- Kategori
- Tiyatro
Oyuncu sayıklamaları veya "On yıl sonra, aynı oyunun ardından: Adviye”

İdil Engindeniz Şahan - Şehrinaz Kartal Koşbay
Bu yıl denediğim çeşitli yeni şeylerin yanında bir de kendi oynadığım oyunun yazısını yazmayı deneyeceğim, bakalım ne çıkacak. Sezon geçtiğimiz haftasonu bittiği için bir “kendini satış”, “seyirciye sesleniş” yazısı da olmayacak, o açıdan içim rahat...
On yıldan fazla bir zaman önce, Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Kulübü’nde Can Utku bir oyun getirdi bıraktı önümüze, Şehrinaz Kartal’la bana da onun içine dalmak düştü. “İnsan unutur” denir ama benim durumumda “İnsan, hafızayı sıfırlar” gibi bir hâl söz konusu, “eternal sunshine” olmuyor ama bir “spotless mind” durumu söz konusu, kesin. Dolayısıyla o ilk seferde nasıl çalışmıştık, nerelerden geçmiştik hiç hatırlamıyorum. Unutamadığım tek şey telefonda konuşmam gereken “Remzi”ye, “Remziye” dediğim.
Gelelim 9 Kasım 2005’e… Üniversiteden mezun olmuşuz, bir yerlere gidilmiş gelinmiş, hayat hallaç pamuğu kıvamında ilerlemekte, derken o büyük adım atıldı: Zeynep Seda Alhas’ın yıllar da geçse hep aynı şekilde beni etkileyen kelimeleri sayesinde “Tiyatro Öteki Hayatlar” kuruldu. Ve biz, aynı kadro, Adviye’yle tiyatronun ilk oyununu oynadık. Sonra araya bozulmalar, kaprisler, bir şeyler (bunlar benden) girdi, ilişkiler zedelendi ve o ilk oyunun ardından benim yolum Öteki Hayatlar’dan ayrı düştü… on sene kadar… Bu dönemi kapatmadan şunu da diyelim ki “II. Adviye” döneminin sahne hatası da ilk üç girişimden ikincisini kaçırmamla yaşandı, hem de bir televizyondan bizi seyretmeye geldikleri gün… Şehrinaz’ın, nasıl canını dişine takarak o arada atlanan kısımları toparlamaya çalıştığını unutmam mümkün değil… Anlayacağınız üzere iyi niyetli ama biraz sarsak bir oyuncu olduğum söylenebilir (burada, “aaa yok canım”lar bekliyorum tanıdık okurlardan).
O on yılın ilk zamanları doğrusu hiç özlemedim tiyatroyu, kendi hayatımla o kadar doluydum ki başka bir yere harcayacak enerjim yoktu sanırım. Sonra yavaş yavaş, tamir oldukça, fıkfıklanmaya başladım, bulunduğum ülkenin bulunduğum şehrinde yapabilecek pek bir şey bulamıyordum, sonra İstanbul’a dönmenin arifesinde bir okuma tiyatrosu festivali keşfettim. Konuklardan biri de Berkun Oya. Türkçe hiçbir oyununu seyretmemişim, Oya’yı Fransızca keşfediyorum, derken çevirmeninin bir işi çıkıyor, Oya’ya simültane oyun çeviriyorum, böyle dolu dolu bir üç gün geçirdim ve tekrar içim kamaşmaya başladı. Sonrası Türkiye’ye dönüş, babayı kaybetmek, hastalıklarla geçen yaklaşık iki yıl ve Studio Oyuncuları. 2005’te bir yılını tamamlayamadan bıraktığım ama hep aklımda kalan, dönüp dolaşıp kapısına gittiğim Studio Oyuncuları. Her şeyi anlamaya çalışmakla geçen, bir yıl içinde nasıl değişip dönüşme sancıları çektiğimizi, nasıl kendimizle uğraştığımızı şaşırarak da seyrettiğimiz / yaşadığımız bir yıl, Verda (Habif), Ayşe (Draz), bizi içine attıkları her şey… İkinci dönem, Tulu (Ülgen)… Tüm yumuşacıklığıyla bizi bayağı sert şeylerle yüzleştiren, nasıl bir türlü kendimizi bırakamadığımızı fark ettiren gepgerçek bir kadınla doğaçlama dersleri, hiçbir şey bilmeden sahneye atılmalarımız, bir “evet”in, bir “hayır”ın ne hikâyelere gidebileceğini (veya nasıl insanı sıkıştırıp bırakabileceğini) görmemiz… İkinci sene sahne dersindeyiz, Tulu’nun yanında Deniz’le de (Karaoğlu) tanışıyoruz. Bütün o insanı sarıp sarmalayan, içine çeken enerjisinin yanında “göğsü açık bir yara gibi” dolaşmayı öğrenmeye çalışıyoruz, “mış gibi” yapmamayı, bir şeyi gerçekten yapmayı anlamaya çalışıyoruz. “Şimdi böyle söyleyince” (Adviye repliği, olsun o kadar gönderme) kolaymış gibi görünüyor ama ikinci yılın sonuna gelirken hâlâ bunun mücadelesindeyiz hepimiz…
“Adviye”yi anlatmaya başlamışken laf nasıl döndü dolaştı Studio’ya geldi değil mi? Geldi çünkü Studio’dan sonra ben artık kendime, oyunculuğa, oyunculuğuma, Adviye’ye başka türlü bakıyorum. Galiba biraz da sonsuz bir tatminsizlik hissiyle ama umudumu kaybetmemeye çalışarak.
16 Mayıs 2015’te Adviye’nin son oyununu oynadık, “son oyun” fikri çok tuhaftı benim için. Studio’da dersten çıkıp oyuna geçtim, üstelik nasıl hâlâ yapamadığımın / yapamadığımızın yüzüme yüzüme çarptığı, içimi şişirdiği bir dersin ardından, kendimi Tulu’ya, Deniz’e karşı mahcup, onları hayal kırıklığına uğratmış hissederken, kendimi fazla büyütme yanılsamamı hazmetmeye çalışırken, içimde hem bir ağırlık hem tuhaf bir enerji ve heyecanla. Bu yüzden de tuhaftı, hayatta bir kez daha belirsiz bir dönemin habercisi olduğu için de… Sezon bitti… Seneye ne yapacağımı, nerede olacağımı bilmiyorum… Türkiye? Fransa? Türkiye’deysem nerede tiyatro yapacağım, ne oynayacağım, iyi oynayabilecek miyim? Fransa’daysam ne şekil alacak hayat? Tek kişilik bir oyun mu düşünsem, oynarım oralarda?... “Yolun yarısı”nı henüz geçmişken bu belirsizlik hâli, “aman da hayat ne olasılıklara gebe” heyecanı vermiyor artık bana, korkutma kısmı daha ağır basıyor… İşte böyle duygularla oynadıktan sonra son oyunu, seyircilerin yorumlarını dinledim, kimi ailemdi, kimi arkadaşım, kimi de oyunu daha önce başka bir yerde seyredip beğenmediğini bildiğim ve ısrarla oyuna çağırdığım tanıdıklar (İhsan Ata’ya bir kez daha teşekkürler, vaktini, enerjisini bize ayırdığı için). O konuşmaların ardından, Studio etkisiyle ve yaşadıklarımla tüm sezonun ardından aklımda kalanları süzme yazısı olacaktı aslında bu, bakalım ne kadar yapabileceğim.
Galiba öğrendiğim en temel şey, bir oyunu, bir oyunculuğu gelen herkesin sevmesinin, beğenmesinin pek mümkün olmadığı ama herkesin anlamasının şart olduğu. Bu sezon “Adviye” dışında, yine “Tiyatro Öteki Hayatlar”ın “10” adlı oyununda oynadım ve aynı oyun için “Bir erkeğin yazdığı çok belli”den “Bir erkek nasıl bu kadar anlatabilmiş böylesi kadınlara özgü bir hâli”ne giden yorumları duydum. Tiyatroya eşit mesafedeki, benzer geçmişlere sahip insanlardan bu yorumlar. Kimi seyirci daha “ajitatif”, daha “teatral” bir oyunculuğu beğenirken kiminin doğallığı sevdiğini veya doğallıktan çok sıkıldığını gördüm. Seyircinin inanılmaz bir enerjisi olduğunu fark ettim, özellikle “10”da aynı kadını, aynı şekilde oynarken salondan yükselen “yargılama, ayıplama” dalgasının üstüme geldiğini de hissettim, “helal olsun kadına” havasının da… Bir oyunu oynarken hem oynadığımı hem karşımdakini dinlediğimi ama bu dinlemenin iki türlü olduğunu, onu hem rol kişisi olarak dinlediğimi hem de “ah şurada düşmeye başladık, hadi toparlayalım, asılalım oyuna”yı düşünecek şekilde rol arkadaşım olarak dinlediğimi; seyirciyi de dinlediğimi, onun tepkisiyle iç enerjimin etkilendiğini, bu tepki olumsuzsa etkilenmemek için çaba sarfettiğimi; kelimeleri sadece söyleyivermenin ne kadar kolay olduğunu ama her seferinde o kelimelerin içimden geçmesine izin vermenin ne büyük çaba gerektirdiğini… Oyuna çalışırken Can Utku, “Sen bir süre sonra istemesen de içselleştiriyorsun zaten rolü” benzeri bir cümle kurmuştu. O içselleştirmenin, o empati kurma halinin “kendiliğinden gelivermesi”ni beklemeyip de o rolle, o kişiyle hemhal olma sürecini… ve bunda ne kadar zorlanabildiğimi…
On yıl sonra, otuzlu yaşlarının ortalarında (artık tıpkı bizim gibi) iki kadının hayatlarını sorguladığı bir metne dönmek ister istemez kendi hayatımı da bu sorgulamanın ortasına atmama yol açtı. Yukarıdaki soruların hepsi de bunu açıkça gösteriyor sanırım, hem hayatla hem oyunculukla ilgili… Bazı şeyleri yanlış yaptım biliyorum, bazı şeylerin nasıl yapılması gerektiğini biliyor ama yapamıyorum hâlâ, bazılarını da daha iyi yapıyorum umarım… Bu hikâye bir “daha iyi yenil” hikâyesi mi olacak yoksa bir kez daha bir vazgeçiş hikâyesi mi bilmiyorum. Şahika (Tekand) Hoca’nın yetenek tanımı da bu bilinmezliğin ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor sanki: “Yetenek, koşullar ne olursa olsun o işi yapma konusunda karşı konulmaz bir tutkuyla motivasyonunuzu sürdürebilme yetisidir.”
Bütün bunları düşünmemi sağlayan Studio Oyuncuları’ndaki gerçekten tüm arkadaşlarıma; oyunlara gelip yorumlarını esirgemeyen Özgür Erkan’a, Setenay İnal’a; sorularıyla enerjisiyle canım Tuğçe Futacı’ya; “10”daki 19 rol arkadaşıma ; eski ve yeni (hatta yepyeni) Remzilerimiz Artun Özsemerciyan, Başar Sayın, İlyas Özçakır, Tonguç Dikme ve Ufuk Karagöz’e; teknik ekibimizde Gülce Doğan, Samet Acar ve Yağız Gürcan’a (ve tabi arada destek atan herkese) en kocamanından teşekkürlerle…
Teşekkürlerin kelimelere sığamayan bir minnetle, hayranlıkla, sevgiyle, bazen çekişmeyle, söylenmeyle karışık olanıysa Studio’daki herkese ve özellikle de Şahika Hoca’yla Tulu ve Deniz’e; Şehrinaz’a; bir de yıllardır beni hayatımın her halinde görmüş, bilmiş, hiç bilmeden daha neler neler yapmış olan Can Utku’ya, tüm Margo Channing hallerim için teşekkürden de büyük bir özür dileyerek…