- Kategori
- Edebiyat
Özgürlük

Yatağın içinde sıçrayarak uyandı; ter içindeydi; perdeyi araladığında, günün henüz doğmadığını gördü; gecenin bitmeyişine çok sevinmişti; içine yayılan ferahlığın verdiği hafiflikle, sevgilisini uyandırmadan, usulca yataktan dışarı süzüldü; salondaki televizyona doğru yürüyordu; ansızın, bir gece önce Nagehan’la ettikleri kavga aklına geldi; canı sıkılmıştı; istemeye istemeye, bir gece öncesine tekrar geri dönmek zorunda kaldı; tartışmanın nasıl başladığını hatırlamıyordu bile; Nagehan, " sen korkağın tekisin! " deyince ipler kopmuştu. " Özgürlüğe inanmıyor değil, özgürlükten korkuyorsun! " diyordu bağırarak.
Bunun üzerine, Ali Nail, kapıyı çarpıp evi terk etti. Yolda, kendi kendine, "özgürlükten korkmak, özgürlüğün ta kendisidir. Bu hakikati senin o küçücük aklına sığdırmaya çalışanda kabahat; altı üstü bir kadın işte, ne olacak!" diye söylenerek, uzunca bir süre, sokakta yürüdü. Aslında sevgilisi haklıydı. Ali Nail, özgürlükten korkuyor, "sınırsızlık hapishanesi" diye kendi uydurduğu bir kavram aracılığıyla, korkaklığını meşru kılmaya çalışıyordu. Ona göre, özgürlüğü gasp eden, bizi sınırlayan şeyler değil, sınırsızlığın ta kendisiydi. İnsan oğlu, sınırlardan münezzeh olan bu aleme fırlatılıp atılmış, adeta cebren kapatılmıştı. Ölümden başka bir çıkışı olmayan bu hapishanede, menfaatimize olan tek şey, anlayış kazanmak, sıradan insanların gözünden kaçan şeylerin farkına varmaktı. Bu aşkınlık halinin insanda oluşturacağı olgunluğun tadına varmak varken, sadece kolay olduğu için bencilce yöneldiğimiz, kendisinin de sahip olamadığı için yıllarca yanıp tutuştuğu, hırçın bir özgürlük arayışı ona artık bir anlam ifade etmiyor, hatta ürkütüyordu.
Gücünü özgürlük hissinden alan hayallerinin peşinde koşarken aşırıya kaçınca, Kraliçe’nin gözünden düştüğü için, ömrünün sonunu İspanyanın rutubetli zindanlarında geçiren Kristof Kolomb bile, ölmeden evvel, "hayat hayallerden fazlasına sahiptir" dememiş miydi? Taşınması imkânsız yüklerle belimiz bükülünce, elimize tutuşturduğu oyuncaklarla bizi avutan bu ezici iradenin karşısında dik durmanın, bize tattırdığı yenilgilerin acısını sevenlerden çıkarmanın ne anlamı olabilirdi? Durduğu yerde duramadan, tekrar tekrar, kendine bunları anlatıyor, buna rağmen, beynini kemiren "acaba"lardan bir türlü kurtulamıyordu. Artık akıl terazisi neyin doğru neyin yanlış olduğunu tartamaz hale gelmişti. Sanki sıfır noktasındaydı.
Bilimsel kavgaların yetersiz kaldığı, her şeyin ama her şeyin değerini yitirdiği, sadece hiçliğin anlam kazandığı, sonsuz çelişkinin bir araya gelmesiyle oluşan, aynı zamanda, tüm çelişkilerin kaynağı olan bir "öz"de, neredeyse, tam her şeyin anlaşılıverdiği bir anda, hiçbir şeyin anlaşılamayacağının anlaşıldığı bir yerdeydi. İyice coşmuştu. Karşıdan bakıldığında bir meczubu andırıyordu. Elini kolunu sallaya sallaya, yüksek sesle kendisiyle konuşuyordu; yanı başından süratle geçen devasa bir arabanın çıkardığı gürültüyle kendine geldi. "Delilik bu olsa gerek" diye düşündü. Dehşete düşmüştü. Sevgilisi bile "sen korkağın tekisin" dedikten sonra, bunları kiminle konuşabilirdi? İstem dışı bir refleksle, sağ elinden yaptığı yumruğu, sol elinin avuç içine, sert bir şekilde ihtirasla vururken, "yazabilmiş olsam ne kadar güzel olurdu" diye iç geçirdi. Sokrat’ın yaptığı gibi hiç yazmamak en büyük erdem olsa da, tarihin silip atamadığı bir yazar olmak bütün bunları layıkıyla kâğıda dökebilmekti herhalde.
Ahmet Güreşçioğlu