- Kategori
- Kültür - Sanat
Onların hikayesi -5-

GÜLTEN, 1879 doğumlu nalbant Kâzım Ustanın kızıdır. Babası, Bursa’yı fetheden Kayı’ların, fetih sonrası yerleşip yurt tuttukları ve ismini verdikleri CUMALIKIZIK köyünden gelir. ( Neredeyse 700 yıllık bu en eski ve hâlen ayakta duran köyün tamamı SİT alanıdır. Mimarî yapısı ve yaşam biçimini korumakta olup, yerli yabancı pek çok ziyaretçinin ilgi odağı olmaya devam etmektedir.)
Kâzım Usta, bilmem kaçıncı askerliğini yaparken Hareket Ordusu ile Selânik’ten İstanbul’a gelmiş; ikinci Abdülhamit’in hal’li ile; ikinci meşrutiyetle İmparatorluğun biraz değişen gündemi sonunda, teskere alıp memleketine dönmüştü.
Çoktan ölmüş ustasının dükkânını devralarak çalışmaya başladı. Ne zamandır ayrı kaldığı, giderken kardeşlerine emanet ettiği karısını; bir iki yaşında bıraktığı kızı Gülten’i; yaşlanmış enişte ve ablasını köyden alıp, Bursa’ya; Yıldırım semtinde kiraladığı küçük bir eve taşıdı.
Çalışıyordu.. Ama ön sezisi; İmparatorluğu yeni felâketlerin beklediğine onu inandırmıştı. Ter molasında eniştesi ile dertleşir, yakın geleceği bozuk gördüğünü her fırsatta dile getirirdi.
Üç beş yıl geçmedi. Korktuğu başına geliverdi.
Önce Balkan, sonra da Çanakkale; onu yine evinden, yuvasından aldı, uzaklara aldı götürdü. Gitti….. Savaştı….. Yine döndü..
Savaşlar onu öldürememişti…
Geri geldiğinde; eniştesi yaşlılıktan, karısı da –ince hastalık– tan artık yoktular..
Çanakkale’den geçirtmediği “Gâvurun eniği” gemiler İstanbul’da demirledikleri yerde midye bağlarken, o yine kollarını sıvadı, örsün başına geçti. Annesiz kalmış tek yavrusu Gülten’ini; ölen ablasının büyük kızıyla birlikte yeniden alıp geldi; eski küçük evinde yeniden ocak yaktı.
Topçu neferiyken edindiği; tekerlek tamiri, araba yapımı bilgi ve becerisi ile, o yılların en gereksinim duyulan taşıma aracı fayton yapımına girişti.
Ürettikleri aranır oldu, para kazanmaya başladı. Yapıp sattığı ve biriktirebildiği parayla, Muradiye’de tek kat kerpiç bir ev satın alınca kiradan kurtuldular..
Yanındaki birkaç genç işçiden Ziya; çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile gözüne girmişti.. Onu beğeniyordu.
On sekizlerini süren Gülten’i, sağ kolu olan bu genç ve kimsesiz delikanlı ile baş-göz ediverdi. Ziya içgüveyi idi.
Türk yurduna saldırganlık yine başlamıştı.
Yunan İzmir’ e çıkıverdi.
İşte, tam o gün olan oldu..
Huysuzlaşan bir at, nal takarken çiftesini Kâzım Ustanın iki kaşının ortasına indiriverdi..
Dünya döndü, yer karardı..
Artık kördü!!
Oturduğu yerde kalıp, dolaşamayan Kâzım Usta, başını zar-zor sokabildiği evinde, düştüğü bu beklenmedik kazadan sonra kahrından ölüyordu. O kadar muharebe-savaş ona bir şey yapamamış, eşek irisi bir at bozması en değerli şeyini, gözlerini söndürüvermişti.
Bunu kabullenemiyordu.
Ama, yapabileceği son bir şey vardı, beklemeliydi..
Nalbant dükkanı satıldı.
Ele geçen üç-beş lirayla, evin sokağa bakan odası bir bakkal dükkânına dönüştürüldü.
Ziya bakkal oldu. Tuz, mum, takunya, kelle şeker, pirinç, un, gaz yağı v.s. gibi birkaç kalem mal satılmaya uğraşıldı.
Gülten hâmileydi. Ama, hem babasına, hem dükkâna yetişiyor, yetişmeye çalışıyordu. O kazansın diye bakkal Memduh: “-Bende kalmadı, Ziya’ya bir bakıver.–“ deyip, çoğu zaman kendine gelenleri ona gönderirdi. Üç beş kuruşta olsa, gelen parayla çorba yine de kaynıyordu. Gülten’le Ziya, ana-baba olma heyecanı ve çok genç olmanın verdiği rahatlık içinde oldukça mutluydular. Bir de Kâzım Ustanın gittikçe artan sinir krizleri olmasaydı…..
O gün dükkândalarda iken ikisi de büyük bir patlama ile irkildiler. Ses evin arka taraflardaki odaların birinden gelmişti. Deli gibi koşup, sesin geldiği odaya girdiklerinde; koca dev, Kâzım Usta, ikindi namazı kıldığı seccadenin üzerinde, kanlar içinde, hareketsiz yatıyordu.
Sol elindeki Kur’an’ın Fâtiha sayfası açık; öbür elinde, namlusundan hâlâ duman tüten piştovla iki büklüm kalakalmıştı. Babasının yâdigârı bu tabancayı, bütün savaşlarında belinden hiç eksik etmemişti.
Ziya da; başlayan Anadolu yangınına gönüllü katılacak; doğacak oğlunu annesinin karnında bırakarak, gidip Sakarya’da bir kahraman gibi şehit olacaktı..
Yere düştüğünde; aynı silâh, bu defa Onun ellerindeydi..
ZEHRA; doksan üç harbinden sonra (1877-1879 Osmanlı–Rus savaşı) Anavatana Rumeli’den göç eden Türk ailelerinden birinin Bursa’da 1900 yılında doğan çocuklarından biridir. Kırım, Makedonya ve Bulgaristan gibi parçaların Osmanlının elinden süratle çıkışı ve oraları kavuran savaşlar, sefalet ve salgın hastalıklar; özbeöz Anadolulu olan binlerce Türk insanının; üç beş yüzyıldan sonra anayurtlarına dönüş yapmalarına sebep oldu.
İstanbul’un; akın akın gelen bu göç insanlarını pek çok yerde iskân etmesi gerekiyordu. Batı Anadolu bölgesi bu gelen binlerce insanın dağılıp yerleşebileceği ana yerlerden birisi oldu. Bursa, Balıkesir, Trakya v.s. yöreler geniş bir göçmen yerleşiminin başını çekti. O yıllardan bu yana, bu bölgelerde halen ilk gelenlerin aile süreçlerinin torundan toruna geçiş çizgisi canlı olarak fark edilebilir.
Annem, Gülten ve Zehra aynı yaştaydılar.
Zehra; dedesini, doğmadan; babasını da ondört yaşında kaybetti. Muradiye’nin sarplaşan yamaçlarındaki kireç ocağında meydana gelen toprak çökmesi, onu yetim bıraktı..
Geniş aile, hısım akraba çevresi; annesini uzaktan bir “amca” ile yeniden evlendirmek sevdasına kapılınca; kocasının acısını daha unutamadan yapılan baskılara dayanamayan kadıncağız çıkıp gitti, bir daha dönmedi.
Yirmibeş senedir ne olduğunu bilen yok..
Zehra’ya teyzeler, yengeler, kol kanat gerip büyüttüler.
Gencecikken yaşadığı ağırlık ve eziklikler, onu suskun ve düşünceli yaptı.. Ateşte unutulan bir et parçası gibi, iç dünyasında büzüşüp kaldı.
Tâ ki, Bahattin’i tanıyıncaya kadar…
Bahattin, babası ile yukarı yaylalarda kaçak odun kömürü yapardı. O da bir göçmen çocuğuydu. Üsküp’ten gelmişler.. Gece yarılarından sonra eşek sırtında Ziya’ya indirdiği çuvalları, ikisinin yakınlaşıp arkadaş olmalarını sağladı .
Gülten ve daha birileri araya girdi. Zehra’ya Bahattin’i anlattılar. Gülten ne yapıp edip Zehra’yı ikna etti, onları birleştirdi.
Dededen kalma, bahçe duvarları bitişik evlerin bu iki genç kadını; başlangıcından bu yana bütün sevinç ve kederlerini paylaşacak, her şeylerini ortak edeceklerdir.
Beraber pişirdiler, beraber yediler…
O kapkaranlık ve mahvedici ortamda yanmaya başlayan Anadolu meşalesi kıvılcımlarını 1918 Mayısından itibaren, süratle bütün yurda sıçratmaya başlamıştı artık. Vatan savunmasının o sessiz fakat yırtıcı çığlığı; genç-ihtiyar hemen herkesi bu kutsal göreve çağırıyordu. Ziya’nın gönüllü gitme kararı karşısında, hiç düşünmeden O’na katıldı ..
Ağzı büzülmüş torbalarını sırtlarına vurdular; öpüp helâlleşip, arkalarınabakmadan yürüyüp gittiler.
Birdaha geri dönemediler..!!
Geride bıraktıkları iki genç, aynı kaderi paylaşan onbinlerce kadınımız gibi, hayatlarını sürdürmeye devam edip; kucaklarındaki küçücük bebekleriyle onlar da yaşama savaşına katıldılar. Akraba, eş dost yardım etti; yetimlerini emzirdiler, ağlayarak ninni söylediler. Dua ettiler, çapaya, ev temizliğine gidip tuz-gazyağı alabildiler. Babadan atadan kalan birkaç altın takılarını bozdurup zor günleri geçirip, yaşamaya çalıştılar.
İkisinin de “şehit” haberi geldiğinde, Gülten sütten kesilmiş; Yıldız bebekti. Zehra hem O’nu hem Süha’yı emzirdi.
CUMHURİYET’ ten sonra; Zehra’nın Kosova’daki uzak akrabalarından yurda yeni gelenlerden birileri O’na, oralardaki geniş arazilerinin satışından payına düşeni getirip avucuna bıraktılar. Bu para onlara ve yetimlerine çok yardım etti. Evlerin yıkılan sağı solu onarıldı. Emniyet Sandığına bırakılanın da getirdiği küçük faiz ve şehit maaşı ile geçinmeye başladılar.Yeni yeni tekrar kurulmaya başlayan mahalle atölyelerinde ipek çekip; sofalarda, tahtaboşlarda koza ürettiler.
Sıkıntılı, ama; dedikodusuz, sâkin bir hayat mücadelesi içinde devrimleri gördüler. ATATÜRK ve O’nun yüce önderliğinde yükselen Cumhuriyet’in atılımlarına şahit oldular. Şehit dulu olarak saygı gördüler, sevildiler. Çocuklarına hem ana hem baba oldular. En büyük endişeleri; ATA’larının son zamanlardaki hastalığı idi. Herkesi olduğu gibi, bu durum Onları da çok üzüp, kahretmekteydi. Cahildiler, ama Milli şuur ve Türk kadınının o üstün önsezisi ve pratik çare bulmadaki becerisi, sahip oldukları üstün meziyetleriydi.
Anne’mle başlayan tanışmaları giderek koyulaşacak; “Fevziyânım” ın tecrübesi, uzak görüşü ve sahip olduğu kazanımlarla, komşuluktan daha öte bir yakınlaşma ve -Ahretlik– kurumu hayata geçecektir.. Gülten hanımı sessizce dinleyen Annem; bu mâsum ve tutkulu aşkın anlatımından etkilendi. Zaten duygusal bir yaradılışı vardı. Yardım isteyen herkese elinden geldiğince koşardı. Çok genç kıza çeyiz düzmüş, kendininkilerden vermiş, biçmiş, dikmiş, giydirmişti. Bu, O’nun için bir zevk; vazgeçilmez bir yaklaşımdı.
Ama; anlatılan bu durum, başlangıç olarak farklılık göstermekteydi. Bu; ne bir maddî talep, ne de sıradan bir yardım isteğiydi. Bu işi çözmek; mutlu bir yola sokup yine öyle bitirmek gerekliliğini anlamıştı. Elbette bir yol vardı, elbette bir yol bulunmalıydı.. Aşk…. Ne güzel bir duyguydu!!
Bu iki komşusunun yardım çağrısından beklediklerinin de ötesine geçecekti. Kararını vermişti bile…..
Bu iki sevdalıyı kavuşturmak için ne lâzımsa yapmaya çalışacaktı. Çünkü -SEVDA- denilen o önlemez heyecanı, her genç kız gibi belki O’da bir zamanlar yaşamış olamaz mıydı?
Kimbilir?
ONLARIN HİKAYESI-5-
Devam edecek......