- Kategori
- Öykü
Özgürlüğün bedeli

Her şeyin bir bedeli vardır
Orkideler
Odasında, elini beline dayamış pencereden bakıyordu Oya Hanım. Penceresinin altındaki cadden sel gibi akan insanları izlerken,
-Bunca insanın arasından bula bula gidip o salağı buldum ! dedi içinden, şansızlığım işte... Çok iyi ettim de boşadım ve hayatımdan çıkardım... Asla bana layık biri değildi o salak. Benim gibi bir hanımefendiye varlıklı bir beyefendi yakışır... Odasının kapısı çaldı o sırada ve Oya Hanım düşlerinden uyandırılmışlığın da verdiği bir rahatsızlıkla,
-Girin! dedi ekşi bir sesle.
-Affedersiniz müdire hanım, rahatsız ettim, dedi genç biri içeri girerek, bu size gönderildi.
Ve Oya Hanım’ın masasına çok güzel ambalajlanmış bir orkide çiçeği bıraktıktan sonra imzalaması için bir pusula uzattı. Pusulayı imzaladıktan sonra Oya Hanım, saldırır gibi hemen çiçeğe yönelip ilişikteki kartı okudu, Mustafa Bey’den geliyordu. Dün bankaya gelmiş ve onu makamında karşılamıştı. Birlikte kahve içmiş, bir saat kadar sohbet etmişlerdi. Çok zengindi Mustafa Bey ve çok da hoş sohbetli biriydi.Oya Hanım’a;
-Gerçekten giyim zevkinizi taktir ediyorum .
-Giyimdeki renk uyumuna çok dikkat ediyorsunuz, her kadın bunu böyle beceremez.
-Fizik olarak da çok güzelsiniz.
-Her yönüyle taktire şayan bir hanımsınız. Bu banka böyle şık, kültürlü, güzel ve bir çok üstün meziyetleri olan bir müdire hanıma sahip olduğu için çok şanslı...
Gibi bir sürü iltifatlarda bulunmuş ama Oya Hanım bunları sadece onun kibarlığına vermişti. Onun bunları gerçekten ciddi duygularla söyleyebileceğine inanmamış ve sadece teşekkür etmekle yetinmişti. Öyle ya bankaya gelip işlerini kolayca yaptırmak için bu tür iltifatlar yağdıranlara veya yalakalıklara çok alışmıştı. Kırk altı yaşında olmasına rağmen hala çok genç ve dinamik gösteriyordu. Mustafa Bey ise hiç çekinmeden yetmiş iki yaşında olduğunu söylemişti. Kendisinden yirmi altı yaş büyüktü ve en önemlisi de enerjik erkek dönemini de çok geride bırakmıştı, ki bu Oya Hanım için çok olumsuz bir durumdu. Ama şimdi gönderilen orkideyi görünce heyecanlanmaktan da kendini alamadı. Dün bir memure koşa koşa odasına girmiş,
-Aman müdire hanım bir müşteri geldi çok büyük rakamlardan söz ediyor, ne yapalım? diye sormuş ve müdire hanım da hemen gidip onu odasına davet etmiş, onlar orada oturup sohbet edip kahvelerini içerlerken işleri de zahmetsizce yapılıvermişti ve bu müşteri şimdi ona bir orkide yollamıştı. Neden orkide? Özellikle bir orkide? Bankadan memnun kalsa tüm personele çikolata veya başka bir şey yollardı ama özellikle sadece müdire hanıma özel ambalajlanmış bir orkide yollaması bir anlam ifade ediyordu. Birden ayıktı, etrafına baktı. Bankadaki personel belli etmeden gizlice onu izliyordu. Odası cam bölmeden olduğu için görülüyordu. Hemen dönüp odasının camından bankanın içine baktı. O ana kadar gizlice onu izlemekte olan personel birden başını çevirerek işine devam etti. Odası tüm bankaya hakim bir yerde idi. Herkesi oturduğu yerden izleyebiliyor, kontrol edebiliyordu. O andan itibaren Oya Hanım, Mustafa Bey’i düşünmeye başladı. Çok zengindi, onla evlense hiçbir ekonomik sorunu kalmazdı. Özlemini çektiği her şeyi yapabilirdi. Sadece yaşı nedeniyle cinsellik işi sorun olabilirdi, ki aslında buna çok önem veriyordu ama o sorunu da şimdilik önemsemiyor ve bir türlü halledebileceğine inanıyordu. O anda zenginliğin cazibesinden evlilik için istediği ve olmazsa olmaz diye şart koştuğu diğer özel şartlarını da bir anda unutuvermişti... Mustafa Bey’in huyu nasıldı, sevecen miydi, iyi bir koca olabilir miydi, sinirli mi, centilmen mi, kaba mı, geçmişinde neler vardı, neden bekardı, evlilik konusunda düşünceleri nelerdi ve en çok önem verdiği yataktaki gücü nasıldı?... Gibi önemsediği şeylerin tümünü o anda unutmuş sadece parasını düşünüyordu. Alacağı son model arabalar, lüks evler, geziler, zenginlik şaşaaları, lüks restaurantlar, dünya turları ve zenginlik hayalleri vardı beyninde. Çiçeği eline alıp kokladı, sevincini saklamaya çalışarak, okşadı. Çok önemliydi o çiçek ve onun için para, zenginlik, şaşaalı bir yaşam... Her şey demekti. Hayatının değişmesi demekti. Hem de ne büyük bir değişim! O salak kocasını kırk bin kez cebinden çıkarabilecek kadar varlıklı biri onun bundan sonraki hayatına girebilir ve onu uçurabilirdi. O anda masasının üzerinde duran o orkide çiçeği Oya Hanım’ın kanını bir anda kaynatmaya başlamıştı, hatta bankada olduğunu bile unuttu. Hayaller aliminde dolaştı durdu akşama kadar. Banka kapanıp da evine gitmek üzere dışarı çıkınca kendini biraz toparladı. Hemen hayallere kapılmanın anlamı yoktu, sakin olmalıydı. Belki de adamın onun düşündüğü anlamda böyle bir düşüncesi yoktu. Kendi kendine gelin güvey mi oluyordu yoksa? Dün işini yaptırmış ve bu yüzden teşekkür etmişti işte!... Böyle düşünerek evine gitti. Akşam da onu düşünmekten kendini alamadı ama yine de kendini sakin olmak için zorladı. Ertesi gün belki bazı şeyler daha da belirgin hale gelebilirdi. Mustafa Bey en azından telefon edebilir veya yine çiçek yollayabilirdi. Acele edip hemen bir havaya girmemeliydi. Ertesi gün, diğer günlerin aksine çok erken kalktı. Zaten geceleyin de uyuyamamıştı. Hep Mustafa Bey ve gönderdiği orkideyi düşünmüştü. Acele acele kahvaltısını yapıp işe gitti. Makamında oturduktan sonra gözü hep kapıya takılmaya başladı.Dünkü genci ve getireceği orkideyi bekliyordu. Bu gün gelebilecek ikinci bir orkide çok önemliydi. Dünkü bir teşekkür için olabilirdi ama bugün gelebilecek ikinci bir orkide veya edilecek bir telefon bir şeyleri açıklığa kavuşturabilirdi. Onun için büyük bir heyecan ve merakla bekliyordu o genci ve elinde getireceği ikinci bir orkideyi. Ama zaman da sanki inadına durmuş bir türlü geçmiyordu... Dakikalar saat gibi ağır ilerliyor ve ne kadar da belli etmezse canı sıkılmaya başlamıştı. O anda orkideyi getirenin yerine bir başkası içeri girse azarlayacak kadar da tahammülsüz olmaya başlamıştı. Nitekim her sabahki gibi kahvesini getiren çaycı daha içeri girerken,
-Bırak kahveyi de yüzüme öyle aval aval bakma! diye adamı azarlayarak ağzını açmasına bile izin vermedi.
Bir ara telefon açıp teşekkür etmeyi düşündü ve öylelikle de bir şeyler öğrenebilirdi ama biraz daha beklemeye karar verdi sonunda. Orkideyi büyük bir sabırsızlıkla beklerken başka hiç bir şey konuşmaya ve düşünmeye tahamülü yoktu. Çünkü onun için her şey demek olan o orkidenin bugün bu dakikalarda gelmesi gerekiyordu. Ne kadar da çok istiyordu o çiçeği! Ki onun için yepyeni ve harika bir hayat demekti o çiçek. Kendisini dünden beri birden bire buna inandırmıştı. Gelmeliydi o orkide! Çiçeği getiren o ufak tefek genç adamı o anda çok istiyordu! Onun varlığını bile özlüyor ve o adam onun için bir servet demekti. Yine o bücürük bakışlarıyla gelsin istiyordu... Unuttuğu ve soğumuş olan kahvesini tam eline aldığı sırada dünkü genç yine elinde aynı şekilde ambalajlanmış bir orkide ile çıkageldi. Oya hanım, işte bu dedi içinden ve mutluluğunu gizlemeye çalışarak kahvesini içmeye başladı ve ertesi gün de orkide geldi derken her gün bu böyle devam etti... Artık hiç şüphesi kalmamıştı. Mustafa Bey ona resmen aşkını ilan ediyordu. İkinci orkideden sonra da düşünceleri ve duyguları değişmeye başlamıştı zaten. Artık çok zengin ve varlıklı bir kadın olmanın yolu açılıyor, çok önemli bir kadın olduğunu düşünmeye ve kendisiyle gurur duymaya da başlamıştı. Hemen ilk iş olarak onlarca çift ayakkabısına yeni çiftler ekledi. Her elbiseye uygun ayakkabısı olmalıydı. Sonra yeni yeni tuvaletler aldı. Kuaförünü değiştirdi. Artık yakında Mustafa Bey’den gelebilecek yemek davetleri için hazırdı. Nitekim ikinci orkideden sonra Oya Hanım teşekkür etmek için onu aradığı zaman hafta sonu için yemeğe davet edilmişti. Yedinci orkideyi aldığı günün akşamı oldukça lüks bir araba gelip bankanın önünde park etti ve üniformalı şoförü müdire hanımın odasına gelerek,
-Efendim ben Mustafa Bey’in özel şoförüyüm, dedi, beni kendileri yolladılar. Emrinizdeyim.
Oya Hanım o özel araba ve şoförüyle önce evine gitti. Şoför arabasıyla dışarıda iki saat kadar beklerken o tuvalet masasında saçları, elbisesi ve makyajı ile uğraştı. İşi bitip de aşağı indiği zaman zavallı şoför sıkılmaktan neredeyse bir paket sigarayı bitiriyordu. Onun gelişini görünce de ”Allaha şükür!” dedi içinden... Mustafa Bey, beş yıldızlı bir otelin İstanbul Boğaz’ını tepeden gören manzaralı bir odasını kiralamıştı. İstanbul’u ve boğazını yukarıdan izleyerek yemeklerini yediler. Rengarenk üniformalı garsonlar onlara hizmet etmek için koşuşturuyorlardı. Oya Hanımın başı dönüyordu adeta.Gördüğü saygı ve ihtişam karşısında şoke olmuştu. Mustafa Bey ona karşı oldukça nazik ve sevgi doluydu. En önemlisi de duygularında çok ciddi gözü küyordu. Bu tür yemekler haftada en az bir defa tekrarlanırken orkidelere ise Oya hanımın ricası üzerine son verildi. Öyle ya ne olur ne olamaz, aşkı nazara gelebilirdi ki ölmek isterdi ama bu aşka bir şey olsun istemezdi. Yılbaşında da Mustafa Bey Oya Hanım’ı Paris’e götürdü. Ramazan bayramını Londra’da, Kurban Bayramını da New York’ta kutladılar ve sonunda resmen evlenerek balayı için de Japonya’ya gittiler. Mustafa Bey düğün hediyesi olarak da boğaza nazır bir köşk vermişti yeni karısına. Üç katlı ve oldukça lüks bir köşktü bu. Salonun tüm duvarları kurşun geçirmez, dışarıdan içerisi görülmez özel bir camdan yapılmıştı. Ama Oya Hanım oturduğu yerden rahatlıkla tüm boğazı izleyebiliyordu. Balayı bittikten ve yeni eşler gelip İstanbul’a yerleştikten sonra birden bire Oya Hanım’ın yaşamında çok büyük değişmeler oldu. Mustafa Bey kesin olarak onun tek başına dışarı çıkmasına izin vermiyor, kuaförü, terzisi, dişçisi... vs eve çağırılıyordu. Azıcık hava almak için de dışarı çıkması gerekse bile hemen refakatçi kız mutlaka ona eşlik ediyordu ve bu eşinin kesin ve asla değişmez özel yasalarıydı. Önceleri pek önemli gibi gelmemişlerdi bunlar ama zaman geçtikçe belli etmese de Oya Hanım’ın canı sıkılmaya başladı. Altın kafese konulmuş bir kuş gibi hissediyordu kendini. Komşulara gidemiyor, dışarı çıkamıyor, çıksa bile bayan bodyguardı yanında olurdu. Bir eli yağda bir eli balda misali hiçbir eksiği yok, ihtiyaç duyduğu her şey fazlasıyla mevcuttu. En az ikiyüz elli çift ayakkabı, bir o kadar sayıda elbise, tuvalet... Gardıroplar tıklım tıklım doluydu. Özel aşçılar, özel yiyecek ve içecekler, her şey fazlasıyla vardı. Maddi hiç bir eksiği yoktu. Yalnız canını sıkan iki şey vardı ki onların her gün biraz daha eksikliğini hissediyor ve gün geçtikçe biraz daha canı sıkılıyordu. Bu iki şeyden birinci özgünlüğü idi. Eşinin onu tek başına dışarı çıkmasına izin vermemesi her gün biraz daha canını sıkıyordu. İkinci sorun ise yatak olayı idi. Mustafa Bey yetmiş iki yaşındaydı ve kırk altı yaşandaki bir kadını yatakta mutlu edebilecek güçte değildi. O konuda tükenmiş bir noktaya gelmişti. Oya Hanım, gün geçtikçe başta gözlerini kamaştıran yaşamdan iyice sıkılmaya başladı. Elinde telefon bayan arkadaşlarını arıyor onlarla sohbet ediyordu. Bir süre bu işle teselli buldu. Sonra özel arabasını yollayarak onları evine davet etti. Eski arkadaşları onun içinde yaşadığı ihtişama şaşkın şaşkın bakarken o büyük bir özlemle onlara sarılıyor, öpüyor ve çocuk gibi onların etrafında dört dönüyor, bir şeyler anlatıyor veya anlattırıyordu. Çünkü arkadaşları ile sohbet etmeyi veya değişik insan yüzünü görmeyi özlemişti. Değişik bir insanın eve gelmesi onun için sanki evde yaşam demekti. Aksi halde her gün evde oturup tek başına tv izlemek, hiçbir iş yapma fırsatını bulamamak onu insana veya bir şeylere hasret bırakmıştı. Tv de izlediği Türk filmlerinin hepsini ezberlemişti. Zaten başka da yapacak bir şey bulamıyordu. Akşam olunca kocasını dört gözle beklemeye başlıyordu. Bazen de giyinir, hazırlanır ve kapıda hazır beklerdi. Kocası gelir gelmez birlikte bir yerlere giderlerdi. Onun için en büyük mutluluk da bu idi. Hele giyinip kapıda beklemek anı onu en çok heyecanlandıran andı. O anda o sıkılıp bazen boğulduğunu hissettiği evden çıkmak, uzaklaşmak, yeni yüzler ve yerler görmek hoş bir duygu olurdu... Arkadaşlarını ziyaret etmesine izin verilmeyince de onları evine davet etmesi önceleri pek sorun olmadı ama sonradan eşi arkadaşları gelinceye kadar evde bekliyor onları görüyor ve denetliyordu. Bu ziyaretler böyle devam ederken eşi bir gün nazikçe,
-Hayatım elbette arkadaşlarının gelmesinden rahatsız olmam ama, dedi, bence bunun da bir sınırı olmalı.
Oya Hanım da zaten ilah gibi taptığı eşine hemen,
-Tamam Mustafa Bey, dedi, uygun görmüyorsanız çağırmam .
-Çağır da, ayda bir falan gibi olabilir. Yoksa her gün her gün pek şık gelmiyor bana.
-Tamam efendim. Dikkat ederim, uyarınız için teşekkür ederim.
Ağzı böyle diyor ama içinden de “iyi de ben de sıkılıyorum, ”diyordu, ”sen çekip gidiyorsun ve dilediğin yeri gezebiliyorsun. Ben ise burada hapiste gibiyim...” Korka korka özgürlüğünü özlediğini, o zaman daha çok mutlu olduğunu düşünürdü. Canı istediği zaman istediği yere gidebiliyordu. Üzerine yağmur, kar yağması, ıslanması ve ondan sonra bir kafeteryaya girip sıcak bir çay içmesi bile çok güzeldi. O üşümeden ve ıslanmadan sonra o sıcacık kafeteryada içtiği sıcacık çayla içinin ısınmasının verdiği küçücük mutluluğunun lezzetini hatırlardı. Sonra bankadaki arkadaşı Günay ile öğle paydoslarında yaptıkları kısa gezintileri, Günay’ın muzipliklerini, attıkları kahkahaları hatırlar, bazen gittikleri kokareççiyi, orada yedikleri kokareçin ve içtikleri ayranın lezzetinin hala damaklarında olduğunu hissederdi. Ama şimdi aynı şeyleri yaşayamayacağını düşünerek üzülüyordu. Gidip yine aynı kokareççide aynı kokaraçi yiyebilir, aynı ayranı içebilirdi ama aynı Günay’ı bulamayacağını, aynı kahkahaları atamayacağını ve aynı lezzeti alamayacağını da biliyordu.Günay’ı da çağırıp birlikte yine aynı yere gidip aynı şeyleri yapması zor değildi ama aynı doğallıkla bunu başarabileceklerine inanmıyordu. Çünkü içinde, özgürlüğü elinden alınmışlığın verdiği bir eziklik vardı.Mustafa Bey’in ne diyeceği düşüncesi tepesinde hep bir gölge gibi onu takip ediyordu. Çünkü onla her yere giden kızın kocasına her gün rapor verdiğini sezinliyordu. O artık bir başkasına ait, eskisi gibi özgür olamamanın yanında eşinin deyimiyle çok büyük bir iş adamın eşi olmanın büyük sorumluluğunu, onurunu da düşünmek zorunda idi. Eşinin onuru için bir fedakarlık yapması gerekiyordu. Sahip olduklarının bedelini böyle ödemeliydi. Hiçbir şey karşılıksız değildi. O güzelim ev, araba, şaşaa, mal varlığı ve lüks yaşamanın karşılığında elbette özgürlüğünü düşünemezdi. Onun bedeli ödenmişti. O zaten özgürlüğünü satmış ve karşılığında ise yeterli parayı almıştı. Ayrıca o, güzelliğini, şıklığını ve dişiliğini de şimdi sahip olduklarını elde etmek için silah olarak kullanmamış mıydı? Hatta bir kadın olarak yaşamak istediği cinsel zevklerinden bile o para yüzünden vazgeçmemiş miydi? Kısaca bir çeşit eve kapatılmayı kendisi istememiş ve buna zemin hazırlamamış mıydı? Neden bütün bunları düşünüyordu şimdi? Çünkü o bundan önceki yaşamında özgürlüğüne çok düşkün bir kadındı. Diğer bazı kadınlar gibi eve kapatılmayı hiç düşünemiyordu. Mustafa Bey’in de böyle bir şey yapacağı hiç aklına gelmemişti. Oya Hanım son zamanlara bunları sık sık düşünür olmuş ve kendi kendini yargılıyordu. Peki neden? Mutlu değil miydi? Aslında mutsuz olduğunu düşünmekten bile korkuyordu. Ama sahip olduğu hayat standardı da çoğu kadınların düşlediğini ve gözü kapalı bir şekilde böyle bir zenginliğin içine balıklama atlayacaklarını da biliyordu. Peki doğru muydu bu? Oya Hanım bunun doğru olmadığını şimdi çok daha iyi anlıyordu. Mustafa Bey ile evlenmeden önce bunun doğru olduğuna kesin inanırdı ama şimdi düşünceleri değişmişti. Hatta o salak dediği kocasını bile geceleri arar, onun zamanında ne kadar çok özgür ve mutlu olduğunu bile korkarak düşünür olmuştu. O şimdi paranın her şey olmadığını öğrenmişti ama söylemekten de korkuyordu. Korktuğu bir şey daha vardı, daha doğrusu gizlediği ve düşünmekten bile ürktüğü bir umudu vardı. Yaşlı olan eşinin fazla ömrü olamaz ve ondan önce ölür ve o da yineden zengin biri olarak özgür kalırdı! İşte onu o eve bağlayan gerçek neden bu idi, yoksa zaten o evdeki yaşamı lüks bir hapishaneden farklı değildi. Bazen de, ”biz kadınlar neden bu kadar aç gözlüyüz ve hep başkalarının mallarını yemek düşüncesinden kurtulamıyoruz?” diye düşünür ve bunu telofonda samimi arkadaşı Günay ile tartışırdı. Dobracı Günay da,
-Kızım sen kendini sattın, derdi, şimdi ne dırdır edip duruyorsun? Geçen hafta Nuri ile o kokareççiye gittik ve inan ki o gün aldığım lezzeti senin o sahip olduğun tüm paran ile satın alamazsın. Ha şunu da söylemeden geçemem, ki bunu da benim düşüncem, herkesle sevgi yaşanmaz Bunun asla mevki ile, para ile veya tahsil gibi şeylerle ilgisi yok. Oya Hanım şimdi kocasından gizli olarak Günay’a sık sık arabasını yolluyor ve onu evine getirtmek, onla biraz sohbet etmek için adeta yalvarıyor. Sönük ve cansız dünyasına can katması için Günay’ın yaşam fışkıran sohbetine ve varlığına o kadar ihtiyacı var ki!... Başka da hiçbir şey umurunda değil.
İstanbul /09/01/04
Reşit YAMAN