- Kategori
- Eğitim
On yıldır amaçsız yaşamak
Türk Dili Dergisi’nin Nisan l98l (352.) sayısında Cemil Yener, Behcet Necatigil üzerine yazdığı yazıda şöyle diyor: "Bir gün pencereden sokağa bakıyorduk. Bir köpek, başını öne eğmiş, tin tin gidiyordu. ‘Bu köpek gibi yürüdüğün olur mu hiç?’ dedim. Yüzü bulandı: Ne demek o? Güldüm. ‘Bu köpek bir yere gitmiyor. Niçin, nereye gittiğini de bilmiyor. Belki de içinde bir umut var. Benim bu duruma düştüğüm olur’ dedim. Yüzü açıldı. ‘Çoook’ dedi."
Birileri karşısında mesleksel yaşamımın ikinci zor sınavını veriyordum. İlkini Karakaya Baraj Gölü aşevinde mühendislerle yemekte vermiştim. (Üniversite Öğretim Üyelerinin iki kez yaptığı gerçek (formal) sınavda bile, sözünü ettiğim sınavlar kadar zorlandığımı sanmıyorum.) Jeoloji Mühendisi "İlköğretim Müfettişliği" kurumunun gereksizliğini savunuyordu. Ortaya sürdüğü fikirler, İlköğretim Müfettişlerine duygusal yönden karşı olan ilkokul öğretmenleriyle, "İlköğretim Müfettişleri öğretmenler üzerinde tahakküm kuruyor" diyen siyasal parti taraftarlarıyla aynı doğrultudaydı. Öğretmenlerin dışında karşımızda ne çok insanın olduğunu bir kez daha görmüştüm. Pencerenin yanında oturan mühendis de; "Bizim çocuklarımızın TV, video, para, spor salonu, giyecek, beslenme...vb. her şeyleri var. Köylerden, mezralardan gelenlerin ise yok. Yağmurda, karda yaya gelip gidiyorlar. Çoğu kez şemsiyeleri olmuyor. İnsafa gelerek bazen arabalarımıza alıyoruz. Öğleyin sadece ekmek yiyorlar. Ama, teşekkür’ü, takdir’i hep onlar alıyorlar, neden?" demişti. Arkasından, "Bizim çocuklarımızın teşekkür, takdir almaları için ne yapmalıyız?" diye eklemişti. "İlköğretim Müfettişliğinin gereğini anlatma konusunda başarılı olamamışsam da; teşekkür, takdir konusunda başarı kazanmıştım. Diğer mühendisler, de "Bizim çocuklarımızın her şeyi var, başarısızlıklarında en büyük etkenlerden biri budur" demişlerdi. Nelerin yapılması gerektiği konusunda ise, "Düzenli çalışma alışkanlığı kazandırılması", yanıtıyla ortak karara varmışlardı. Örneğin, "Benim başarımdaki temel etken, düzenli çalışma alışkanlığıdır", diyordu mühendisin biri.
İkinci zor sınavımı ise, kente dönemeyip zorunlu olarak kaldığım öğretmenlerin evinde veriyordum. Dördü karı-koca olmak üzere beş öğretmen bir araya gelmişlerdi. Plan Defterlerini, -her noktasıyla eleştirdiğim halde- önüme uzatıp tümüyle incelettikleri yetmiyormuş gibi, bir de durmadan soruyorlardı: Öğretmenlik Yeterlik Sınavından, öğretmen iken aldığım raporlara kadar... Çocuklar ağlamasa, başım ağrımasa, sigara dumanı rahatsız etmese, sınav mutlaka daha rahat geçerdi. (Bu arada, şimdiye kadar birçok yaşlı-başlı ve genç müfettişle birada oturduklarını fakat kendilerine Planlar konusunda hiç Rehberlik yapılmadığını, dile getirdiler.) Öğretmenlerin planlarını incelerken, "amaç, konu, davranışlar, işleyiş, değerlendirme" konularında öğretmenleri az da olsa bilgilendirmiş, bilgi eksiklerini bir derecede gidermiş, özellikle amaç veya hedef’in ne olduğunu, konuların nasıl belirlenmesi gerektiğini kavratabilmiştim. Sınav bittikten sonra, geçen yıl teftiş edip rehberlik de yaptığım öğretmen, "Biz on yıldır amaçsız yaşamışız, amaçsız öğretmenlik yapmışız da, haberimiz yokmuş hocam" diyerek sonucu açıklamıştı. Diğer öğretmenler de onaylamışlardı bu yargıyı. Sözü edilen öğretmenler, gerçekte başarılı ve "iyi", "çok iyi" rapor alan öğretmenlerdi.
Amaç, varılmak istenen nokta, olarak tanımlanıyor. Başarılı gördüğümüz öğretmenler, varacakları noktadan habersiz iseler, acaba nereye varabilirler? Varılacak nokta bilinmezse, hangi yol bizi oraya götürür?
Eğitim, diğer bir deyimle "davranış kazandırma" olayı, "Niçin, nereye gittiğini bilmektir, içinde bir umut olmasa bile (!)"