- Kategori
- Öykü
Onların hikayesi- 23

ENGİNLERDE AKŞAM
Devam ediyor....
Bu güzel fırsatın değerlendirilmesi çok iyi olacaktı. Sınav için neler arandığını Nedim Amca birkaç gün sonra bildirdi. Her şey uygundu. Yıldız’ın orta okul diploması olsaydı, daha iyiydi ama ilkokul da yetiyordu... Ayaklı dikiş makinesı kullanmak, makinenın tüm kabiliyetlerini uygulayabilecek durumda olunması başta arananlardandı. Evdeki el çevirmeli Singer yerine, ayaklısını bulmak gerekiyordu.
Annemin Eskişehir’deki Safiye ablasından mektupla istediği makine çok geçmeden bir ambarla gönderildi. Ambalajından kurtarılıp yukarı sofaya taşınan makine, epeydir kullanılmadığı için iyice yağlanıp temizlendi. İşte, artık onunla hârikalar yaratacaklardı. Ayak pedalı ile çalışmaya başladıklarında , işlerin birkaç misli hızlandığını fark ettiler. Yıldız da bu âletle çok çabuk uyuşma içine girmişti bile. Annem gösterdiği incelikleri ikinci defa tekrar etmiyordu.
İki günde bir Zehra’ya gidiliyor; İsmail de onları haftalardır büyük bir istekle götürüp getiriyordu. Bu fakir arabacı gence Babam, Yıldırım atlı polis karakoluna ot-yem sağlayan müteahhitten yeterince takviye sağlamıştı. Zaten mahallenin çocuğu idi. Annem de mutfaktan çoğu zaman kaynak aktarımı yapıp dururdu.
Dağıtıcı Şâkir efendi , Süha’nın mektuplarını karakola, babama bırakır olmuşlardı. Eve gelişte “ Hani benim kallavi kahvem .. ? “ diye seslendiğinde cebinde bir zarf olduğunu anlar olmuşlardı. Önünde arkasında kedi yavrusu gibi dolaşıp yalvaran gözleriyle babama bakmakta olan Yıldız’ı azıcık bekletirken : “ mektup ucuza gidiyor ya , neyse..”diyerek küçük takılmalar yapardı. O da : “ Mehmet Abi sen iste, ben her zaman yaparım .. “ derdi.
Ağustosun sonlarına doğru, gidilen günlerden birinde , baştabip yarbay Annemi odasına alıp , hastanın devam eden tedavisine ek olarak , çok sıkı bir sanatoryum takibine gerek duyulduğunu söyledi. Heybeliada en önde gelen merkezdi. Çok yaygın seyreden bu hastalık yüzünden yatak edinebilmek büyük zorluk yaratıyordu. Kendisi elinden geleni yapacaktı ama ; Erkân-ı Harbiye’nin Hıfz-ı Sıhha Daire Reisliğinden de özel bir girişim yolu aranabilir miydi ?
İşin daha da ciddileşen boyutu karşısında, öğlen eve dönünceye kadar çare düşünen Annem ; Yıldız’ı da yanına alıp “Işıklar”a , Reha yarbayı gitti ve sabahki bilgiyi ona da aktardı, yardımlarını rica etti.
Sonuç : askerî hatlardan -ayı boğan-a verilen haberle, Ankaradan İstanbul 1.Ordu komutanlığının devreye sokulması ile; Heybeli’den “ hemen getirsinler.” haberi..
Bu tam üç güne malolmuştu..
Harbiye’nin katılımının verdiği büyük coşku ile kutlanan Zafer Bayramının ertesi günü Süha izinli olarak hemen Bursa’ya hareket etti. Onun gelişi ile derhal İstanbul’a götürülecek olan Zehra birkaç gündür evde olmanın büyük sevinci ile özlediği pek çok dostunun, komşusunun kendine gelmelerinden , onları tekrar görmüş olmaktan pek mutluydu.Bu ada işine pek yanaşmak taraftarı olmasa da , Annemin ikna edici konuşmalarından pek çıkacak gibi değildi.
Süha; Annesini , Yıldızla Zehra’yı aldı ve İstanbul’a gittiler , Gülten’in Eyüp’te oturan hala kızının evine indiler , ertesi gün de doğruca Heybeliada sanatoryomuna.. Gülten sık sık gideceği Zehra'ya gideceği için Eyüp’te kaldı; işleri bitiren iki genç 16.35 vapuru ile Mudanya’ya hareket ettiler. Sessiz ve düşünceli iki çocukluk arkadaşı , şimdi ise ; birbirlerine çılgınca âşık iki nişanlı , Zehra’nın geleceğinin henüz bilinmezliği ile üzgün ve suskundular. Ama onun iyileşip döneceği ümit ve beklentisi içinde yapabilecekleri bir şey yoktu.
Beklemek .!!..
İkisi de , bir çok şeyi hep beklememişler miydi !
Yıldız’ın uyuyan güzel başını göğsünde dinlendirirken, Marmara’nın dalıp –çıkan yunuslarını seyrederek , güneş batımına yakın kıyıya vardılar..
Süha, kaldığı günlerde, Annemin teklifini reddedemeyerek, Hüsnü ve Nihat’ın yattıkları odada kaldı. Ne annesi Gülten’in , ne de Zehra’nın bulunmadığı ortamlarda olmayıp, bizimle olması daha uygundu.
Okuluna çıkıp komutanına şükranlarını sundu , İstanbulu anlattı. Hem orada hem de mahalledeki dostlarını, arkadaşlarını gördü, konuştu, Zehra’dan bilgiler aktardı.
Yıldız’ın hazırlanmakta olduğu sınav için memnun ve ümitliydi. Kazanıp ta belirli bir süreden sonra alacağı - kurs açabilir – izni ne iyi olurdu ...
Evden hemen hemen hiç ayrılmadı. Atölyenin bitiş saatini beklemek ve Yıldız’ı ile , beni kucaklarında bol bol hoplatıp , öpüp sevmek ; bahçe diplerinde, çocukken oynadıkları yerleri , koşup saklandıkları köşeleri yeniden keşfetmek…. Akşamları, yemek sonrası; avlunun bir tarafında , bilhassa yalnız bırakıldıkları masanın bir ucunda , kimsenin olmadığı saatlerde konuşmak , dertleşmek ve sevgilerini , birbirlerinin içine baktıkları gözlerinde görmek ve yaşamak….
00-
Süha ; çabucak biten dört-beş gün sonrasında , ayrılıp İstanbuldakileri de ziyaret etti, Ankara’ya döndü . Cebinde , Harbiyenin şanlı gazi-kumandanı “ ayı boğan” a Annemin yazdığı kısa mektubu götürüyordu.
“ Pek muhterem efendim;
Evvelemirde; zâti hürmetlerimi takdim ederim.
Zâbit namzedi evlâtlarınızdan Süha oğlumuza
bidâyetten beri esirgemediğiniz şahsî alâka
ve himâyedeki derece-î insâniyetinizin ûlviliğini
ifade ve izahtan âcizim.
Malûmunuz veçhiyle ; vâlidelerinde zuhûr
eden menhûs hastalığın izâlesi ve şifâ
bulması bâbında yapılan nihaî müdahaleleri , Süha
bey oğlunuz zât-ı âlinize arzedecektir.
Bu mevzûda ; muhterem şahsınızca vâreste
kılmadığınız yakın teveccüh ve alâka bilûmum
methiyenin üstündedir.
Hissiyatımı ve şükranlarımı bir kere daha
arz eder ; sâniyen, bâki hürmetlerimin kabulünü
istirham ederim ; Efendim..
Hemşireniz
Ayşe Fevziye Aktaş
Bu mektubu Ramiz albaya sunup , onun sorularına hazırolda cevap veren Süha’ya başını salladı ve “ Peki , çıkabilirsin .” dedikten sonra , koltuğunun arkasına yavaş yavaş yaslanırken , uzunca bir zaman düşünceli ve dalgın bir halde:
''Keşke tanışabilseydik. !'' dedi. Böylesine öz ve düzgün bir bayan mektubu bu güne kadar hiç almamıştı..
Tanışacaklardı..
ONLARIN HİKÂYESİ-23-
Devam edecek...