- Kategori
- Deneme
Öykülerle yolculuk (kırk üçüncü bölüm) devam edecek

Öykü demeti
Kadın ağlamaklı bir sesle “ah Fatma anam seninle gurbette buluşmak da varmış” derken Fatma ananın ve yanında sonradan adının Berfin olduğunu öğrendikleri kızı ağlamaklı bir vaziyette gelen kadına sarılıyordu.
Yani görünen manzara için tam ‘anacık babacık günü’ desem denk düşer. Çünkü kadınlarda çok hararetli bir karşılaşma vardı.
Ama Hasan dayı ise bir o kadar sakin; birbirine sarılmış kadınlara bakıp “kadın işte, her yerde aynı” derken Birol’ü ve Temur efendiyi bahçenin içine davet etti. Birol biraz ikirciklendikten sonra Temur efendiye gözüyle “girelim bari” diye işaret ederken Temur efendi Hasan dayıya “rahatsızlık vermeyelim dayı” diyordu.
Hasan dayı tüm babacanlığıyla “ne rahatsızlığı canlar? Evime ancak şeref verirsiniz” derken önden gitti; orada yere serilmiş hasır gibi bir şeyin üzerine konmuş ‘solmuş’ çiçekli kumaşlı minderleri işret edip “hele şöyle buyurun” dedi. Birol ve Temur ‘buyurup’ minderlere ‘kuruldular’.
Bu sırada Ali arabadaki eşyaları indirmiş, karısı ve yanında Hasan dayının karısı ve kızla birlikte eşyaları Hasan dayının evinin yanındaki ev gibi şeye götürüyordu.
“Ev gibi şey” dediğimi garip karşılamayın. Özellikle Birol içinden “bunlar ne böyle?” diye bir şeye benzetemediği o ev gibi şeylere bakınıyordu.
Hasan dayı ağız dolusu gülerek “ne o can bizim evleri bi şeye benzedemedin zaar. Bunlar bizim evimiz. Gazatalarda okumadınız mı? Gecekondu bunlar” diye bilgi vermeye başladı.
Ellilerin başında İstanbul’a gelenlerdenmiş.
İstanbul’a göçen herkesin kaygısı, hikayesi gibiydi onun öyküsü.
Dedesi Yemen’de kalmış. Babası da kurtuluş savaşında bacaklarını kaybetmiş. Evin yükü daha çocuk yaşında Hasan dayıyla kardeşi Hüseyin’in omuzlarına kalmış.
Köyleri Anadolu’nun bozkırında kurulmuş bir köy. Ataları Türkmen ellerinden göçüp gelmiş.
Alevi olduklarını söyledi. Sonra durakladı Temur efendiye ve Birol’e “siz Alevi nedir bilin mi?” diye sordu.
Bu sorusunda bir sitem yüzlerce yıllık dışlanmışlığa tepki vardı. Bu tepkinin nedenini onlar kadar Temur efendi de biliyordu.
Çünkü yakınlarındaki Alevi köyleri, orada oturan Aleviler için köylerinde hacı hoca takımı demediğini koymaz “bunların bastığı toprakta biten yenmez, kestikleri et mundardır bunların” diye aşağılarlardı Alevilere.
Hele Aleviler için söylenen bir mum söndü hikayesi vardı ki? Günümüzde bile bu hikaye üzerinden Alevileri aşağılayan çok öykü vardı.
Yalnız Temur efendi değil Hastafendi de iyi bilirdi bu aşağılamaları.
Hikayenin burasına gelince Hastafendi dalıp gitti.
Onun doğup büyüdüğü ilçeye bağlı çok köy vardı. Bunlardan yalnız bir tanesi Alevi köyüydü. İlçenin hemen burnunun dibinde olan bu köy için Hastafedi de benzer öyküleri çok dinlemiş, bu söylenenlerle büyümüştü.
Onun ilçesinde yıllar önce bu Aleviler ilçeye rahat gelemezmiş. Babasının anlattığına göre ilçede o sıra Çakaloğlu diye biri de aynı Temur efendinin bildiği gibi Aleviler için “bunların yemeği yenmez, bastıkları tarlanın bereketi kaçar” diye aşağılarmış.
Neden sonra hastafendinin dedesi ilçede muhtar seçilip etkinliği ele alınca bu Alevi köyüne ve Alevilere el vermiş.
Buna asıl sebep de Hastafendinin dedesinin hayat hikayesinde saklıymış.
Hikayeye göre dedesinin babası ikinci bir evlilik yapıp Kezban Hanım isminde o sıra vefat eden yüzbaşının dul karısıyla evlenmiş.
Padişah tarafından ekşiya takibine gönderilen yüzbaşı eşkıya takibi yaptığı bölgedeki çiftlik köylerinden biri olan Satırlar’da ovada görüp beğendiği köylü kızı Kezban’la evlenmiş ve evlilikleri büyük sevgi içinde, çocuğu sorun yapmadan geçmiş.
Ama Hastafendinin büyük dedesi Hacı Nuri’nin ilk eşinden tam sekiz çocuğu varmış. Kezban Hanımla evlenince ondan da çocuk istemiş. Bunun için o yıllarda çocuksuz eşlerin denediği bütün yöntemleri denemişler; çocukları olmamış. En son o Alevi köyündeki ‘Niyaz baba’ tekesine adak adaması ve bez bağlaması söylenince onu da yapmışlar.
Dört beş yıl olmayan çocukları Niyaz baba tekkesine adak adayıp bez bağlandıktan sonra olduğu için; buna sebep olarak Niyaz babayı görüp, doğan erkek çocuğa Niyazi adını vermişler.
Niyazi anasından dinlediği bu öykü üzerine Niyazlar Köyüne ve Alevilere hep yakınlık duyuyormuş.
Köydeki sözü geçen birinin Niyazlar’lıları daha doğrusu Alevileri aşağılamasına da çok içerliyormuş.
Yetişip ilçe olan köyünde etkin olunca ilk işi o köye ve köylülere sahip çıkmak olmuş. 1940 da belediye başkanı seçilince de o köylülerin ilçeye yerleşmesi için teşvik etmiş, onlara arsa verip ev işyeri açmalarını sağlamış. O günlerden sonra ilçede gözükmeye başlayan Niyazlar köylüleri giderek ilçede çok etkinlik sağlamış.
Ancak aradan geçen onca yıla, onca birlikte yaşanmışlığa rağmen o köyden bahsedince ilk akla gelen onların Alevi olduğu oluyordu.
Hastafendi ortaokulu bitirdikten sonra gittiği yapı enstitüsü ve daha sonraki üniversite yıllarında toplumsal sorumluluklara ilgi duydukça hep bu farklılaşmaları, farklı görmeleri çok önemsemeye başlamıştı.
Bu sırada gördüklerinden çıkardığı sonuca göre; farklı görme anlayışı aşılıp herkes birbirini bu ülkenin yurttaşı olarak görüp tanımlamadıkça etnik kimlik ve inanç farklılığının ürettiği çatışmaların son bulmayacağına, demokratik toplum olma özleminin bitmeyeceğine inanıyordu.
Öykülerle yolculukta yol alırken Hasan dayının “Alevi nedir bilin mi?” sorusu öykü yolculuğuna çıktığımız Hastafendinin aklında bunları çağrıştırınca içimizde bunları yazmak geldi.
Hasan dayı öyküsünü buradan anlatmaya devam etti.
Kardeşi Hüseyin’le küçük yaşta evin yükünü paylaşmışlar. Yaşlanan dedesini, ebesini ‘yani ninesin’, anasını, kız kardeşlerini kimseye muhtaç etmeden bakmışlar. Zamanı gelince kız kardeşlerini ‘baş göz edip’ evermişler.
Onların orada başlık parası meşhurmuş. Ama onlar iki kız kardeşlerini ‘nerdeyse bedavaya’ sevdiklerine vermişler.
Burada durakladı “sevda işi bir başkadır. Anca yaşayan bilir canlar. Ben de o sıra Fatma’ya yangındım” dedi.
Neyse uzatmayayım. Denk düşerse Hasan dayının Fatma’ya sevdasını bir başka zamanda yazarım.
Hasan dayı gün gelmiş kardeşi Hüseyin’e “bizim oğlan. Bak ikimiz de büyüdük. Askerliklerimizi de yaptık. Buralarda geçim çok zorladı. Kasaba’ya gittiğimde nalbant Dündar emmi bana ‘oğlum sen İstanbul’a niye gitmiyorsun?’ dedi. İstanbul’da iş çokmuş. Herkes ‘taşı toprağı altın’ diye duymuş İstanbul’a akıyormuş. Dündar emmi bana ‘git sen de şansını dene. Eğer gidecek olursan benim büyük damat orada. Ona yazarım sana sahip çıkar’ dedi” diye kardeşine İstanbul hakkında bildiklerini anlatmış.
O da “olur ağam, sen git bi şansını dene. Gözün arkada kalmasın ben buralara mukayyat olurum” deyince Hasa dayıya kasabaya gidip nalbant Dündar emmiden büyük damadına yazacağı mektubu almak ve onu nerede bulacağını öğrenmek kalmış.
Bunları anlattıktan sonra pos bıyıklarını yayıp gülümsedi. “Tabi iş o gadar golay değil. Fatma var. Onun da gönlünü, iznini almam lazım. Söyledim ona. Çok anlayışlı karşıladı. ‘Git bir an önce iş güç sahibi ol. Marak edme ben seni beklerim’ dedi.
Sağlam gızdır. Ona güvenim sonsuz; ama yine anamı gönderdim onlara. Git onlara ‘böyle böyle’ de. Oğlan İstanbul’a gidiyo. Tez zamanda iş güç sahibi olunca gelip Fatma’yı alacak de. Başlık neyse verecek de. Sakın onu kimseye vermesinler’ dedim. Anam gidip geldi. Fatma’nın babası Haydar emmi ‘Hasan galbini ferah dutsun. Hayırlısıyla gidsin’ demiş.
O sözden sonra ‘ver elini İstanbul’ dedim geldim” dedi.
İstanbul’a gelince ilk işi Nalbant Dündar emminin damadını bulmak olmuş. ‘Sağ olsun’ o Hasan dayıya çok yakın davranmış. O Kazlıçeşme’de bir deri fabrikasında çalışıyormuş. Orada puvantörlük yapıyormuş. Yani ‘forsu iyiymiş’. Hasan dayıya orada iş bulmuş.
Hasan dayı burada durdu “sizi hiç deri fabrikasına, tabakhaneye yolunuz düştü mü?” dedikten sonra gülerek “Allah hiçbir gulunu orda çalışmak zorunda bırakmasın. Bok kokusundan burnunuzun direği kırılır valla. Yemek yemeden soğursunuz. Öyle yani” dedi.
O orada altı ay çalışmış. Bu sırada etrafı tanımış. Orada çalıştığı sürede çevredeki gecekondu mahallerinden tanıdığı dostları olmuş. Onlar sayesinde büyük bir inşaatta iş bulunca Dündar emminin damadından izin alıp o inşaata girmiş.
İnşaatın sahibinin bir çok yerde inşaatı varmış. Hasan dayıyı Ankara asfaltında o sıra yeni yapılan fabrika inşaatlarına götürüp orada çalıştırmış.
Hasan dayı çalışkan, dürüst adam; tez zamanda orada da kendini sevdirmiş.
O fabrikanın sahibinin adamları da inşaata gelip gidiyormuş. Fabrika bitmeye yakın bu gelip gitmeler sıklaşmış. O sırada fabrikanın mühendislerinden Sivaslı Haydar isimli bir mühendisle tanışmış. O mühendis de Alevi olduğu için hasan dayının elinden tutmuş fabrika üretime geçince ona orada iş vermiş.
Fabrika otomobil yedek parçası üzerine üretim yapıyor o sıra Ford montaj fabrikasına iş yapıyormuş.
Hasan dayı mühendise “bizim oralardan işçi alın mı?” diye sorunca mühendis “çağır gelsinler” demiş.
Bunun üzerine Hasan dayı kardeşi Hüseyin’e mektup yazıp durumu anlatmış. Hüseyin “abe ben buraları bırakmıyayım. Anam, babam kardeşlerim var. Ben köyde kalayım” deyip gelmemiş; ama onun köyünden yakın köylerden on kişi göndermiş. Onlar da Hasan dayıyla birlikte çalışmaya başlamış.
İlk günler inşaattan kalan işçi koğuşunda kalıyorlarmış. Ama fabrikanın sahibi “bunlar kendilerine kalacak yer bulsun. Bu baraka burada olmuyor” deyince Hasan dayı köylüleriyle birlikte Bulgur’lu tarafında bir yerde Hasan dayının Kazlıçeşme’de gördüğü gecekondulara benzer kendi gecekondularını imece usulü birlikte yapmışlar.
Hasan dayı gecekondusunu bir şeye benzettikten sonra mühendis kanalıyla izin alıp köye geliyor. Çarçabuk Fatma yengeyle düğünü yapıp onu da yanına alıp İstanbul’a işine dönüyor.
Fatma yenge gelince kadın elinin değdiği belli olmuş. Tez zamanda getirdiği eşyaları yerleştirdikten sonra evin önüne, ardına bahçe yapmış. Etrafını çitle çevirmiş.
Diğer arkadaşları da onu örnek almışlar. Böylece orada on iki haneli köyü kurmuşlar.
Tabi bu işler öyle çok kolay yürümemiş.
Yakındaki Bulgurlu köylüleri onların buraya ev yapmasına önceleri çok hoş karşılamamış. Aralarında epey sürtüşme olmuş. Sonradan Bulgurlu’dan bir ihtiyar onlara sahip çıkmış. “Biz de göçmeniz be. Göçmen kuşunun yuvasına taş atılmaz be” diye onlara karşı çıkan köylülerine karşı çıkmış. Onun sayesinde şimdilik rahatlarmış. Ama gazete yazılarına bakılırsa ‘hökümet bu gecekondu meselesine kafayı takmış gibi’. Hasan dayı böyle dedikten sonra güldü. “Yani işimiz kolay değil. Amma Bulgurlulu Hacı emminin dediği gibi göçmen kuşun yuvasına taş atan hayır görmez”dedi.
Yani kaderine razı olmuş, zaman ne getirirse o geleni göğüslemeye hazırdı.
Sohbet epey koyulaştığı sırada Ali isimli adam evine yerleşmişti.