​ Onların hikayesi-18- / Kültür - Sanat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Aralık '08

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Onların hikayesi-18-

Kahvaltı sonrası Süha ve İsmet; şehirde olup da Salı akşamı bulunamayan yakın-uzak akraba ve tanıdıklarını yarınki “eğlence”ye davet etmek için gideceklerdi. Yıldız ve Halime ’yi de yanlarına alıp, İsmail’in faytonu ile yola çıkarlarken; Nihat, Annemin verdiği kalın bir urganla asırlık ceviz ağacının kalın dallarından birine güzel bir salıncak kurmak üzereydi. Çıktığı kalın bir ağaç kolunun üzerinden onlara el salladı, çabuk gelin dedi.

Bu salıncak fikri Annemindi..!

Delikanlılar, yarın akşamki kalabalığın yer alacağı bahçelerde, sağda solda bırakılmış kürek-çapa, tırmık-tokaç ne varsa toplayıp bahçenin uzak köşelerinden bir yerlere taşıdılar. Sarkan, eğilen çiçek dallarını iplerle bağladılar. Kurumuş bütün dal ve yaprakları budayıp topladılar; sulayıp, süpürüp; etrafı tertemiz ettiler.

Fomara, Kayan, Yıldırım, Umurbey, Merinos, Setbaşı, Molla Arap dolaşıp geldiklerinde; diğer dördü hâlâ uğraş içindeydi. Bahçedeki ev fırınının dökülmüş yan duvar sıvalarını; Hüsnü üstü başı çamur çökek içinde kalsa da bir güzel sıvayıp tamir edivermişti. Delikanlılar; tatlı, küçük mırıldanışlarla kendi kendilerine türküler söylüyor, ıslıkla; çoğu marşları seslendiriyorlardı. Bahçelerin içinden akıp gelen buz gibi dağ suyu ile yapılmış koskoca bir tencere dolusu ayrana rağbetleri fazlaydı.

Annem Onları üst sofadan gururla seyrederken, Yücel’inin de bir gün onlar gibi olacağını hayal ediyordu. Elbette o günler de gelecekti. Yüreğinde daha büyük bir beklentiye yer vermesine artık pek imkân göremiyordu.

Neşe içinde dönen gençler, yukarda Annemle birlikte gelecek planları yapan büyüklerinin yanına çıkıp ziyaretlerini özetlediler, aşağıya inip arkadaşlarına katıldılar. Onların ayrılmasından sonra Annem ve diğerleri de aşağı avluya yavaş yavaş inmişlerdi. Annemin Zihni’yle görevlendirdiği ateş kıvamını bulmuş, sac üzeri “Beypazarı” yarımca ve gözlemelerinin yapımına sıra gelmişti. Annemin tavşan ayağı ile yağlayıp bol içle zenginleştirdiği yarımcalar ve Trabzon tereyağı ile tadlandırılmış gözlemeler, peş peşe gelip tekrar tekrar alan delikanlıların pek hoşlarına gitmişti.

Halime’ nin bir ara kaybolup belirmesinin nedeni belli oldu. Yanında yavrularını gezdiren bir ana kedi gibi, diğer dört kızı da alıp gelmişti. Annemin de bunu beklemediği söylenemezdi.

Ne kadar da hayat ve sevgi doluydu hepsi..!!

Büyüklerin ellerini öptükten sonra onlar da diğerlerine katıldı. Salıncak baş eğlenceleri oluverdi. Zaten hangi genç sevmezdi ki!

Birbirlerini salladılar… Annemi bile yalvar yakar ikna edip bindirdiler..

"Aman yeter yavrularım.” demesine rağmen: “ yaşa, yaşa ablacığım.” çağırışları ve kahkahalarla O’nu yüksek dallara kadar uçurdular, Anneler-teyzeler hepsi memnun ve duygulu gözlerle gençlerin neşe dolu oyunlarını izledi.

Oyun ve eğlencelerinin ardından, Nedim Amcama sözleri olduğu için; Harbiyeliler üniformalarını giyip hep birlikte Onun okuluna gitti. Gelişlerine hazırlık yapıp bekleyen ilkokul talebeleri Onları alkışlarla, bahçe kapısının iki tarafına sıralanıp birer ikişer sınıflarına aldılar. Küçüklerin sorularını cevapladılar. Şiir okuyan kız erkek öğrencileri alkışlayıp kitap-defter-kalem-silgi armağan ettiler.. Şapkalarını isteyip başlarına geçirerek askercilik oynayanlar, parlak sarı düğmelerini okşayanları şefkatle sevdiler. Hep birlikte marşlar söyleyip onları geleceğe heveslendirdiler.

Okul sonrası, önce Muradiye külliyesi ziyaret edildi. Osmanlının asırlar boyu süren yaşantısının en mânâlı var oluşunu yaratmış pek çok büyüğünün yattığı bu türbeler dizisi, sahip olduğu sessiz ve haşmetli duruşu ile, burayı ilk defa gören diğer dört genci oldukça etkilemişti. Emirsultan, Ulucami, Yeşil ziyaret edildi. Yeşil kahvesinin bahçelerinde dinlenirken baktıkları yukarı tepelerde bir kartal yuvası gibi görünen “Işıklar Askerî Lisesi” ne hayran oldular.

Eve döndüklerinde saat beşe yaklaşmıştı. İsmet daha İstanbul’dayken arkadaşlarına verdiği “kaplıca” sözünü Onlara hatırlattı. Akşam yemeğine kadar buna zamanları vardı. Çok duydukları ama bu güne kadar hiç gitmemiş oldukları meşhur Bursa hamamlarının en bilinenine gidecek olan dört arkadaşlarını da alarak “Eski Kaplıca”yı ziyaret edeceklerdi. Sabun-kese, temiz çamaşır-havlu-peştamal hazırlanıp torbalara konuldu, Çelik Palasın alt taraflarındaki meşhur Eski Kaplıcanın yolu tutuldu. Bursa’ya kadar gelinir de, bu dört yüz senelik tarihî yerin keyfi çıkarılmaz mıydı!

Muhteşem çinilerle kaplanmış bu görkemli mekânda; aslan ağzı ve koca kubbenin altında yer alan havuzda doyulmaz bir zevkle geçen zamanın arkasından, kapıda bekleyen İsmail Onları alıp eve getirdi.

O gün evci olan Babam, geldiklerinde avludaki sedirlerin birinde oturmuş gazetesini okumaktaydı. Durgun ve üzgündü. Gelen gençlere belli etmek istemedi. Selâmlaştılar. İlk defa bu kadar etkileyici bir kaplıca görenler yaşadıkları güzellikleri peşpeşe anlatıp dururken, Süha’nın gözü yan tarafta duran Cumhuriyet gazetesine ilişti, müsaade ile eline aldığında yüzü acı ile buruşuverdi. Bunu fark eden diğerleri de gelip, baş sayfayı okuyan Süha’nın omzunun arkasından gazeteye başlarını uzattılar. En ortada yer alan resmî tebliğ çok can sıkıcıydı.

“ YENİ TEBLİĞ ” Cumhuriyet gazetesi nüshasında;

ATATÜRK’üm şimdi artık Dolmabahçe Sarayında.


Savarona demirlemiş, sanki O’nu bekler gibi;

Hasta düşmüş, yatıyormuş; dört cihanın bu galibi.


Avrupa’dan usta doktor, bizimkiler hep başında;

Elli yedi sene ne ki! Kabul olmaz bu yaşında.


Daha erken, henüz erken; bu acelen SENİN nedir?

O da eğer gidecekse, bu dünyada mânâ nedir?


Azrailse can alacak, utanmalı yaptığından;

Kör olmalı, görmemeli; O güneşe baktığından.


Kâinatın şimşekleri yaratsınlar sana mahşer;

O’nu alsan, feryâdımdan yırtılacak hem gök hem yer.


Kırk yaşına gelmemişti, diz çökertti İngiliz’i;

Dünya O’nu selâmladı; boyalısı, çizgilisi..


Kaç bin türlü menkıbenin sahibi bir Milletiz Biz;

Bakışıyla erir gider; bütün esrar ve hem de giz..


Beklenendi o Yüce TÜRK; altın yaldız ve sedefle

Tarih Baba sayfa açtı, yazıyordu mücevherle..


Çiçek kokan mürekkeple, on bin yılın gerisinden

Çok sayfalar doldurmuştu; bu günlerin ötesinden ..


Çok yılların özlemi O; ATAM dedim selâm durdum;

Yalvarıyor tüm Milletim, her şeyiyle bütün Yurdum..

DAHA ERKEN, HENÜZ DEĞİL; RÜYAMIZDAN UYANDIRMA.. BENİ AL GİT, O’NU BIRAK; BU BÜYÜDEN SOYUNDURMA!!

ONLARIN HİKÂYESİ-17-

Devam edecek...

yucelakt@gmail.com

 
Toplam blog
: 53
: 469
Kayıt tarihi
: 03.10.08
 
 

1- Ankara 1938 doğumlu 2-İlk ve orta eğitim- Bursa - 3-Lise terk ve Hv. Kvv.Teknik Okullarından Mu..