- Kategori
- Kültür - Sanat
Onların hikayesi -6-
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Annem oturduğu yerden yavaşça kalktı. Benliğini saran değişik ve derin duygular içindeydi. Çoğu zaman şahit olduğu bu insanlık tutkusunun; farklı ama, rengi ve kokusu tamamen benzeyen bir yenisinin makûl sorunları yine önüne dökülüvermişti. Bu bulmaca-bilmecenin çözülmesi hiç de zor gelmeyecekti O’na. Bu kadar insanî ve temiz duygularla filizlenmiş aşkın yeşerip, büyümesi; çiçek açıp meyva vermesi kadar güzel ne olabilirdi? Var zannedilen küçük engellerin ortadan kaldırılmasını sağlayamazsa, kendi inançlarına da ters düşmeyecek miydi? Yeşermeye hazır bu fidanı sulamalı, büyümesine yardım etmeliydi..
Öyle de yaptı…
“ Hayat düz bir çizgi değil; kıvrılarak uzar gider;
Bazımıza işkencedir, yürüdükçe harab eder..
Kimimizde, hoş bir rüya; bazımıza kâbus olur;
Kaçamazsın sağa-sola, taş düşer de seni bulur.
Yaşanılan günlerimiz bize birer armağandır;
Ümit bu gün kalmamışsa, elbet yarın doğandadır.
Hiçbir şeyin önemi yok, sağlık başta gelmelidir;
Ölüm Allah emridir de, insan yine gülmelidir.
Hep bizimdir acı, keder; hep bizimdir bahtiyarlık,
Şimdi genciz deriz ama; gelecektir ihtiyarlık.
Tabiatın baş kanunu, hiç şaşırmaz tatbik eder;
Kuvvetinden dünya durur, seni beni deli eder.
Ummadığın yerden gelir, yere serer bir vuruşta;
Derman kalmaz , bitkin düşer; tıkanırsın oturuşta.
Nasihatle–masihatle bu mesele halledilmez,
Bağırarak çağırarak hiçbir yere gidilemez.
Mümkün değil sanmışsınız; bit gün gelir, o kanun ki:
Tanımaz hiç Cim savcısı, ana-baba ve hâkim ..
Çok zor günler yaşadınız, sevdanızı bilmediniz,
Melâike gibiydiniz, çevrenizi görmediniz.
Anladığım o ki benim: siz onları büyütürken,
İstediniz kardeş olsun, daha yavru bebek iken.
Gülten’ciğim inan bana; bu ne güzel bir bekleyiş!
Mutlu etmek görev bize, bitsin artık bu özleyiş.
Gönül işi ferman bilmez, yaktığında çok acıdır;
Durdurmaya gücün yetmez; hayatın da en ucudur.
Sende bende, onda bunda; kime baksan iz bulursan;
“ Enkâzında kül kalmasa, eşelesen kav bulursun..
Böylesine bir sevdayı önlemek te çok günahtır;
Hem, yazıktır her birine, ara bulmak çok sevaptır.
Anlattığın son vaziyet hiçte öyle vahim değil;
İki gencin aşkıdır bu; ayıp değil, suçta değil..
Zehra ile ikinizin zehâbınız değişiktir;
Anladığım: bu durumda merâmınız birleşiktir..
Yapılacak işimiz var ; şimdi artık görüyorsun;
“ İğnesinde delik yoksa , iplik geçmez ..” biliyorsan..
Elimizi çabuk tutup bu yangını söndürelim;
Üçümüz bir olunarak bu hasreti söndürelim.
Önce şunu bir bilelim: varılacak maksat nedir?
Çok geçmeden görürsünüz, üzülmeniz boşunadır.
Seni duydum , anlıyorum Zehra ile ikinizi;
Geldin-gittin hiç olmasın, düşünmeyin sizi-bizi.
Bahçe-duvar-ev bitişik; öksürsek de duyuyoruz;
Ricam olsun; kabul edin, biz -ahretlik– oluyoruz.
Bundan böyle kardeş bilin, alın beni aranıza;
Çok şeyleri düz ederiz, gül takarak yakamıza.
Bildiklerim oldukçadır, hiç düşünmem paylaşırım;
Dostum ile güler oynar, onlar ile ağlaşırım.
Anlattığın bütün her şey benim oldu, bunu bilin;
Gün aşırı olmaz derim, gelin beni her gün görün.
Önce; benim Yıldız ile yakınlaşmam gerekiyor;
İş büyümüş, tez tutalım; vakit, zaman gecikiyor.
Biliyorsun bir kurs açtım; talebem de bolca oldu;
Bizim evin alt sofası sınıf oldu, kızla doldu.
İşliyorlar, dikiyorlar; nakış-çizgi hepsi de var;
Yapılanlar satılıyor, sipariş var, para da var.
O’nu önce ikna edip aramıza almalıyım;
Gururunu incitmeden; gönlüne bir bakmalıyım.
Böyle işler, çoğu zaman annelere anlatılmaz;
Abla, yeğen yakın gelir; başkasına danışılmaz.
Sen söyledin, görüyorsun nasıl iyi Halime’yle;
Konuşturur, öğrenirim; her bir şeyi beceriyle.
Hele bekle, bu iş nasıl görüşülüp çözümlenir;
Gıpta ile bakıp herkes: “işte Yıldız budur.” denir.
Muavinim olur benim, uzak tutmam yakınımdan;
Fazla geçmez, çözülür O; malûm olan bakımından.
O’nun bana gelmesidir, zannederim ilk gördüğüm;
Zaman ile aşılacak, çözülecek bu kördüğüm
Gözlerinden akan yaşlara mâni olamayan Gülten hanım dizlerinin üzerinde yerde; ellerini dua eder gibi kaldırarak :
Hidayeti büyük Rabbim.. Allah Senden razı olsun;
Ne de güzel konuşursun.. Canım sana feda olsun.
Yanık olan şu yüreğim şükran ile doldu Sana;
Bu iş bitsin, adağımdır; kurbanım var yaradana..
Dünya-ahret kardeşiz biz, şuracığa yazıyorum;
Bundan böyle, her rekâtta Sana dua ediyorum.
Güzel oğlun Yücel’ini Tanrım Sana bağışlasın;
O da olsun Süha’m gibi, gören geçen alkışlasın.
Annem gidip onu kucaklayarak yerden kaldırdı. Sarıldılar. Bir müddet, yaşlı gözlerle ikisi de birbirine baktı. Çok sıcak bir dostluk köprüsü; yılların zorlukla sağlayabileceği o uzun süreci bir anda atlamış, inşa edilip yaratılıvermişti..
Annem:
Diyorum ki; mâni yoksa bana gelin bugün akşam;
Yemeğim var, ısınıyor; maltızdadır sebze çorbam.
Bütün gece, bizimkinin nöbeti var karakolda;
İkindiden sonra gelin, bekliyorum alt sofada.
Taze bamya, hoşafım var; tel dolapta beyaz peynir;
Yetmeyecek gibi sanki; bir somun da ekmek getir.
Hissettirme sakın bir şey; fark ettirme hiç Yıldız‘a;
Zehra’ya da hafif çıtlat, dolaşmasın gaza-beze.
Bir kuş gibi kanatlandı, uçtu gitti Gülten hanım;
“ Merak etme, geç kalmayız; bekle bizi Fevziyânım .”
O gidince şöyle baktı; nasıl geçti birkaç saat !
Bu konunun arkasından koşamazdı en hızlı at .
Üst kattaki verandadan bir ağlama fark edince,
Dedi : “oğlan kıpırdadı, vaveylâsı ince ince..”
Uyanmıştı küçük Yücel, ana–oğul oynaştılar;
Gıdıklayıp tabanından, kahkahayla gülüştüler..
“ Yamaçların gölgesiyle, akşam olup kararıyor;
Uludağ’dan bir serinlik yavaş yavaş yayılıyor.
Baş döndüren kokularla bir akşamda Muradiye;
Yoğurtçunun kısık sesi, bağırmakta: -taze– diye.
Bir faytonun çıngırağı, sürücünün kırbaç sesi;
Grilikler çöküyorken duymaktasın her nefesi.
Eve dönen yaşlılar var, “tertip”iyle salâmlaşır;
Galiçya’ dan tanışırlar, her gün akşam helâllaşır.
Değişmeyen bir döngüdür, yaşanıyor kaç yıllardır;
Bâki kalan bu kubbede… ne de olsa, hoş sedâdır..”
Yakınlardan bir ses geldi : “komşucuğum bizler geldik.
Yanlış bastık karanlıkta, gül bahçeyi biraz ezdik.”
Duvar-muvar hak getire, öncelerden zaten yıkık;
Tahta-odun-eski balta, sağda solda kırık dökük.
“ Aman olsun.. Gün doğunca çapalarım ben hepsini;
Hanımeli çiçek açtı, sakınarak gir gözünü.”
Birisinde bir tencere, ekmek ise diğerinde;
Pilâv yapmış Zehra hanım, heyecan var gözlerinde.
“ Şöyle buyrun, hoş geldiniz, nasılsınız Zehra hanım?
- Seni gördüm, iyi oldum; sağolasın Fevziyânım..”
Taş bir avlu; ortalardan bir merdiven yükseliyor;
Trabzanın üstünde de, yarı bitmiş mum titriyor.
Az yukarda kesme camdan kabartmalı gaz lâmbası;
Fitil bitmiş, belli oldu; bir yanması bir sönmesi.
Duvarlarda bir büyüyüp bir küçülen gölgeler var;
Avlu geniş sayılır da, mutfak yolu birazcık dar.
Orta sofa süslemeli, ahşap tavan çok alımlı;
Yeni, kireç badanayla hem tertemiz hem bakımlı.
Aşı boya pek çok resim kenarları dolanıyor;
Gemi-meyva, Kâbe–cennet, sıralanmış hep bakıyor.
Gülten, Annem, Zehra hanım el sıkıştı, tokalaştı;
O yetmedi; üçü birden öpüşerek kucaklaştı.
Üç beş adım gerideydi; bir genç kız var, uzun boylu;
Sevgi dolu bakışları; duruşu da hayi soylu.
“ İşte Yıldız.. Kızımız bu, tanıyorsun O’nu zaten.
Tek oğlumuz Ankara‘da, bir de bu var, olan biten..
Yaklaşarak uzatılan eli öptü; Annemindi.
Yumuşacık dudakları; sesi pek de nâzenindi.
Kaldırınca çenesinden parmağıyla eğik başı;
O ne gözler!! Para etmez yanlarında yeşim taşı.
Has boyayla, ipek üstü nakşedilmiş gibi kaşlar;
Dalgalıymış; iki yanda örülüymüş uzun saçlar..
“ Nasılsınız teyzeciğim? Hoş geldine gelemedim.
Bu akşammış kısmet işte.. Kusurumu bilemedim.”
“ Mühim değil yavrucuğum, işte şimdi buradasın;
- Gidilmezse, kıymeti yok; ne Tunus’un ne de Fas’ın! –
Geçen gündü, suyu bana veren sendin güzel kuzum;
Ülfet ettim, pek istedi tanımayı seni ruhum.
Teyzen değil ablan olsam? Ben o kadar yaşlı mıyım?
Benim adım Fevziye’dir. Genç kızların ablasıyım.”
Gıcırdayan merdivenleri tırmanarak orta kat sofaya çıktılar. Büyükçe, yuvarlak bir hamur tahtası üzerine serilmiş kuş baskılı örtünün üzerinde, akşam yemeği için kalaylı kaplar dizilmişti. Bahçedeki çeşmeden buz gibi soğuk su doldurulmuş toprak testi yanda, yer minderleri sıralanmış, ortaya da; yüksekçe ayakları olan üç mumlu pirinç şamdan konulmuştu. Her katta bulunan mutfaktan, mangal üzerindeki bamyanın kokusu, geniş bahçelerden gelen çiçek kokularına karışmaktaydı. Şebboylar; havanın kararmasıyla göreve başlamışlardı bile..
Herkes oturdu. Yıldız mutfağa yakın tarafa oturdu. Sessizdi. Lâzım olanı O getirip götürecekti. Küçük bir duayla başladılar, büyük bir dua ile bitirdiler. Büyük dua hastalığı iyice ilerlediği duyulan ATATÜRK içindi. İyileşmesi, uzun yaşaması için Allah’a yalvardılar.
Gelen bekçi, külde sıcak tutulan sefer tasını alıp; karakoldaki babama akşam yemeğini götürdü.
Yan tarafta duran beşikten gelen mırıltılar giderek ağlamaya dönüştü.
Uyanmıştım..
Üstü açık toprak künkte çift gelişli sularımız;
Biri soğuk, biri sıcak; bir tarafta makaramız;
Salla ipi doldur küpü; yavaş yavaş çek yukarı;
Hiç inmeden aşağıya doldurursun kır bakırı.
Bulaşıkta, çamaşırda ele gelir sana suyun;
Kesildiyse birkaç saat, yan tarafta bahçe kuyun.
Üç beş tabak, tencereyi temizledi Yıldız Abla;
Koştu geldi öpmelere; kundaktaki Yücel var ya!!
“ Yıldız kızım, alıver de getir bana şu oğlanı;
Biraz serin. Üşümesin, katlayıver üst yorganı.
İşte benim bebek oğlum; birkaç aylık daha henüz;
Pek uyumaz geceleri, yatar kalır sade gündüz.
Pek emiyor, gidemezsin şu kapının eşiğine;
Sallıyorum pek sık onu, ip bağladım beşiğine.
Sabahları kızlar gelir; her birinin kucağında..
İşimiz çok; bakmışsın ki yemek yanmış ocağında.”
Emzirildi küçük Yücel, aktarıldı koldan kola;
Uyutuldu diz üstünde, sallanarak sağa sola.
BİR HİKÂYE BAŞLIYORDU, KUCAĞINDA O GENÇ KIZIN;
BIRAKMADI, HEP TAŞIDI; KUCAKLADI KIŞIN YAZIN.
O GÜN; BENİM, KOLLARINDA OTURDUĞUM İLK GÜNÜMDÜ;
ÖYLESİNE SEVDİM O’NU; HEM YARINIM, HEM DÜNÜMDÜ.
ÜÇ YIL BOYU HEP OYNADIK, ONLA YATTIM ONLA KALKTIM;
YILLAR GEÇTİ, UNUTMADIM; BEN HEP BU RESİME BAKTIM..
ÖYLE GÜZEL.. ÖYLE GÜZEL… BAKILMAYA DEĞMİYOR MU?
GÖZLERİNİN SICAKLIĞI SİZE BİLE GELMİYOR MU ..?
ONLARIN HİKÂYESİ -6-
Devam edecek ....