- Kategori
- Öykü
Öykü üzerine/Öykü de anlatıcı

Lale, Aydıncık/Mersin'de çekildi.
Bazı yazarlar, dünya görüşlerini, siyasi düşüncelerini okurları ile paylaşmak istediği için kahramanlar ve olaylar karşısında tutumunu açıkça ortaya koyar. Bazılarıysa bunlara hiç girmez, daha geniş bir açıdan bakarak herkesin görebileceğini gösterir. Yalnızca öykü kişilerine değil olaylara da tarafsız bir gözle yaklaşır ve çağına tanıklık etmek ister.
Bu nedenlerle yazar, öyküsünü kendisi gibi düşünen birisine anlattırır. Öyküyü okura anlatan, sunan kişiye de anlatıcı denir.
Anlatıcı öykü içinden biri midir yoksa öykü dışından mı? Öyküdeki konumu ve bakış açısı nedir? Anlatma görevi dışında başka işlevleri var mıdır? Anlatıcı, yazarın kendisi mi yoksa öyküyü anlatmakla görevlendirdiği kişi midir? Bu yazıda, işte bunları irdelemeye çalışacağız.
Anlatıcı, öykü kahramanlarından biri olabileceği gibi dışarıdan biri de olabilir. Anlatırken de kendini ya açık seçik ortaya koyar ya da saklar. Birinci durumda, anlatıcı her şeyi bilir ve okurun, öykü kişilerinin ruh dünyalarına girmesine yardımcı olur. Olayları özetler, yorum yapar. Kısacası okuru her konuda aydınlatır. İkinci durumdaysa anlatıcı, kişi ve olaylara daha geniş bir açıdan bakar.
Anlatıcının her öyküde bir konumu bir de bakış açısı vardır:
Konum, anlatıcının öyküde görev alıp almamasıyla ilgilidir. Görev alıyorsa, anlatıcıya öykü içi anlatıcı denir.
Sabahattin Ali’nin “Değirmen”inde, anlatıcı öykünün içindedir. Kendisi de Çingene olan anlatıcı, aynı obadan ve öykünün ana kahramanı Atmaca’yı tanıtır, onun yaşadıklarını anlatır.
Osman Şahin’in “Çukan” adlı öyküsünde, ilçe jandarma komutanlığına atanan anlatıcı, yardımcı karakter rolü üstlenmiş ve ana karakter eşkıya Sebri Çukan’ı yakalamaya çalışmakta ve olup biteni anlatmaktadır.
Ali F. Bilir’in “Öyküdeki Asker”inde, öykünün kahramanı olan asker, yazarını anlatır.
Eğer anlatıcı öyküde görev almıyorsa, ona öykü dışı anlatıcı adı verilir.
Osman Şahin’in kan davasını işlediği “Ölüm Oyunu”nda öykü dışı anlatıcı söz konusudur. Öykü de 3. tekil şahısla okura aktarılmıştır.
Anton Çehov’un, aylığını almak için kente giden bir bayan öğretmenin köyüne dönüşünü anlattığı “At Arabasında” da anlatıcı, öykü dışıdır.
Bakış açısı, “öykü kimin gözüyle anlatılıyor” sorusuna yanıt verir. Öykü, kahramanlardan birinin ya da sıra ile birden fazlasının bakış açısından mı yoksa anlatıcının bakış açısından mı anlatılıyor? Sonra anlatıcı, öykü kahramanlarına yakın mı duruyor uzak mı? Kişiler ve olaylar karşısında nasıl bir tutum takınıyor? Açıkça yorumlama yolunu mu seçiyor yoksa edebi sanatlara mı başvuruyor? Bu soruların yanıtını da üç çeşit bakış açısında buluyoruz:
1- Tanrısal bakış açısı:
Ölüm Oyunu’nda bu bakış açısı söz konusudur. Anlatıcı âlimi mutlaktır ve her şeyi anlatır. Okur, İdris’in babasının pusuya düşürülerek öldürüldüğünü, onun da zamanı gelince babasının katilini öldürdüğünü, yıllarca saklandığını ve bir gün akrabalarının sünnet düğününe gitmek üzere ortaya çıkınca da üç kardeşin, ellerinde uzun namlulu birer silahla, İdris’in peşine düştüğünü öğrenir. İdris kaçar, onlar kovalar…
Anlatıcı, öykünün bir kahramanı değildir ama kahramanların düşüncelerini, mazilerini, geleceklerini, gizli olayları bilir. Olaylar üzerine fikrini belirtir. Kahramanlardan çok daha fazlasını bilir. Bu bakış açısı, tüm kahramanların duygu ve düşüncelerini, karakterlerini aktarmaya olanak sağlar. Çeşitli zamanlarda olup bitenleri gözleme olanağı verir. Okur, maksimum bilgiye sahip olur. Bu bakış açısına “sıfır odaklanma” da denir.
2-İçten bakış:
Olay, bir kahramanın bakışıyla anlatılır. Bu bakış açısına “iç odaklanma” da denir. Ali F. Bilir’in “Öyküdeki Asker”inde içten bakış söz konusudur. Öykünün yazarı, askerin bakış açısından anlatılmıştır.
Okur, onun ne yaptığını, ne dediğini, ne düşündüğünü bilir. Burada da bazı olasılıklar vardır. Örnek vermek gerekirse;
A- Anlatıcı ve kahraman aynı kişidir. Kendi öyküsünü 1.tekil şahısla anlatır.
B- Anlatıcı, bir kahramandır ve diğer bir karakterin yaşamını gözler önüne serer. Öykü bazen 1. şahısla, bazen 3. şahısla anlatılır.
Osman Şahin’in “Çukan” adlı öyküsünde, “B”deki bakış açısı söz konusudur. Yazar bu bakış açısını, özellikle bir kahramanın düşüncelerine, duygularına ve algılamalarına öncelik tanımak için kullanmıştır.
3-Dıştan bakış:
Anlatıcı öykünün bir kahramanı değildir. Kahramanları geriden izler ve onlardan daha azını bilir. Onları yalnızca sözleriyle, yaptıklarıyla ve davranışlarıyla tanıtır. Onların düşüncelerini de bilemez. Yazarın tanık olarak seçtiği anlatıcı, olup biteni 3. tekil şahısla aktarır. Gördüklerini de değiştirmeden betimler. Okura kendi fikrini de açıklamaz.
“Dış odaklanma” adıyla da bilinen bu bakış açısı, yalnızca kahramanların sözlerini, jestlerini ve eylemlerini aktarmaya yarar. Anlatıcı, varlık ve eşyaların yalnızca dış görünüşlerini bilir. Okur da kahramanlar hakkında az şey bilir.
Bu da okurda daha fazla öğrenme arzusu doğurur.
Sabahattin Ali’nin “Arabalar Beş Kuruşa” öyküsü buna iyi bir örnektir.
Anlatıcının öyküdeki görevi, sadece öyküyü anlatmak değildir. Gérard Genette, Roman Jakobson’un dilin çeşitli işlevlerini gösteren şemasından esinlenerek, anlatıcıya bazı görevler daha yüklemiştir:
Bunlardan biri olan “iletişim kurma görevi”, Çukan’da kendini iyice duyumsatmaktadır. Anlatıcı, okurla iletişim kurmak ve kurulan iletişimi sürdürmek için, doğrudan doğruya okura hitap eder: “Zaten gizlendiği dağlara baktığınız zaman, onun neden yakalanamadığının mantığını az çok anlayabilirdiniz.”
Sabahattin Ali’nin “Değirmen”inde anlatıcı, daha ilk cümlede okur ile iletişime geçer ve ona “adaşım” diye hitap eder:
“Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım ?..” diyerek başlar öyküye. İkinci sayfanın sonunda da “Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene’ler.
Dinle adaşım, sana bir Çingene’nin aşkını anlatayım…”der ve girer asıl konuya. Anlatırken de sürdürür okur ile iletişimi ve öykünün sonunda ona söyle seslenir: “Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.”
Anton Çehov’un “At Arabasında” adlı öyküsünde de anlatıcı, bir ara dönüp okura seslenir:
“Gerçekten de yaşamın düzeni, insan ilişkileri öylesine saçmaydı ki, şöyle bir düşününce aklınız durur, yüreğiniz hop diye yerinden oynardı…”
Bir başkası ise “ideolojik görev”dir. Anlatıcı, ülkenin sosyoekonomik durumunu gözler önüne sermek, ders verici bazı sözler aktarmak için olayların gidişatını durdurabilir.
Örneğin Ölüm Oyunu’nda anlatıcı şöyle demektedir: “Kan davası öyle bela, ölümcül bir oyundu ki, insan kumar kâğıdı yerine, kanını sürerdi oyuna.”
“At Arabasında” öyküsünde anlatıcı şunları söyler: “Yalnız o değil, bütün öteki öğretmenler, yoksulluk içinde yüzen hekimler, sağlık memurları eşek gibi çalışırlarken yüce bir ülkü uğruna, halka hizmet için uğraşıp didindiklerini düşünmeye fırsat bulamaz, çünkü kafalarında sürekli geçim derdi, odun, kötü yollar, hastalık kaygısı vardır…”
Her öykü de bir anlatıcı bulunur. Ancak anlatıcı yazarın kendisi midir yoksa bir başkası mıdır konusunda farklı görüşler vardır:
Bazılarına göre anlatıcı, anlattığı öyküye ait olup, sadece o metinde vardır. Metin dışında hiçbir varlık göstermeyen, kurmaca bir kişidir. Oysa yazar, gerçek bir kişidir ve öyküyü yazandır. Dolayısıyla ikisi farklıdır. Yazar ile anlatıcı yalnızca 1. şahıs anlatılarda örtüşürler.
Bazılarına göre ise, öykü yazarın yapıtı olduğuna göre, konuyu, kişileri, anlatıcıyı, zamanı ve mekânı gönlünce o yaratır. Kişilerin kaderi onun elindedir, anlatıcıyı da o seçer. Bu nedenle anlatıcının kendisidir.
Biz de anlatıcının, “sahibinin sesi” olduğunu düşünmekteyiz.