısmına etki edecek o dağ gibi adama ne oldu? Beni yarı yolda bırakmasının nedeni ne? Karşımda gün geçtikçe çaresizliğini görmek, hayattan korkmama neden oluyor. Bana cesaret vermiyorsun, buram buram korkuyu aşıladın yüreğime. Neredesin?
Göremiyorum bana uzattığın ve nerede olursam olayım hissedeceğim o sımsıcak elini. Uzun kış gecelerinde sobanın yanına geçip otururdun ya her zamanki yerine, dizine yaslanıp kafamda oluşan saçma sapan sorulara bıkmadan verdiğin cevapları ve akabinde hissettiklerim… Merak, sevgi, heyecan karışık bir şey… Hissedemiyorum, çaresizliği aşıladın yüreğime… Küçük bahçemize elbirliği ile ektiğimiz domates, biber, soğanları; onları birlikte ekmemizin verdiği huzur… Hissedemiyorum artık, ümitsizliği aşıladın yüreğime… Ne oldu, neden böyle oldu? Tüm bu bahsettiklerimin bana uzaklığı ne? Çok yoğun aşıyorum duygularımı bu ara. Bir gitme gerçeği var ki kuşatmış benliğimi… Kendimi bu gerçeğe hazırlamalıyım, çaba göstermeliyim. Belki de zamansızdı gelişi bu gitmenin. Geride kalanlar için duyduğum kaygı, endişe beni gelecek planları yapmaktan alıkoyuyor, korkutuyor beni geleceğim… Ya da bana şu an için imkânsız gelmesi, sonrasında her şeyin yoluna gireceğini kim söyleyebilir ki bana? Bunu söylediğin zaman rahatlayacak mıyım? Sıkıntılı anlarımda sırtımda hissettiğim elini, o sıcaklığın yarattığı tüm sıkıntıları göğüsleyebilme hissi, içime dolan o sonsuz huzur ve yine o elin kadar sıcak kucaklayışın, göğsüne bastırışın, gözlerinde hayatı küçümseyen ve “biz neler gördük, daha bu ne ki…” der gibi tavrın… Şimdi neler oldu, dün bize neler getirmişti de aldı elimizden geçmişimizi? Nerede o hissettiklerim, buhar oldu karıştı gökyüzüne… Sonra yağmur olup yağmadı üstüme… Bir daha hissedemedim sırtımda elini… Tutmadı ellerin ellerimi ufak mecburiyetler dışında. Seni böyle asabileştiren hayata lanet ediyorum. Seni böyle ümitsiz biri yapan hayata küfrediyorum. Seni böyle mutsuz eden hayattan nefret ediyorum. Seni böyle görmeme sebep olan hayatı istemiyorum. Git deyince gitmiyorsun ya hayat, o kadar inatçısın ya ve öyle zamanlarda öyle bir çaresiz bırakıyorsun ki beni; elimde olsa seni boğar bana yaşattığın şeyler için bir bir hesap sorardım. Katlanmak zorundasın diyorsun ya bana sanki çok kolaymış gibi, zaman her şeyin ilacıdır dersin ya adına yazılmış kitabın önsözü gibi tekrarladığın bu iki kelimeyi, sonra dersin ya hep hayat bizim ona yaptıklarımızdır diye; elimde olsa bu hayatın hüzünlerini yok sayıp onları mutluluklara boğardım. Çelişkilerinle varsın, böyle ayakta durabiliyorsun, böyle anlam kazanıyorsun sonra pek bir cazip geliyorsun. Tek bir mutlu an mutsuz yaşadığın birkaç anı silip götürebiliyor. Ben de bunu anlamıyorum. Söylesene benim etki alanım ne? Neden bu kadar ümitsiz, hayatın dışında hissediyorum kendimi? Tutunduğum köklerimin yavaş yavaş çatırdayışını hissedebiliyorum. Görmeyeyim diyorum, hiçbir şey olmamış gibi davran diyorum; olmuyor… Seni böyle görmeye yüreğim dayanmıyor. Kaldırabileceğim bir şey değil bu, anlayamıyorum doğrusu. Şimdi her sabah ellerini önünde birleştirip, başını eğiyor ve düşünüyorsun ya oturduğun yerde; seni öyle görmek içimi acıtıyor. Heyecan-sevgi karışık bakmıyor gözlerin. Gözlerin yorgun, nemli… Gözlerin uzaklarda… Seninle değiller… Ellerin, yaşadığın onca yılın ağıtlığını taşıyor gibi kemikli, buruş buruş... Yürüyüşün değişti, sonra sohbetin… Kalmadı hiç neşeli halin. Bir gülüş sonrası sanki mutlu olmak suçmuş gibi neden güldüğünü sorguluyorsun… Bırakıyorsun gülmeyi… Korkuyorum, soramıyorum nasılsın diye, eskisi gibi sabırlı değilsin. Ne zaman taşacağını bilmediğim sinirlerinin stresi sardı beni. Ürkek yaklaşıyorum sana şimdi… Hayat bu sınıyor her taraftan ama seni her gün böyle görmek çok ağır geliyor bana. Nereye koyacağımı bilemediğim sana ait duygulara bir yenisi ekleniyor gün geçtikçe. Yaşam anlamını yitiriyor gözümde. Tükendiğimi hissediyorum, zihnimde beliren saçma sapan düşüncelerden utanıyorum. Bunları nasıl düşünebilirim diye soruyorum kendime. Ama geçirdiğin değişimler, yaşıma ağır geliyor. Endişelerimin tarifi yok. “yaşananlara bir beden büyük geliyor hayat.” Gün geçtikçe zorluyorsun, haşir neşir ediyorsun dertlerinle hayat. Almak zorundayım, çekiyorum içime ben de. Korkuyorum evet, hem de her zamankinden çok. Üzerimdeki etkini çekip aldığından beri ne gönül konuşmak istiyor ne de tahmin etmek istiyor sonrasında ne olacak diye. Özlüyorum; bir daha eskisine benzemeyecek gibi, bu iç çekişlerin yok bir sonu… Özlüyorum; çünkü keşkeleri aşıladın yüreğime…
Göremiyorum bana uzattığın ve nerede olursam olayım hissedeceğim o sımsıcak elini. Uzun kış gecelerinde sobanın yanına geçip otururdun ya her zamanki yerine, dizine yaslanıp kafamda oluşan saçma sapan sorulara bıkmadan verdiğin cevapları ve akabinde hissettiklerim… Merak, sevgi, heyecan karışık bir şey… Hissedemiyorum, çaresizliği aşıladın yüreğime… Küçük bahçemize elbirliği ile ektiğimiz domates, biber, soğanları; onları birlikte ekmemizin verdiği huzur… Hissedemiyorum artık, ümitsizliği aşıladın yüreğime… Ne oldu, neden böyle oldu? Tüm bu bahsettiklerimin bana uzaklığı ne? Çok yoğun aşıyorum duygularımı bu ara. Bir gitme gerçeği var ki kuşatmış benliğimi… Kendimi bu gerçeğe hazırlamalıyım, çaba göstermeliyim. Belki de zamansızdı gelişi bu gitmenin. Geride kalanlar için duyduğum kaygı, endişe beni gelecek planları yapmaktan alıkoyuyor, korkutuyor beni geleceğim… Ya da bana şu an için imkânsız gelmesi, sonrasında her şeyin yoluna gireceğini kim söyleyebilir ki bana? Bunu söylediğin zaman rahatlayacak mıyım? Sıkıntılı anlarımda sırtımda hissettiğim elini, o sıcaklığın yarattığı tüm sıkıntıları göğüsleyebilme hissi, içime dolan o sonsuz huzur ve yine o elin kadar sıcak kucaklayışın, göğsüne bastırışın, gözlerinde hayatı küçümseyen ve “biz neler gördük, daha bu ne ki…” der gibi tavrın… Şimdi neler oldu, dün bize neler getirmişti de aldı elimizden geçmişimizi? Nerede o hissettiklerim, buhar oldu karıştı gökyüzüne… Sonra yağmur olup yağmadı üstüme… Bir daha hissedemedim sırtımda elini… Tutmadı ellerin ellerimi ufak mecburiyetler dışında. Seni böyle asabileştiren hayata lanet ediyorum. Seni böyle ümitsiz biri yapan hayata küfrediyorum. Seni böyle mutsuz eden hayattan nefret ediyorum. Seni böyle görmeme sebep olan hayatı istemiyorum. Git deyince gitmiyorsun ya hayat, o kadar inatçısın ya ve öyle zamanlarda öyle bir çaresiz bırakıyorsun ki beni; elimde olsa seni boğar bana yaşattığın şeyler için bir bir hesap sorardım. Katlanmak zorundasın diyorsun ya bana sanki çok kolaymış gibi, zaman her şeyin ilacıdır dersin ya adına yazılmış kitabın önsözü gibi tekrarladığın bu iki kelimeyi, sonra dersin ya hep hayat bizim ona yaptıklarımızdır diye; elimde olsa bu hayatın hüzünlerini yok sayıp onları mutluluklara boğardım. Çelişkilerinle varsın, böyle ayakta durabiliyorsun, böyle anlam kazanıyorsun sonra pek bir cazip geliyorsun. Tek bir mutlu an mutsuz yaşadığın birkaç anı silip götürebiliyor. Ben de bunu anlamıyorum. Söylesene benim etki alanım ne? Neden bu kadar ümitsiz, hayatın dışında hissediyorum kendimi? Tutunduğum köklerimin yavaş yavaş çatırdayışını hissedebiliyorum. Görmeyeyim diyorum, hiçbir şey olmamış gibi davran diyorum; olmuyor… Seni böyle görmeye yüreğim dayanmıyor. Kaldırabileceğim bir şey değil bu, anlayamıyorum doğrusu. Şimdi her sabah ellerini önünde birleştirip, başını eğiyor ve düşünüyorsun ya oturduğun yerde; seni öyle görmek içimi acıtıyor. Heyecan-sevgi karışık bakmıyor gözlerin. Gözlerin yorgun, nemli… Gözlerin uzaklarda… Seninle değiller… Ellerin, yaşadığın onca yılın ağıtlığını taşıyor gibi kemikli, buruş buruş... Yürüyüşün değişti, sonra sohbetin… Kalmadı hiç neşeli halin. Bir gülüş sonrası sanki mutlu olmak suçmuş gibi neden güldüğünü sorguluyorsun… Bırakıyorsun gülmeyi… Korkuyorum, soramıyorum nasılsın diye, eskisi gibi sabırlı değilsin. Ne zaman taşacağını bilmediğim sinirlerinin stresi sardı beni. Ürkek yaklaşıyorum sana şimdi… Hayat bu sınıyor her taraftan ama seni her gün böyle görmek çok ağır geliyor bana. Nereye koyacağımı bilemediğim sana ait duygulara bir yenisi ekleniyor gün geçtikçe. Yaşam anlamını yitiriyor gözümde. Tükendiğimi hissediyorum, zihnimde beliren saçma sapan düşüncelerden utanıyorum. Bunları nasıl düşünebilirim diye soruyorum kendime. Ama geçirdiğin değişimler, yaşıma ağır geliyor. Endişelerimin tarifi yok. “yaşananlara bir beden büyük geliyor hayat.” Gün geçtikçe zorluyorsun, haşir neşir ediyorsun dertlerinle hayat. Almak zorundayım, çekiyorum içime ben de. Korkuyorum evet, hem de her zamankinden çok. Üzerimdeki etkini çekip aldığından beri ne gönül konuşmak istiyor ne de tahmin etmek istiyor sonrasında ne olacak diye. Özlüyorum; bir daha eskisine benzemeyecek gibi, bu iç çekişlerin yok bir sonu… Özlüyorum; çünkü keşkeleri aşıladın yüreğime…