Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Aralık '11

 
Kategori
Deneme
 

Paranın rengi mor ve kabaklar

Paranın rengi mor ve kabaklar
 

RESİM INTERNETTEN ALINMIŞTIR


PARANIN RENGİ MOR VE KABAKLAR…

Çağırdığım güneşin gözümü düşen aydınlığıyla indim motordan Karaköy İskelesi’nde. Bir çok martı totosu gördüm, üzerime yapan olmadı. Umudu kaybetmek yok, illa üzerime mıçmaları gerekmiyor.

Şans benden yana işte güneş, isteyen kim di? Beeen! Memnun ve mutlu.

Değişiklik yapmak istiyorum bu günlerde, kendimde. Saçlarımdan başlama kararı aldım. Kestirecektim, vazgeçtim. Uzun saçlı pek güzelim de. Ne o, erkek gibi öyle. Saldım sırtımdan aşağıya, oh. Pek güzel duruyorlar. Saç yüzünden yeni kapılar açmayayım kendime değil mi?

Hep mor bir peruk takam istemişimdir. Mor peruklarımız olsa, güzel olur. Dalga falan değil. Düşünün, yukarıdan bakınca, yürüyen mor kafalar. Benim martıları cezp eder, kafalarımıza mıçıp şans dağıtmak için bir birlerini yerler. Böylece bizde aradan sıyırtırız. Acaba, martıları böyle bir eylem içine sokmakta da bir maksadın tertibine yönelik guruplaşma örneğinden yola çıkılabilir mi?

Yok, daha neler? Martılar dile mi gelecek? Dile getirmek çabası da kışkırtıp fışkırtmak manasında nemalana bilir. Pek akıllıca değil. Daha akılsız şeyler bulmalı. Gruptan, topluluktan, örgütlü olmaktan öte bir şeyler.

Pamuk şeker yemek nasıl olur? Pamuk şeker, deşsen şeker. Gömsen şeker. Ne çeker, ne akar, ne kokar. Bu pamuk şeker iyi fikir.

Renk pembe, mor gibi çağrışımsal bir renk değil. Hatta safça biraz. Masum olduğunu da düşünebiliriz. Düşünebilirler mi? Ah, nereden geldik? Ne düşünmesi? Abdala malum oldu.

Düş, demekti maksadım. Gördüğüm düşü hayra yormaktayım. Dün yahut bir önceki gündü; Hayal ettiğim beyaz ve iki katlı evin balkonundan bakıyordum. Aşağıda, kafaları kazıtılmış ve yukarıdan cinsiyetlerinin ayırtına varamadığım insanlar geziniyordu bahçede.

Kafa değilmiş onlar meğer, birkaç ay önce ektiğimiz kabaklar kendini göstermeye başlamış. Eşimle mutlu mesut kabakları seyrediyoruz. “Bak, istediğin biri bir kabak tarlamız oldu. Nasıl da özgürce geziyorlar bahçede” diyor. Birden, kabakların bir kısmının renkleri mora dönüyor. Endişeyle “A, bizim kabaklar morarıyor” demeye çalışırken eşim sözümü kesip “Merak etme, onlar paranın rengine dönüyor. Satınca ne çok para ederler” diyor. Eşimden biraz uzaklaşıyorum. Morun hülyasına onun da kapıldığını düşünüp kendimi dünyada yalnız kalmış hissediyor ve üzülüyorum.

Derken, rüya işte. Büyük oğlum geliyor, kolunun altında not defterleri. Tam ona doğru koşacağım, kafasını çevirmesiyle onun da yüzünün mor renkli olduğunu görüyorum. “Ama, seni ben büyüttüm. Baban tamam, sen nasıl mora esir olursun?” diye feveran ediyorum.

Arkasından gelen küçük oğluma yöneliyorum, hayal kırıklığımı bir nebze hafifletmek amacıyla. Yanında, televizyonda gördüğüm bir artiste benzeyen orta yaşlı bir bey ve espri yapan, güleç yüzlü fakat her an kızacakmış gibi bakan bir beyefendi var.

“Anne bak, bizim okulun müdürü ve müdür yardımcısı.” Diyor. Anlayamaz halde, yere çöküyorum. Güleç yüzlü olan yanıma geliyor, elini uzatıyor. Tam elimi verecekken, bahçedeki kabakların üst üste çıkıp balkondan eve girdiğini görüyorum.

Renkleri düzelmiş, yeşil olmuşlar. Şükür ediyorum. Kabaklara içeri girmelerini ve karşımda duran beyleri işaret etmeye çabalıyorum. Sesim çıkmıyor. Tıpkı rüyada köpek kovalayınca sesinizi çıkartamaz, bağıramazsınız. Aynen öyle. Kabaklar üzerimden atlayıp, kim olduğunu hatırlayamadığım ünlüye benzeyen beye doğru koşuyorlar.

“Hanım efendi, ben de rahatsızım bu durumdan” diyor. Kabaklara dönüp “Durunuz, durunuz. Hanım efendi bir kendine gelsin” diyor.

Oradan sonra kopmuşum.

Sabah kan ter içinde uyandım. Hemen çocuklara baktım. Her şey normal.

Tam mutfak kapısındayım, eşim koridorda, saçları kazınmış.

İmdaaat!

Sağlıkla ve mutlu kalın 08/12/2011

Gülay Mustafaoğlu

 

 

 
Toplam blog
: 247
: 709
Kayıt tarihi
: 11.03.09
 
 

Buradayım işte. Yaşamın tam içinde. Her anın benim olduğunu bilerek. Yaşamın sadece "Şimdi" olduğun..