​ Onların hikayesi -14- / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Kasım '08

 
Kategori
Öykü
 

Onların hikayesi -14-

Onların hikayesi -14-
 

Nedim Kural ailesi..İstiklalMadalyalı ve örnek bir ATATÜRK öğretmeni


T E L G R A F

“ Altı kişi yoldayız , < marakas=""> la geliyoruz.

Bu gün saat bir civarı Mudanya’ya varıyoruz. ”


Süha–İsmet


Bu telgraf boya gibi kapladı tüm mahalleyi;

Yıldız aldı postacıdan, kovalattı Halime’yi.

Yalvarsa da hiç vermiyor, “okudun ya işte.!” diyor;

Saklanacak hatıramdır, sana vermem onu..” diyor.

Öndekinde telgraf var, kaçırıyor diğerinden;

Öbürü de kovalıyor, haykırarak hep peşinden .

Biri tekir biri sarman, sanki ciğer kavgasında;

Yakalamak özlemiyle diğeri de arkasında.

Çiçek, saksı, sepet, çuval devriliyor; yan yatıyor;

Biri düşüp kalkıyorsa, diğerine gül batıyor.


Fevziyânım iki kızı seyrediyor üst sofadan;

Ne mukaddes duygu vermiş gönüllere şu Yaradan!

Bütün her şey, varoluşta bu esrarın pençesinde;

Her bir hücre O’nu söyler, her canlının gövdesinde..

Bir erkekle bir dişinin baş döndüren câzibesi;

Kâinatta düzen budur, hiç değişmez felsefesi.

Aranılır, arı gibi; koşularak hep peşinden;

Bulduğunda, gök yarılsa ayrılmaz o hiç eşinden.

Uçuşmakta bütün renkler buğusuyla o özlemin;

Tutuştu o arzulanan kavuşmayla, gök ve zemin..

Durdurmalı bu oyunu her ne kadar masûmsa da;

Bu sevinç ki “hakkınızdır” dediyse de, anlatsa da…

Şalvarından çıkardığı o tarihî düdüğüyle

İçtimaya davet etti çağırarak üfürüşle.

Dedi: “Kızlar, şimdi hakça çözülmeli bu nazınız;

Şu masada duruyordu, nerde bizim makasımız?”


Şöyle baktı ikisine, telgrafı aldı elden;

Bir kesişte iki parça ediverdi, anda birden..

“ Kim saklamak istiyorsa, işte size iki parça;

- Kırıntıyı paylaşmalı, hem ispinoz hem de serçe..!”


Bu parçalar Sizi bağlar düşseniz de uzaklara;

Yer vermeyin gönlünüzde yalan yanlış tuzaklara.


Mümkün olur ise koşun, bu tarihte buluşunuz;

Kâbil olur ise, her yıl ailece kavuşunuz..


Bitiştirip ikisini, hem okur ve anarsınız;

Belki Beni hatırlayıp, yanınızda sanarsınız..


Bu gün Salı -yirmisekiz, Temmuzun da son günleri;

Ciddî olun, hanım hanım; kıvandırın bu gençleri.”


Halime’nin analığı, Zehra, Gülten, Nihâl Teyze;

Çift nişanın hazırlığı, geliyorlar hepsi bize..

Atölyenin kızlarıyla bütün hizmet verilecek;

Neyi, kimin yapmasını kendileri bölüşecek.

Kâzım usta sayesinde her yer sanki şamdanlandı;

Birkaç saat yetti bile, bahçe birden aydınlandı..

Akşama çok kalmadan da gelebilir genç adamlar;

Mudanya’ dan tren var ya, hemen hepsi birden damlar.

Sabah on bir! yetişmeli bütün her şey akşamına;

“ Arıları seviyorsan, çomak sokma kovanına.! ”


Kalabalık bir yemeğin hazırlığı başlamıştı;

Yavaş pişen bir tandır da bu akşamı beklemişti.

Uludağ’dan, sürülerden seçilmişti iri kuzu;

Ne yazık ki, ateş üstü; göremedi kışı yazı..

Dip kuyuda serinleyen karpuz, kavun, iri kiraz;

Tel dolapta beklemekte, dolmalar ve canım piyaz..

Salatalar Halime’den, sıcak ekmek Zehra’nınki;

Yoğurt çalmış, koyun sütü; tadına da doyulmaz ki!

Masaları tanzim işi Yıldız’ındı hiç şüphesiz;

Tanışmamız var a dostlar! gelin siz de; ha biz ha siz!

Soğuk suda dünden beri “binlik” rakı, bir şişede;

Et ve peynir bir yüz akı, muhabbetli bir köşede.

Babam alır iki kadeh olup izinliyse;

Tatlı tatlı türkü söyler, eğer o gün neşeliyse:

“ Gül yüzünde iki ben var, biri senin biri benim;

Hasretimden solmuş biri, al kırmızı benim benim!..”


Taş avluda düzen tamam, tabak-kâse bütünlendi;

Alçak yüksek masalarla sandalyeler düzenlendi.

Dört beş evin insanları, amca, dayı, teyze, hala;

İki kızda bir heyecan! Bitemedi liste hâlâ..

Bu sabahki zıplayışlar hiç kalmadı, bitti, durdu.

Fark edilir bir usluluk, ama, iki yürek kordu..

Atölyeden dört kız daha, bunlar gibi yetişkinler;

Ruhat, Ayşe arkadaştı; Edâ–Sârâ kardeştiler.

Annem demiş: “Siz de gelin, yardımınız gerekecek;

Öbürküler süzülürken, kim bulayım koşturacak..”


Bu dört kız da dünden hazır, bu akşamda akılları;

Hepsi minnet dolu bize, anaları babaları.

Annemdeki niyet başka, bir-bakış–ı yaratmaktı;

Gönül işi belli olmaz, dördünü de tanıtmaktı..

Yanlarında dört arkadaş, Onlar da bir aslan gibi;

Bir başlangıç olamaz mı? Olur belki.. masal gibi..

Oyuncakmış zannederdin Bursa’nın o trenini.

Kısık kısık, ince tatlı öttürürdü sirenini.

Yokuşlarda durur bazen, beklenirdi istim tutsun;

İstiyorsan yürü sen git, o arkadan sana koşsun..

Kırk bin metre dört saatte; “iyi geldik.!” denirse de;

Keyif için binilirde, rötarı çok bilinse de.

Üstü açık vagonların yaz günleri tadı başka;

Yer bulunmaz, sıkış tepiş; pek uygundu aşka meşke.

Davul, zurna, keman, kanun; fasıl da var, ince saz da;

Şarkı, gazel, mâni, türkü; eğlenilir her bir yazda.

İsmail’in faytonuyla karakola indi “Ordu”;

Altı aslan hizalandı, bayrağına selâm durdu.

Tembihlenen İsmail’di, genç faytoncu mahallede;

Kâzım Usta yapısıydı, arabası hep dillerde.

Kucaklaşıp tanıştılar, el sıkışıp öpüştüler;

“Hoş geldiniz.” bitmiyordu, ayaküstü görüştüler.

Yan okulun bahçesinde bütün okul, Nedim Amca;

“ Harp Okulu ” marşı ile alkışlar da başlayınca,

Buruklaştı altı asker, çeneleri oynuyordu;

Sulanmıştı hep gözleri, her birini zorluyordu.

Yüz elliden fazla çocuk ve de altı Harbiyeli

Karıştılar, kaynaştılar; ağlıyordu mahalleli..

Kadın erkek, genç ihtiyar; parmaklıklar gerisinde;

Kurtuluş’tan madalyalı Hüsnü Dayı gerisinde..

Eski gâzi, yeni gâzi, bakkal, kasap hepsi vardı.

Kimi öptü, kimi sardı; gözlerde hep kıvanç vardı.

Eve haber çoktan gitti, on yaşında Mustafa’yla;

Bir telâşın içindeydi, bahçe-avlu, koşuşmayla.

Bavul, çanta çocuklarla evlerine taşıtıldı;

Altı zâbit adayı da gençler ile kuşatıldı.

Karakoldan iki sokak ya var ya yok eve kadar;

Altı asker uygun adım, boyları da hep bir karar.

Küçük büyük hep çocuklar yanlarında koşturuyor;

Bu görünüş güzelliği yürekleri coşturuyor:

Balkonlardan el sallayan, “aslan Süha, İsmet.” diyen;

Gönlü onda kalmış olup, gıpta ile gülümseyen.

Genç kızların: “aşk olsun” la fırlattığı çiçekler var;

Ne yapsınlar? Gönüllerde yatıp duran başkası var!!!

Koca kapı açılmıştı şerefine bu gelişin;

Saksı dizdi bütün kızlar, sağa sola bu girişin.

Kapı açık, bekliyorlar; hazır her şey, bütün herkes;

Bu ihtişam duygusuyla tutulmuştu bütün nefes..

Annem; yeni diktiği, ceviz yeşili fon üzerine limon sarısı çınar yaprakları ve tohumları bezeli ipek elbisesini; yarım topuk çıt-çıtlı rugan ayakkabılarını giymişti. Boynunda, ince bir zincir ucunda küçük bir ay-yıldız duruyor, yakasında bir Kızılay rozeti, parmağında alyansı ve bir Mevlâna yüzüğü de süsünü tamamlıyordu.

Gittikçe yakalaşan çocuk bağırışları ve kapı dışında dikilen iki bekçinin selâm durması geldiklerinin işaretiydi. Oğullarını bir yıldır görmeyen anneleri, Gülten ve Zehra Annemin sağında; İsmet’in annesi ve Halime’nin analığı da yarım adım geride ayakta, suskun fakat düşecek gibi, heyecanla beklemekteydiler.

Kalabalığın içinden zorla sıyrılıp ilk giren Süha oldu. Büyük taş avlunun uzak ucunda görününce Gülten duyulmayacak kadar küçük hıçkırıklar içindeydi. Birbirlerine koşup sarılamadılar. Annemin talimâtı öyleydi.

Arkalarındaki geniş bahçeden gelen ışık, bu “hanımlar grubu” nu avlunun loşluğunda dimdik duran bir heykeller gibi göstermekteydi.

Süha durup kaldı.. İki taraf ta kımıldayamıyordu. Diğer arkadaşları da teker teker kapıdan geçip, sıralanıp yer aldılar. Annemin tembihi üzerine bekçiler kapının iki kanadını da kapayıp ayrıldıklarında, dışarıdaki çocukların “ya ya ya, şa şa şa , Harbiyeli çok yaşa.” avazeleri de yavaş yavaş uzaklaştı . Altı genç müstakbel zâbit, o çok alışkın oldukları disiplin ve öğretiyle, karşılarında bir “Kumandan” bulunduğunu anlamışlardı bile..

Yücel bile ağlamıyor , bahçelerdeki ağaçların dalları arasından gelen hafif bir akşam rüzgârının hışırtısından başka ses duyulmuyordu. Onlar da kuralına göre hareket edeceklerdi. Annem öne bir iki adım atınca Süha da hareketlendi. Öne çıkıp, topuklarını vurarak selâm durdu ve:

- 1266. Ziya oğlu Süha. Harbiye sınıf bir! Emrinizdeyim.!! dedi..

Çizme ve mahmuzlarından çıkan ses , yüz yıllar boyu üç kıtaya yayılan TÜRK’ün uygarlık ve insanlık tutkusunun taş avluda yankılanan sesiydi..

Uzattığı elini öptü.. Annem de Onu alnından öptü.. Diğerleri de aynı takdimi yaptılar ve öpüldüler.

Ve… Sonunda kıyamet koptu..(!)

Ortalık, ağlayan çağrışan, kucaklaşıp yerlere oturup kalan analar ve oğullarla doluverdi. Bu fırtınanın çabuk geçmesi lâzımdı..Buluşmanın yarattığı o heyecanın atlatılması sonrasında, sâkinleşen ortalık şimdi daha dingin bir haldeydi.

Konuşulduğu üzere, Süha ve İsmet evlerinde ağırlayacakları birer arkadaşlarını alarak, yemek için tekrar gelmek üzere aileleriyle beraber ayrıldı. Ama Süha da İsmet de etrafta Yıldız ve Halime’yi görememişlerdi..

İki kız da ortalıkta yoktu.!!

Onlar; içine düştükleri bu büyük heyecan fırtınası içinde, bizim evin en üst sofalarında ayılıp bayılıyorlardı ..

Annem böyle olabileceğini tahmin etmiş olduğundan, Onları anlayışla karşılamıştı…

Gidenlerin arkasından bir dakika geçmemişti ki, müthiş sevinç çığlıklarıyla, sofalar merdivenler yıkılırcasına koşularak aşağılara indiler; çılgın gibi evlerine gittiler. Diğer dört kız, sevinç gözyaşlarıyla ıslanmış gözlerini silmeye çalışırlarken Anneme yardım etmek üzere yanı başında yer almışlardı..

Akşam saat sekiz gibi yavaş yavaş toplanıldı,

Önce, Gülten -Zehra geldi, yastık minder taşınıldı.

İkisi de harâb-bîtab, ne mutlular hele görsen,

O kıvançlı bakışların mânâsını bilebilsen..

Her gelen de bir tencere, zeytinyağlı ya da börek;

Annem mahçup , sitem dolu: “buna yoktu hiçte gerek.”


“Fevziyânım, gün bizimdir; sevinç dolu yüreğimiz;

Sayendedir bütün her şey; Sana dönük gözlerimiz.


Ne hikmetli kardeşmişsin, her şeyimiz çıktı düze;

Hayranız biz becerine, gerek yok ki başka söze..


Hepimizin duaları müşterektir Senden yana,

Sen de bul bu saadeti Yücel’inde kana kana.”


“ Bu gün yalnız yarısıdır.” dedi Annem her birine;

Çok az kaldı, hep varırız saadetin tepesine..


İsmet ile Halime’nin ortada yok meselesi;

Düğün olsun seversiniz torunu da yıl ertesi..


Vakûr olun, şımartmayın ne oğlanı ne de kızı;

Yalnız kalsın, bırakınız; hem Süha’yı hem Yıldız’ı.


Onlar şimdi aşk sarhoşu, geç kalmışlar bile buna;

“ Sıcak suyla hamur olmaz, karıştırma sakın una! .”


Neşeli bir topluluğun gülüşmesi, şakaları;

Babam bile kahkahada, şurda dursun komşuları.

Nedim Amca baş köşede, Annem ise yakınında;

Gençleri de yakın tuttu, kalmadılar uzağında.

Uzun bardak, tahta kaşık, demir çatal, hepsi ayrı;

Bez peçete, bakır sahan, küçük –büyük tabak farklı..

Yirmi otuz kişi vardı, tam takımı nerden bulsun?

Polis Mehmet eviydi bu, olmadıysa varsın olsun.!!

Hiç kimsede bu çoklukta yok ki zaten yeterince;

Konu komşu yetiştirir bir ihtiyaç belirince.

Sıcak tandır-iç pilavla başlamadan bu yemeğe;

Davet etti yavaş sesle herkesi de dinlemeye:


Onların Hikâyesi -14-

Onların Hikâyesi devam edecek....

yucelakt@gmail.com

 
Toplam blog
: 53
: 469
Kayıt tarihi
: 03.10.08
 
 

1- Ankara 1938 doğumlu 2-İlk ve orta eğitim- Bursa - 3-Lise terk ve Hv. Kvv.Teknik Okullarından Mu..