​ Özelleştirme'nin rasyoneli ve entellektüel kökleri / Ekonomi - Finans / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Mart '11

     
    Kategori
    Ekonomi - Finans
     

    Özelleştirme'nin rasyoneli ve entellektüel kökleri

    Özelleştirme kavramının ortaya atılmaya başlandığı 1970’ler dünyasında olup bitenleri anlamadan, özelleştirmenin rasyoneli ve entelektüel köklerini kavramak oldukça zor görünmektedir. Bu nedenle Kapitalizmin 20. Yüzyıldaki ikinci büyük krizini ve sonrasını kısaca irdelemekte konumuz açısından yarar görmekteyim. 1970’lerin başında parasını altın karşılığı basan tek ülke olan ABD, Triffin ikilemi diye bilinen ve Bretton Woods sisteminin paradoksal yanına işaret eden çekincelerin, 1960’ların başından itibaren ABD ekonomisini olumsuz etkilemeye başlamasına ilave olarak Vietnam savaşının yüksek faturası karşısında, ABD 1971 yılında altın değişim standardını terk ettiğini ve altın ile dolar arasındaki sabit değer eşitliğinin koptuğunu ilan etmek zorunda kaldı. 

    Ulusal para birimlerinin ve ABD dolarının karşılıksız kalması neticesinde hem dolar hem de diğer rezerv ülke para birimlerindeki değer kayıpları, gelirlerini dolara göre belirleyen petrol üreticisi ülkelerin de reel anlamda büyük oranda gelir kayıpları yaşamasına neden oldu. Bunun üzerine petrol üreticisi ülkeler topluluğu OPEC, petrol fiyatlarını dolar yerine altına endekslediğini açıkladı ve bu 1973 yılında petrol şoku diye bilinen ve petrol fiyatlarının 1972 yılında 3 dolar seviyesinden 1974 yılında 12 dolara çıkması ile başlayan global ekonomik krizin başlangıcı oldu ve ithal ikamesine dayalı ekonomik kalkınma modelleri uygulayan tüm gelişmekte olan ülkelerin de büyük miktarlarda ödemeler dengesi açıkları vermesine sebep olurken gelişmiş ülkelerde ise rezerv paraların değer kayıplarına uğramaları neticesinde stagflasyon ortaya çıktı. 

    Gelişmekte olan ülkeler ödemeler dengesi açıkları verirken, gelişmiş ülkelerde de stagflasyon yaşanmaya başlaması karşısında II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, özellikle 1960-1970 yılları arasında Batıda biriken sermayenin atıl duruma gelmesi söz konusuydu. Sermaye hareketinin ödemeler dengesi açıkları veren gelişmekte olan ülkelere doğru kaçınılmaz olarak akması gerekliliği önünde duran sosyal ve ekonomik engeller, 1970’li yılların sonunda kapitalist sistemin önünde küresel manada düzenlenmeye ve çözümlenmeye muhtaç bir sorun olarak ortaya çıkmış oldu. Zaten 1970’li yılların başından itibaren IMF ve Dünya bankası gibi kuruluşlar gelişmekte olan ülkelere kısa ve orta vadeli krediler açmaya başlamışlardı. Bu kredilerin 1980’li yılların başından itibaren anapara ve faizleri ile birlikte geri dönmeme riskinin yanı sıra, gelişmiş ülkelerde giderek artan atıl fon fazlasına reel kaynak arama çabaları, özelleştirmenin uluslar arası platformlara taşınmasını gerekli kıldı. 

    Bretton Woods sisteminin çökmesi ile başlayan ve 1970’li yılların diğer global artçı krizleri ile derinleşen kapitalizmin bu ikinci büyük krizi, çıkış yolu olarak kendisine sermaye hareketlerinin güvenilirliğini ve gelişmekte olan ülkelere giren sermayenin geri dönüşünü garanti altına alabilmenin yollarını aramak zorunda kaldı. Belli başlı gelişmiş ülkelerin başını çektiği ve Keynesyen ekonomik politikaları eleştirmek ile başlayan bir nevi kamu müdahaleciliğine ve kamu girişimciliğine karşı iktisadi ve siyasi düşünce hareketlerinin gelişmesi başlatıldı ve batıdaki tüm muhafazakâr hükümetlerin ekonomik programlarının temelini bu tür politikalar oluşturmaya başladı. Keynes sonrası klasik iktisadın yeniden yorumlanarak, gelişmiş ülkelerin ellerindeki sermaye’nin yönünü ve dolaşımını garantiye almak adına ortaya çıkan ekollerin başlıcaları arasında Monetarizm, Neo-Klasik, Arz Yönlü iktisat teorisi, Yeni Muhafazakârlar, Rasyonel beklentiler Teorisi akla ilk gelenler olarak sıralanabilir. 

    Bu ekollerin tamamı, krizin sebebi olarak serbest piyasa ekonomisinin işleyişini engelleyen unsurları içinde barındırdığını iddia ettikleri müdahaleci karma ekonomi politikalarını göstermişler ve krizden çıkış yolu olarak da tüm politikalarını devletin piyasa mekanizmasından çekilmesi gerekliliği ve devletin ekonomik yaşamdaki rolünün daraltılması zorunluluğu üzerine kurgulaşmışlardır. İşte, özelleştirme rasyonelinin arkasında yatan neden, 1960 yılında açıklanan Triffin İkilemi diye bilinen öngörünün 1970’li yılların başında gerçekleşmesiyle petrol fiyatlarının aşırı yükselmesi sonucu ithal ikamesi ile büyümeye çalışan pek çok gelişmekte olan 3. Dünya ülkesinin batılı ekonomilerdeki stagflasyon nedeniyle atıl hale gelen fonlara olan talepleridir. Bu fonların gelişmekte olan ülkelerden geriye doğru kârlı ve düzenli bir şekilde geri dönüşünü garanti altına almak gayesiyle, devletlerin ekonomik yaşamdaki rolü ve yerinin daraltılmasını hayata geçiren bir dizi ekonomik ve hukuksal düzenlemelerin yapılması gereği olarak ortaya çıkmıştır. Ve “özelleştirme” küresel sermayeye yön veren devletler ve onların yönetimindeki uluslar arası sermaye kuruluşları tarafından, kapitalizmin son dönem krizlerinden çıkış yolu için bir politika aracı olarak seçilmiştir. 

    Bu bağlamda, özelleştirme kavramını geniş anlamda kullanarak, kamu sektörünün ekonomik faaliyetleri içindeki payını azaltmayı amaçlayan özelleştirme uygulamalarını gelişmekte olan üçüncü dünya ülkelerine uygulatmak amacıyla IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşların faaliyetleri 1980’den sonra yoğunlaşmıştır. Bu faaliyetlerin sonucunda üye ülkelerde devletçilik faaliyetlerinin kapsamını ve içeriğini daraltmayı amaçlayan ve adına çoğu zaman “istikrar politikaları” denilen programlar yerel hükümetler eliyle yürürlüğe konulmuş ve bu hükümetlerin söz konusu programların önermelerine uygun politikalar geliştirip, geliştirmedikleri “stand by” anlaşmaları ile sürekli olarak denetlenmiş ve bu noktada başarılı addedilen üye ülkelere uluslararası finansal destekler sağlanmıştır. Bu desteğin verilebilmesinin ön koşulu olarak, küresel sermaye tarafından önerilen ve özelleştirme felsefesinin politik alt yapısını oluşturan Neo-liberal politikaların hâkim kılınması için yoğun çaba harcanmıştır. Neo-liberal iktisat politikalarının özelleştirme bağlamında makro ekonomik boyutunu, devlet kararlarının ekonomi üzerindeki etkisini en aza indirici uluslararası entelektüel birikimin sağlanması oluştururken, mikro ekonomik boyutunu da, serbestleştirme, özelleştirme, vergi, istihdam ve endüstri politikaları gibi bir dizi yapısal değişiklikler oluşturmaktadır. 

    Bu amaçla, özelleştirmenin gerekliliğini ortaya koyan ve sonuçlarını bu yönde değerlendiren pek çok araştırma yaptırılmıştır. Bu araştırmalarda kamuya ait işletmeler ile aynı endüstri içinde faaliyet gösteren özel sektöre ait firmalar arasında etkinlik açısından ampirik karşılaştırmalar yapılmakta ve sonuçta özel sektör lehine görülen araştırma sonuçları, “ Kamu Tercihi ve Mülkiyet Hakları Teorisi” adı altında, mülkiyet değişiminin daha büyük bir ekonomik artık yaratacağı ve bu sayede kaynak tahsisisin iyileşerek sürdürülebilir etkinlik ve bunun üzerinden de sürdürülebilir büyümenin gerçeklebileceği hipotezi yoğun bir şekilde karar verici mekanizmalara ve entelektüel çevrelere adeta dayatılarak pompalanmıştır. Bununla beraber ve her ne kadar özelleştirmenin entelektüel arka planında kapitalist sistemin kaçınılmaz krizlerine yeni bir çıkış yolu bulmak ve 1970’lerden sonra yerel boyutlarına sığamayan sermayenin yeni sömürü alanlarına gidip güvenli bir şekilde bu alanlarda kalabilme ve istediği zaman geri dönebilme gibi bir amacı olsa da özelleştirme, “iktisadiyat” açısından bakıldığında son 30 yılın en önemli reform hareketlerinden biri olmuştur denebilir. Özelleştirme, kendi sahip olduğu felsefesinin uygulanabilmesi bakımından daha çok gelişmiş ülkeler için uygun olduğu halde, pek çok gelişmekte olan üçüncü dünya ülkesi de (hayret verici bir şekilde), bu hareketin takipçisi ve istekli birer uygulayıcısı olmuşlardır. Hatta pek çok eskiden sosyalist olan "geçiş ülkesinin" bile özelleştirmeyi bir politika aracı olarak kabul etmiş olmaları dikkate değer bir olaydır. Bunun sebepleri incelendiğinde iki temel neden üzerinde durulmaktadır. 

    • Keynesyen Ekonomik Modelin 1970 Global Ekonomik krizin çözümlemesinde yetersiz kalması üzerine ortaya atılan hemen, hemen tüm teorilerin klasik iktisat teorisi üzerine inşa edilmiş olması,
    • Özel sektör-kamu sektörü polarizasyonunda yapılan bazı deneye dayalı saha çalışmalarının, özel sektör etkinliğinin ve verimliliğinin kamuya göre çok daha fazla olduğunu işaret etmesi ve bunun etkin uluslar arası finans ve hükümet çevrelerinde yaygın bir taraftar bulması. Özelleştirme ile ilgili en çok tartışma konusu yapılan husus da zaten bu iddiadır.
     
    Toplam blog
    : 1
    : 783
    Kayıt tarihi
    : 13.03.11
     
     

    ODTÜ Elektrik&Elektronik Mühendisliği ve Anadolu Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum. Kalite Y..