Onların Cumaları - Bölüm 2 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

mustafa kemal büyükmıhcı

http://blog.milliyet.com.tr/mihci47

25 Aralık '14

 
Kategori
Öykü
 

Onların Cumaları - Bölüm 2

Onların Cumaları - Bölüm 2
 

Bir buradan bir oradan


BÖLÜM 2

 "Dört bir tarafımızdan hücum eden yanıltıcıların ters - yüz oldukları anahtarlarda sebat"

Hayatın uykuya hazırlandığı mevsimin bir sabahıydı. Tuzu kuruların yataklarından henüz doğrulduğu bir saatti. Menzillerine gecikmek istemeyenler ise adım adım ilerleyen trafikte yollara dökülmüştü: Toplu taşım araçlarında balık istifi olanlar, aralarında umursanmayan yaşlılar ve hanımlar, insanlığını bir tarafa bırakmış direksiyondakiler, sıkıysa çarp dercesine araçlar arasına dalan yayalar… Plansız göçlerin ve pervasız rantiyeciliğin kent sakinlerine sunduklarının küçük bir bölümüydü. 

Rızkını aramak için çok daha erken davrananlar da vardı elbette. Kentin mumla aranır hale gelmiş tarihi yapılarını bozmadan temiz ticaretle şenlendirmeye çabalayan tacirleri ile ünlü kadim çarşısında kepengi inik mağaza kalmamıştı neredeyse; öyle ya, "Ya nasip!"...

Nişanlı bir çift, orta yaşı epey geçmiş sade giyimli anneleri ile birlikte konforlu dört çekerlerinden inip mağazaya girmişlerdi. Birkaç gündür üst üste taban tepen gençler annelerin arkasından, "Bakalım bugün kaç kapı?”,  “Motoruna yarışım var yahu! Bu sefer de kaçırırsam makaraya alırlar.”, "Uff bee uff! Biraz indirime bu kadar çaba, yetti yaa!", "Buranın sahibi güvenilirmiş; onunla da koyun pazarlığı yapmasalar bari." diye fısıldaşıyorlardı. İki bayan tezgâhtar hemen yanlarına geldi ve tüm maharetlerini kullanarak çeşitli ikramlar eşliğinde modelleri tanıtmaya koyuldu...

Çarşıda, piyasanın durgunluğundan şikayetci olmayan ve nerdeyse haftalık siftah için çırpınmayan mağaza yok gibiydi; işçi çıkarmalar başlamıştı. Tezgâhtarlardan birisi başka mağazada işini kaybetmiş, öbürü ise üniversite mezunu olmasına rağmen burada iş bulabilmişti. İkisi de patronlarının sağlığına ve bu mağazadaki bereketin devamına duacıydılar.

Daha deneyimli olan üçüncü tezgâhtarın da katılmak zorunda kaldığı Mağaza turu; o koltuk senin bu koltuk benim, "Bunun ahşabı kötü.", "Şunun modeli eski.", "Bu tam bize göre anne!", "Ama çok pahalı kızım.", "Bir karar versek artık, bakın! Müşteriler bizi bekler oldu." sözleri ile tamamlanmış; mağaza sahibi Ali Bey de yanlarına gelmişti. Rahatlatmak istiyordu. Giyimleri ve tavırlarından annelerin görgülü ailelerden geldiklerini, zor günleri gerilerde bıraktıklarını ve çocuklarına düşkünlüklerini sezmişti. Gençler ise, eh! Zamanın gençleriydi, yine de konuşmalarından insani duyarlılıklarının körelmemiş olduğu anlaşılıyordu. Bu duygularla dilinden şunlar döküldü: "Sizi çok iyi anlıyorum hanımlar, ama bakın! Eşyayı bu gençler kullanacak, inşallah hayırlı günlerde eskitirler. Beğendikleri varsa gerisinden endişe etmeyin. Eminim çocuklar her ayrıntıyı gösterdiler; kalitemiz evladiyelik, üzerinde torunlarınızı okşatır. Fiyat diyorsanız, benimkinde bir aşırılık bulunmadığını işittiniz umarım.". Bir süre sessizliğin ardından, annelerden birinden "Çocuklar şunu beğendi ama pahalı gibi sanki.", diğerinden de "Sizden eminiz ama çevre bizi pazarlık düşkünü yaptı. Babam rahmetlik, satılandan önce satana bakmamı öğütlerdi." karşılıkları geldi. Gençlerin sevinçleri ise yüzlerinden okunuyordu, son alışverişleri de beğendikleri ile noktalanacak gibiydi sanki. Öyle de oldu; Ali Bey tezgâhtarları işaret ederek "Görmüyor musunuz hanım kızlarımızı? Gözümüzün içine bakıyorlar. Fiyatımızın içinde onların da emeği var. Çalışanlarımın alın terine dokunamam ama ben kendiminkini şu pırıl pırıl çocuklarınıza armağan edeceğim; içiniz rahat olsun!" dedikten sonra anneleri gençlerle birlikte teslimat ve ödeme işlemleri için ofisine davet etti. Sevinçten uçan tezgâhtarlar ise vakit geçirmeden, homurdanmaya başlayan diğer müşterilere yönelmişlerdi...

Ofiste Ali Bey'in kapı komşusu Kamil Bey vardı, önündeki dergileri karıştırıyordu, mağazaya girdiğinde müşteri hizmetini bölmemek için sabah selamını es geçmişti. Karşısında Ali Bey ile birlikte müşteri gurubunu görünce hemen doğruldu: "Hayırlı siftahlar, aziz dostum! Allah'ın selamı üzerinize olsun!"

 "Hep beraber kardeşim, hayırlar getirdin, hoş geldin! İzninle seni toplantı odamıza alayım, birazdan yanındayım, çayımız da demlenmek üzere."

"Tabii, haydi görüşürüz! Sakın acele edeyim deme, şu dergi beni bayağı sardı doğrusu."...

Ali Bey, müşteri ile anlaşmasını tamamlamış, siparişin geri kalan işlemlerini yardımcısına devretmek üzereyken karşısında uzun süre uzakta olan Hacı Veli güler yüzü ile duruyordu: "Alan hoşnut, satan hoşnut! Değil mi Ali? Cümleten merhaba!".

"Vay! Sevgili kardeşim gelmiş de fark edememişim, sefalar getirdin. Ne olur affet! Dünya hizmetine gömülüp duruyorum."

"Olur mu canım! Seninki Dünyaya değil Dünyada hizmet, Cenab-ı Allah (C.C.) daim etsin."

"Cümlemizinkini aziz dostum. Hadi gel! Yolunu gözleyen biri var içerde."

Kol kola ofise girdiler. Hacı Veli ve Kamil Bey gözleri parlamış bakışıyorlardı, iki dost uzun süre birbirinden uzak kalmışlardı, öyle ki selamı sabahı bir an unutup Ali Bey'in sevinçli bakışları eşliğinde sarılarak hasret giderdiler.

"Nerelerde kaldın? Özlettin yahu!"

"Beni ben de demen, ben de değildim. Bir ben var dediler bende benden içeri; onu arıyordum."

"İşte Veli bu! Değil mi Kamil?"

"Evet, bir sen bir de o, çarşımızın feyiz kaynaklarısınız, Allah aydınlığınızı artarak daim etsin... Aynı mahallenin çocukları idik; okumayı, yazmayı beraber söktürmüştük; yıllar sonra askerlikte de bir araya geldik, sevinci ve üzüntüyü paylaştık... Sonra okudu da okudu, üniversitesinin saygın profesörlerinden oldu, ilim irfan uğruna koşturuyor, bir de "Prof."'unun başına "Hc." koydu mâşallah!"

"Estağfurullah! Amacım sadece çorbada bir zerre tuz olabilmek. Sen asıl Ali'nin hiç fark gözetmeden insanla hemhal oluşuna bak! Kazancı sanki elini yakıyor; habire arıyor, buluyor, sevindiriyor mâşallah!

"O senin teveccühün kardeşim, sadece çabalıyorum."

"Ne demezsin Ali! İkiniz de jet gibisiniz yahu. Ben ise biraz oradan biraz şuradan yalpalayıp duruyorum."

"Jet miyim kağnı mıyım, yolda mıyım, yuvarlanıyor muyum Allah bilir. Bana göre jet gibi olan siz ikinizsiniz; sen nefis esaretinden kurtulma yolunda, Veli hoca ise irşad yolunda."

"Veli hocamınki tamamda benimki de jet ise ne diyeyim yani, rotası en azından mehter marşı mübarek."

"Ali'nin dediği gibi Kâmil, halimizin takdiri Allah'ındır, bize düşen ise sebat"

"Nelerde sebat hocam? Şu dünya sanki ölüm yokmuşçasına mıknatıs gibi çekiyor."

"İçimizden ve dışımızdan hücum eden yanıltıcıların ters - yüz oldukları anahtarlarda sebat aziz dostum."

"Ne olur yormayın şu garibi! Hangi anahtarlar?"

"Haydi Ali! Bu da senden olsun."

"Samimi ve kalbî iman, güzel amel, şükür, dua ve sabır; bunlara sıkı sıkıya sarılmaya gayret ediyorum."

Ali’nin bu sözlerini Velininkiler izledi: “Güçlü iman ve güzel amel için de kılavuzlarımız: Evvela Kuran, sonra Hz. Muhammed’in (S.A.V.) ve Hak dostu bildiklerimizin söyledikleri ve uygulamaları.”

"Cenab-ı Allah (C.C.) ikinizden de razı olsun! Bunları sık sık vurguluyorsunuz ama uygulamada yaya kalıyorum… Nefis mertebelerinin en altlarında dolaşmamayı ve hayra vesile olabilmeyi Allah'tan niyaz ediyorum. İçi dışına uymayanlardan, dini nefsine alet edenlerden, çarpıtanlardan, yanıltanlardan, güzel ahlak değerlerini geçici güçler uğruna bir kenara fırlatanlardan, İslam'ın idrakinde kendini tarihe hapsedenlerden, gözlerini kulaklarını ve kalplerini gelişime kapayanlardan olmak istemiyorum. Doğruyu sevdiren ve kolaylaştıran, aldığını dağıtan Hak Yolcularına imreniyorum.”

“Bu duygularını yürekten paylaşıyoruz, değil mi Veli?”

“Evet! Ben de kendi adıma Kamil’in saydığı gibilerden olmamak, takva yolunda tutunabilmek, bilmeyenleri, umursamayanları veya sapanları en güzel biçimde uyarabilmek için Allah’tan yardım diliyorum.”

Kamil Bey başı önde bir an dalıp gitti, içinden şunlar geçiyordu: "Kulum ne getirdin diye sorduğunda, defterler açılıp tüm uzuvlarım sayıp dökmeye başladığında halim nice olacak?"… Ali Bey’in, “Dünya’dan Kamil’e” seslenişi ile kafasını kaldırabilmişti. Karşısında kaygılı bakışıyla mağaza müdürü duruyordu: “Efendim, Metin Bey malzeme siparişimizi yerine getiremeyeceğini söylüyor, mali krize girmiş, imalatımız onu bekliyordu, taahhütlerimiz gecikecek, ne yapalım?”.  Kamil Bey acı bir gülümseme ile “O da mı?” diyerek bir kez daha dalmış, güzel sohbet yerini üzüntülü bir sessizliğe terk etmişti… Önce Veli Bey bu havayı dağıtmak istedi: “Sabahı olmayan gece yoktur.”. Ardından Ali Bey’in “Her halimizle sınanıyoruz; aslında bu da bir nimet. Allah’ın inayeti ile en güzel çareyi bulursun kardeşim, üzülme!” sözleri Kamil Bey’i biraz kendine getirmişti; önce müdürüne sonra da Ali Bey’e dönerek:

“Geçen gün getirdikleri katalogdan uygun yabancı malı hemen alın! Fazla gecikmeyelim, kaliteden de taviz vermeyelim… Hadi ben neyse de, ne olacak bu memleketin hali Ali? Yerli imalatçı ucuz ithale dayanamıyor.”

“Bir de müşterilerimizin hali var ki Kamil, Allah bilinç nasip eder inşallah! Yerlisine ve ithaline bakmadan kimi kalitesiz ucuza kimi de markaya sevdalı. Özellikle gençler, marka ile statü peşindeler, değil mi Veli? Talebelerin arasında gözlüyorsundur muhakkak.”

“Maalesef öyle! Üstüne üstlük, şu kartlar sayesinde israf da diz boyu. Yabancı emeğine ha bire para döküyoruz, sonra da cari açıktan kıvranıp duruyoruz… Haydin! Vakit yaklaştı, gecikmeyelim.”…

Üç dost önemli bir mâni olmadıkça Cuma sabahları böyle bir araya geliyorlar, Cuma’yı da Ali Bey’in mağazasına yakın bir mescitte birlikte eda ediyorlardı. Birbirini tanıyan Çarşı sakinleri mescide vaazdan önce girerler; dışarıdan gelenlerle bile selamlaşıp hal hatır sorarlardı. Çarşı mescidi dokunaklı ezanı ve temizliği ile çevrede ün yapmıştı. İmamı, Diyanetin ezan yarışmasında birinci olmuştu; Ezanı, nefsanî duygulardan uzak, bağırmadan ve aşırı uzatmadan, güzel sesi ile makamında eda ediyordu.

Dostlar, mağazadan çıkıp mescide yönelmişlerdi, yaklaşık on dakikalık yol boyunca bile sohbetten geri kalmıyorlardı, bilgiyi ve duyguyu paylaşmanın lezzetine düşkünlerdi. Bu sefer, Kamil Bey başladı:

“Temin, şu malzeme olayında bile kendimi sınıfta kalmış hissediyorum: Bu kadarı olmamalı diye kadere sanki isyan etmiş gibiyim.”

Bunu Ali Bey’in teskini izledi: “İnsanlık halimiz azizim, yeter ki farkında olalım, senin gibi.”

Kamil bey yine de öz eleştirisini sürdürdü: ”Ne zaman sağımdakine baksam, günün boş sayfasına hadi bir siftah yapsana der durur; solumdakine baktığımda da sanki kan ter içinde yazarda yazar… Şu af kapısı açık olmasa vay halime!”

Mescide yaklaşmışlardı, Veli Bey’de katılmak istiyordu ama bu derin düşüncelere vakit kalmamıştı, konuyu ertelemek istedi: “Görüyor musun Ali? Rabbim bize de kendimizi her demde kınamayı nasip etsin… İsterseniz Cuma sonrasında devam edelim, ikindiye kadar vaktim var.”

“Çok iyi olurdu ama maalesef ben müsait değilim; hak sahipleri beni bekliyor, biliyorsun Kâmil.”

“Evet Veli!  Ali’nin Cuma sonrası mesaisi var, unuttun mu?”

“Tabi yahu! Bir an aklımdan çıktı. Rızıkta hakkı olanları arayıp, bulup sevindirmek, ne güzel!”

Mescid avlusuna girdiklerinde "Camiye yardım!" çağırılarından irkilmişlerdi. Avludan geçmekte olan cemaat ise "Yine nereden çıktı bu?" gibisinden bakışıyordu. Birkaç yıldır yoktu, çarşı derneğinin gayreti ile ne olduğu belirsiz belgelerle duygu sömürüsü yapılmaması için belediye ikna edilmişti, zabıtalar izin vermiyordu, yardımlar imamın yönlendirmesi ile çıkıştaki kutulara bırakılıyordu. Belediye başkanı değişmemişti ama acaba emrindekiler mi müsamaha etmeye başlamışlardı? Üzülmüşlerdi, Başkanı uyarmalıydılar...

Üç dost arasında, yaklaşan birkaç kişinin de katıldığı bu biçim konuşmalar sürerken Kâmil Bey hışımla yardım toplayanlardan birine doğru seğirtmişti; içinden de "Yanlışa bön bön bakıp geçmek, olur mu bu kadar duyarsızlık?" diyerek etraftakilere de kızıyordu. Elindeki fişleri sallıyarak dilenen orta yaşlı sakallı biriydi, Kâmil Beyi karşısında görünce hemen ağzından "Allah razı olsun abi! Cami yarım kaldı, himmetini bekliyor." lafları döküldü, Kamil Bey'in suratından da irkilmişti hani. Ondan "Kimse söylemedi mi burada yasak olduğunu?" duyunca, "Yok abi, buranın yabancısıyım, biraz harçlıkla elime tutuşturdular." deyiverdi. Kâmil Bey devam etti:

"Hangi cami? Ver bakayım fişini!"

"Abi buyur! Üstünde yazıyor, köy camisiymiş, yarım kalmış, Bak! Mührü bile var."

Bu sırada Ali Bey yanlarına gelmişti: "Bırak Kâmil, üsteleme! Asıl buraya yollayana ve müsade edene bakmak lazım.  Al kardeşim şu harçlığı! Doğruluğundan emin olmadığın işlerden vazgeç sende!"

“Tamam abi! Allah tuttuğunu altın etsin!”

“Üsteleme olur mu Ali? Böyle sömürülere, dolandırıcılıklara suskun kaldığımız sürece bize her şey müstehak dostum.”

“Yav görmüyon mu? Adam hem işsiz hem de ahlâk fukarası, hangisi kolayına geliyorsa onun peşinde, belki bilmeden, belki umursamadan, belki de sevap zannediyor, kim bilir? Sebep olanlarla uğraşmalıyız bence.”

“Hani hep dersin ya felah toplumu olmalıyız, iyiyi emredip kötüyü engellemeliyiz diye! O zaman bunlarla da onlarla da; öyle değil mi?”

“Haklısın! Bize düşen zamanında uyarmak ve duacı olmak dostum. Allah, kural koyanları ve denetleyenleri yanlıştan esirgesin!”

“Onları seçenleri de Ali.”

“Tabi ki dostum! Haydi artık! Vaazi kaçırdık, ezan okunmak üzere.”…

Dostların o günkü Cuma öncesi böyle geçmiş, sonrasında da mutat işlerine dönmüşlerdi. Bakalım başlarını yastığa koyuncaya kadar, dünyayı arkasından sürüklenmek yerine sürükleyebilecekler miydi? Kim bilir? …


 

 
Toplam blog
: 112
: 152
Kayıt tarihi
: 18.09.12
 
 

ODTÜ'lüyüm, makina yüksek mühendisiyim, vicdanı rahat bir memur emeklisiyim, iki çucuk babasıyım,..