​ Öykü 16: Venüs / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Mayıs '12

 
Kategori
Öykü
 

Öykü 16: Venüs

Öykü 16: Venüs
 

Dışarıya çıktığında pırıl pırıldı gök.  İnsanın iyimserliğini anlatıyordu her varlık.  Kuşlar mutluluk içinde kanatlarını temizliyorlardı. Yakışıklıydı  erkekler.  Ve bugün deniz en güzel,en çırpıntısız gününü  yaşıyordu. Çocukların gözünde yaş yoktu. Her şey,her şey iyi  bir günü işaret ediyordu.

Gerçekten bakıyordu da çocuklara, o kıpkırmızı,yumuşacık yüzleriyle, en son çocuk modasını izleyen  “blue jean”lerinin içinde bir Teksas’lı kovboy kadar yiğit, küçük  tavşanlar kadar sevimliydiler.

Güzellikleri yüzlerinden belliydi çocukların;tümü de annelerine çekmişlerdi. Sanki Anadolu bütün güzel annelerine ve en güzel ablalarını Taksim’e göndermişti.

Beyoğlu’na yöneldi Venüs.

Güzellik sözü aklına gelince,döndü vitrindeki  kendi hayaline şöyle baktı..Güzeldi ama anne değildi ki. Böyle gürbüz çocukları  olduğu  için  anneleri kimbilir nasıl öğünürlerdi.  Yalnızdı Venüs,bir tek annesi olmasına karşın..

Vitrinlere  bakarak ilerledi. Memleket ne güzel kalkınıyordu. Artık vitrinler en son moda giysilerle doluydu. Parlak camların ardında  buzdolapları, çamaşır makinaları.. taksitle satılan  çok çeşitli eşyaların hepsi artık Türk malıydı. Göğsünü kıvançla doldurdu bu Venüs’ün.

Göğsü kıvançla dolunca Venüs’ün,çapkın bir oğlan dalgınlıkla  çarpıverdi. Delikanlı,gerçi,arkasından bir  süre yılışık,yılışık izlediyse de,kız aldırmadı. Açılan  çantasını kapadı,saçlarını şöyle bir düzeltiverdi.  Her şey  yerli yerindeydi ya. Dünyada hiç bir şey yoktan varolmaz, vardan da yokolmazdı.  Ortaokulda  öğrendiği  en büyük yasaydı bu. Bir şey eksilmemişti ya,ufak bir kazadan ne çıkardı.

Bakındı sağına soluna.Postaneye çıkan caddenin köşesinde kıpkırmızı bir  “Thunderbird” duruyordu. Özel arabanın direksiyonunda oturan  genç  adam  çok yakışıklıydı. İnce bıyıklı, saçları kıvrım kıvrım arkaya doğru taralı adam sigara içiyordu. Adamın yakışıklılığını  değil de  çalışkanlığını  düşündü Venüs. Belki üst kademe,yüksek bir bankacıydı,şu “yuppie” denen cinsten. Borsa oyunlarında ne kadar çok  para  kazanıyorlardı şu akıllı bankerler.

Yanından  geçerken yakışıklı adam, “Binmez misiniz, sizi istediğiniz yere kadar götürebilirim,” diye fısıldadı işittirebilecek şekilde.

Binse miydi. Vazgeçti. Nedense yüz  vermedi. Canı yürümek istiyordu bu güzel  havada.

Gerçekten Venüs bugün evden niye çıkmıştı?

Gazetede  bir  ilan okumuştu. Beyoğlunda bir film şirketinde çalışmak üzere bayan sekreter aranıyordu.Ücret yeteneğe göre verilecekti.  Can sıkıntısından olacak, oraya başvurmaya karar vermişti Venüs.

Gerçi paraya o kadar gereksinmesi yoktu.Babasından kalan apartman dairesinde anne kız rahat yaşıyorlar, kiraya verdikleri diğer katların kirası da onlara yetiyordu.

Ama sıkıldı Venüs bu tekdüzen hayattan. Dışarıya çıkmak, insanlara  daha yakın olmak, onları daha iyi  tanımak istedi.

“Karamürsel”  mağazasının  önünden karşıya doğru yürüdü.

Birden bire arkasında beliren  bir banka  arabasının  önünden kendisini güç kurtardı.Güya bu caddeyi yayalara ayırmışlardı.  Börekçinin orada bir takım adamlar kötü kötü baktılar. Aldırmadı.

Ona  kim  karışabilirdi.  Özgürlüğü vardı. İşte özgürlük Beyoğlu’nda böyle elini kolunu  sallayıp yürümek,istediği mağazaya girip çıkmak, istediği vitrinin önünde düşlere dalmaktı. Dahası, istediği işte çalışıp, kazandığı parayı  gönlünce harcamaktı.

Sonuçta aradığı  yeri buldu. Beyoğlu’nun yan sokaklarından birinde, eski, belki de yıllardır badana yapılmadığı için yüzüne bakılacak  pek yeri  kalmayan  bir  apartmanın  ikinci katındaydı  aradığı iş yeri. Biraz korkuyla çıktı  apartmanın merdivenlerinden,zili çaldı.

Gençten biri açtı kapıyı.  Aradığı  adresin  burası olup olmadığını sordu Venüs. Burasıydı.Kendisini artist ajanslarının odasına benzer bir  yazıhaneye aldılar. Bütün duvarlar en tanınmış artistlerin resimleriyle tıka basa doluydu.

Masada orta yaşlı, saçları parlak jöleli bir adam oturuyordu. Kendisini görünce  kocaman bir sırıtma oturttu yüzüne.  “Hoşgeldiniz..Sefalar getirdiniz ,” dedi adam.  Baştan  aşağı süzdü  kendisini...  Aman Allahım çoktandır Beyoğlu böyle güzellik görmemişti.  O ne  endamdı öyle. O sarışın saçlar,mavi gözler.Hiç bir sinema artisti onun eline  su  bile dökemezdi.  Venüs’ü rahat bir koltuğu aldıktan sonra hemen konuşmaya başladı adam. Ama nasıl? Makinalı tüfek gibi  envai türlü diller döküyordu. Onun güzelliğini övüyor,iltifatlar ediyordu.

Venüs, “Ben buraya bir sekreterlik işi için  gelmiştim,” dedi. Fakat adam onun sözünü dinlemedi bile.  Gözleriyle Venüs’ün her yanını tartıyor,sekreterlikten başka işler için ölçüp biçiyordu.

“Emin olun sekreterlikten  başka işler layıksınız. Niçin burada bir deneme filmi  çevirmek istemiyorsunuz. O kadar çok yeni yüzlere,yeni yeteneklere  ihtiyacımız var ki. İnanın ..” Bir biri ardı sıra o kadar güzel sözü nasıl buluyordu.

Ne diyeceğini şaşırmıştı. Adam kendisini yarı stüdyosumsu bir yere sokmuş,bir yandan ışıkları yakmaya çalışırken bir yandan soyunmasını söylüyor.

“Şimdi bir deneme  filmi  çekeceğiz.  Çok kısa  bir film olacak..Ama heyecanlanmayın. Hayır, hayır, korkacak hiç  bir şey yok güzelim.  Zaten  beni herkes tanır.  Prodüktör Zahit Arma deyince,insanların aklına Türk filmciliğinin  en  büyük adlarından biri gelir..Endişe etmeyiniz..” diyordu.

Venüs bu işi burada bitirmek istedi.  “Hayır, kesinlikle istemiyorum,”dedi.

Birden akan sular durur gibi oldu.Şaşkınlık sırası şimdi Zahit Bey’deydi.

“Fakat ben kötü bir şey teklif etmedim ki..”dedi.

Venüs sıkılmıştı ölesiye.Ne düşünmüş,ne ummuş,ne bulmuştu. Önceden kararlaştırmadığı şaşırtıcı durumlardan  hiç hoşlanmazdı. Film yıldızı olacakmış,deneme filmi  çekilecekmiş, falan filan.. İstemezdi. Annesi de kabul etmezdi zaten bütün bu olan bitenleri.

“Ben buraya daha başka bir  iş  için gelmiştim. Ama özür dilerim kararımı değiştirdim.  Yapamıyacağım  bütün  bu işleri..Tekrar özür dilerim ,”deyip kapıya yöneldi.

Tabii bozuldu Zahit Bey.Onu orada biraz daha tutabilmek, iş üzerine bilgi vermek için ne yaptıysa boşunaydı.

Venüs bildiğini  yapardı.  Daha fazla oyalanmadı. Merdivenlerden birer ikişer inmeye  başladı. Tökezledi. Bileği ağrımıştı.Hay aksi şeytan! Neyse o kadar ağır bir olay değildi; ayağını sürükleyebiliyordu.  Tökezleye tökezleye bir muhallebici dükkanına kadar gitti,boş bir masaya oturdu.

Karşıdaki aynaya baktı. Kızarmıştı,terlemişti. Biraz heyecandan, biraz korkudan,gittiği yerdeki alışmadığı garip havadan yılmıştı.

Yirmi yaşındaydı.  Güzeldi.  Bunu biliyordu. Ama dünyayı pek tanımıyordu;insanları pek bilmiyordu. Demek dışarda böyle hayal kırıklıkları da vardı.

Garson,”Ne emrediyorsun, şekerim ?” diye sordu.

“Bir şey emretmiyorum.Bana bir limonata verir misin lütfen?”diye yanıtladı. Sinirliydi ama kibar olmaya çalışıyordu.

“Kimseye bir şey emretmek istemiyorum..Kimse de bana emretmesin,” dedi kendi kendine.  Baktı, aynadaki Venüs’de aynı şeyleri söyledi.

Kasada  oturan  adam gelirken yakışıklı çapkını ne kadar andırıyordu. Kendisine laf atmıştı.  Bunu  bir  terbiyesizlik saymıştı da,  adamın  arkasından  bir süre izlemesini nedense hoş görmüştü.  Şimdi ise  tam  karşısındaydı, yine dişlerinin arasından pis pis gülümsüyordu.  Üst çenesindeki üç çürük diş sırıtkan  dudaklarının arasından fırlamıştı. Korkunçtu.

Limonata parasını kasaya bırakıp  kendisini dışarı attı.

Kalabalıktı cadde. Kalabalık arasında sıkıştı. Birisinin elinin  kalçasında  dolaştığını  duydu. “Çantayı kaldır kafasına vur,” dedi şeytan. Çantayı kaldırdı; bakındı sağına solnu,göremedi adamı.

Taksim  kavşağına gelinceye kadar  çeşitli  terbiyesizce laflar işiti. Gittikçe sinirleniyordu. Geçitten geçerken,durması gereken bir araba üzerine sürdü. Güçlükle attı kendisini kıyıya ama  düştü.  Araba  keskin bir frenle durdu. Kalabalık üşüştü başına. “Hay Allah,”  dedi kendi kendine.  “Var mı bir şeyin Venüs..Yok.Hadi” Lanet etti şöföre, böyle kendini rezil ettiği için.

Eve  çabuk  dönmek gerekiyordu. Geç olmuştu. Hem de bıkmıştı kalabalıktan, insanlardan,İstanbul’dan her şeyden..

Yoldan geçen bir taksiye,  “ Hey taksi...”diye seslendi.

Taksi bir kaç adım ötede fren yaparak durdu.Kendisini zorlukla içeri attı, “Nişantaşı...”dedi.

Evinin önünde durdurdu taksiyi. Tutup yüz bin lira verdi bozması için.  Şöför homurdandı  bozuk vermedi diye.  Çıkarıp yirmi bin lira geri verdi.

“Her  zaman  elli  bin  liraya  getirirler buraya..”dedi Venüs.

“Eski çamlar bardak oldu,hanım abla..”dedi şöför kabadayı ağzıyla. Sonra bastı gaza.

Sinir  içinde  attı  kendini eve.  Kapıdan  girer girmez annesi sezdi olumsuz bazı şeylerin olduğunu.

“Ne oldu kızım,işine ne oldu?” diye sordu.”Kabul edildin mi,başlıyacak mısın?”  Venüs adeta patladı.Gözyaşları bir sel gibi geliyordu. Hıçkırıklarının arasında anlattı.

“İş filan yok,hep can sıkıntısı, hep işkence,hep yorgunluk..Bıktım bu hayattan..İşin de insanların da Allah belasını verisin. Ben çalışmayacağım anneciğim..Bu şekilde çalışamam,” dedi Venüs.

Anne gülümsedi.

“Ne o Venüs,”  dedi.”Neşeli gittin,üzüntülü dönüyorsun..

Daha dur bakalım  yavrum.  Bu  hayatın daha ilk adımları.Daha neler göreceksin.  Allah beterinden saklasın..”dedi sarılarak tek kuzusuna. Göz yaşlarını sildi ama annenin gözyaşları içine akıyordu.

 
Toplam blog
: 2579
: 848
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

Mesleğim eğitimcilik… Şimdi artık emekli bir vatandaşım… biraz şairlik, biraz hayalcilik, biraz s..