- Kategori
- Sosyoloji
Önce dinle

Önce dinle sonra yargıla...
Millet olarak pek dinlemesini sevmiyor aksine hep biz konuşalım istiyoruz. Her şeyi biz biliriz havasındayız. Herkes alim ve herkes bilim adamı veya psikolog. Bir bakıyorsunuz tv de bir profesör uzman olduğu bir konuda açıklama yapıyor ama sunucunun onun cümlesini bitirmesine bile tahammülü yok. Bir dakika beklemeye sabır göstermez. İkide bir misafirin sözünü keser. Yetmiyor misafirinin uzmanı olduğu alanda bile ahkam keser. Her konunun uzmanı o sanki. Tıpkı şımarık çocuklar gibi.Konuşmak sunuculuk onun oyuncağı ve kimseye kaptırmak niyetinde değil. Büyük liselerde yüz-yüz elli öğretmendik. Öğretmen odasının kocaman masasının etrafında öbek öbek otururduk teneffüslerde. Kimimiz çay içer kimimiz bir şeyler atıştırırdı o kısa süre içinde. Hanımlar genellikle bir şeyler yerken beyler ise çay içerdi. Bayan öğretmenlerin beşer onar kişi konuşmaları ilgimi çekerdi. Hep birden aynı şeyi konuşur ama nasıl birbirlerini dinler anlarlar şaşardım. Biri daha cümlesini bitirmeden öteki başlardı. Konuşan çok ama dinleyen pek yoktu.
-Affedersiniz arkadaşlar hep birden konuşurken nasıl birbirlerinizi dinliyor anlıyorsunuz? diye bir defasında sormuştum.
-Biz anlarız, demişti şakacı bir arkadaşımız ve arkasından kahkahayı patlatmıştı.
Ben de sanki çok mu dinlerdim? Aksine en kötüsü bendim. Dünyada her şeyi ben bilirim siz susun ben konuşayım havasında kimseye sıra vermezdim. O zaman yirmili yaşlarda ateşli bir gençtim. Bir tartışma oldu mu bağıra bağıra adeta nutuk çeker kimseye sıra vermezdim. Bir defasında beş altı arkadaş bir çay bahçesinde oturuyoruz hem çay içiyor hem de bir konuyu tartışıyorduk. Saygın bir de misafirimiz vardı ama adamcağız ne zaman konuşmak için ağzını açsa cümlesini bitirtmez lafı adeta ağzına tıkardım. Adamın bazen beyaz olan teninin kızardığını görüyor ama konuşmamın güzelliğinden aldığı zevkle kızarıyor diye düşünüyordum. Bu belki yarım saat kadar böyle sürdü. Sonunda adam ayağa kalktı ve bana da işaret ederek bir köşeye götürdü ve yüzünü yüzme yakıştırarak, birden gözleri döndü ve sert bir ses tonuyla.
-Bak hoca! dedi adeta bağırarak, seni severim ama bugün ağzımın içine ettin!... Başkası olsa ağzını şu yumruğumla kapardım!... dedi ve yumruğunu sıkarak bana gösterdi. Şoke olmuştum. Ne desem iyi.
-Teşekkür ederim size, dedim, iyi bir ders verdiniz bana ve bunu asla unutmayacağım. Bugünden itibaren de kimsenin sözünü kesmeyecek ve dinlemesini öğreneceğim. Çok özür dilerim.
Adamın dönen gözleri normale döndü, gülümsedi, sarılıp öptü ve
-Sen de kusura bakma, dedi, sabrımı taşırdınız.
Ve hala o günü unutmam. Biri konuşurken hemen o adam aklıma gelir ve karşımdakinin cümlesini bitirmesini beklerim. Ama o günden sonra da hep insanlarımızın konuşmalarına dikkat etmeye başladım. Adam ne kadar haklıymış diyorum içimden. Gerçekten biz millet olarak karşımızdakini dinleme sabrını gösteremiyoruz.. Sabırsız ve tahammülsüzüz. Dinlemek istemiyor aksine hep biz konuşalım istiyoruz. Neden böyleyiz?
Birincisi öğrenmek istemeyen bir milletiz. Her şeyi biliyoruz sanıyoruz. Aristo, bildiğim tek şey var o da hiçbir şey bilmediğimdir, demiş. Öğrenmek isteyen bir kişi çok iyi dinlemesini de bilir.
İkincisi içimiz dolu. Mutsuzuz. Rahat değiliz. Konuşarak hem deşarj olmak hem de sanki çok konuşursak mutluluğu yakalayacağımızı ve mutsuzluktan kurtulacağımızı sanıyoruz. Konuşarak bir tür deşarj oluyoruz.
Sebep ne olursa olsun, insanın hası dinlemesini bilendir. Dinlemeden sadece çok konuşan da boş davul gibi sadece ses çıkarır. O kimseyi dinlemediği için kimse de onu dinelemiyordur. Bu da bir demokrasi örneğidir. Tahammül etmezsen kimse de sana tahammül etmez.
Reşit YAMAN
2009.İstanbul
resit_yaman hotmail.com