- Kategori
- Siyaset
Partili olmak veya olmamak?

barikat1919.org
Aslında belki bu soru, Shakespeare’in ünlü (To be or not to…) gibi sorgulanması, tartışılması gereken bir durum; aslında belki de bir hayat sorunsalı.
Konuya çeşitli yönlerden yaklaşmak mümkün.
Yerel; Cumhurbaşkanı ve Genel seçimlerin yaklaştığı ve bir ülkenin kaderinin değiştirileceğinin varsayıldığı bir süreç içinde kişinin tarafsız kalması bir bakıma bir büyük topluluğun ayaklarının altında kalması demektir.
“Giderim oyumu veririm; böylece vatandaşlık görevimi yapmış olurum…” düşüncesi böyle çok hareketli bir toplum düzeni ve Demokrasinin geleceğinin ciddi ciddi tartışıldığı bir süreç içinde ne kadar geçerli olabilir?
Vatandaşlık, sadece dört yılda bir gidip, sandığa oy atmak mıdır? Bazıları vatandaşları o gözle görmek istiyorlar. Oylarını atsınlar, ondan sonra da seslerini kıssınlar. Bu mudur?
Bazı partilerin gözünde vatandaştan beklenen bu, ama Demokrasi’nin gerçekten talep ettiği insan tipi bu mu?
Diğer yandan siyasette köşebaşını tutanlar da ne kadar sağlam ayakkabı. Bir kısmı ayakkabı kutularını doldurmakla meşguller; bir kısmı ise meğer, “Biz siyaset yapmıyoruz,” adı altında “sahte peygamberlik” yapan alim taklitçileriymiş.
Ne diyorsunuz? Böyle siyaset ? “İstemem eksik olsun,” mu?
CHP giderek açılıyor; eski agresif tutumunu kazanmaya başladı… Bu şartlarda ezilgin, yenilgin, baştan kaybetmiş bir şekilde bu işe girişmenin hiçbir yararı yok.
Siyasete mi gireceksin arkadaş, bütün pusatlarını kuşanmış olacaksın. Sırtına da ağır bir polat zırh giyeceksin. Yoksa hiç dinlemezler, seni sırtından şak diye vururlar. Siyaset sahnesi, insan yeme sahnesine dönmüş. Meclis’i görüyorsunuz? Allah vermesin…
Ben dememiş miydim? (Bu lafı söylemekten de nefret ediyorum…) Mustafa’yı sahada rahat bırakmazlar, vururlar… diye. Eski defterler hemen açıldı, eski borçlar, krediler… Bakalım daha neler neler… Çıkarıp önüne koyacaklar. Fakat bu kez artık CHP onu yalnız bırakmayacak. Çünkü gizli dosyalar, su altından saman yürütmeler herkes için geçerli… Sen oyununu kalleşçe oynarsan, başkaları da aynı oyunları sana oynarlar. Başkalarının telefonlarını dinler misin; başkaları da seninkini dinlerler… ABD’de hepinizi birden dinler. Siz ne diyorsunuz. Artık kapalı kapılar arkasından nasıl dümenler çevrilir. Mümkün müdür? Mümkün sanırsın ama işte görüyorsunuz. Herkes herkesi bir güzel izliyor. Bazıları da daha güzelce izliyor. Yok bundan kaçış… Ama her şeyin üzerinde Allah var. Onun gözünden, kulağından kaçar mı?
Kötülük kimsenin yanına kâr kalmaz.
Şimdi bu durumda , aklı evvellerin söyleyeceği bir söz vardır. Git CHP’ye ne görev verirlerse yap… Doğrudur. Belki yapılması gereken budur. Ama bir partide çalışmak hem sorumluluk ister hem de enerji. Bütün gücünü vereceksin; her şeyini vereceksin; bir asker gibi çalışacaksın… Sonra? Sonra eğer bir beklentin yoksa; yaptıkların hep vatan millet için olur çıkar. Hem bir güzel de seni sağa sola koştururlar. Asker gibi… Sonrası… sonrası soğan dolması!
Hikaye bundan ibaret. İşin sonu çoğu kez baştan bellidir. Kimin kazanacağı, kimin kaybedeceği bellidir. Ama %5’lik sınırda olan Parti bile :” Seçimi biz kazanacağız…” deyip çıkar.
CHP İstanbul’da biraz şanslı gibiydi. Bu kez HDP’den Sırrı Süreyya Önder’i rakip aday olarak çıkardılar. Aslında Önder İstanbul’da bilinen, sevilen bir kişi. Belki de bazı çevrelerde Mustafa Sarıgül’den daha çok sevilen bir kişi… Böyle bir kişinin İstanbul’dan Merkez Belediye Başkanlığına aday olması, Mustafa’nın şansını oldukça azaltır.
Ama diğer yandan AKP her cephede gün be gün, güneş görmüş kar gibi eriyor. Başbakan’ın yaptığı savunma konuşmaları; kendisini ve ailesini koruma içgüdüsüyle yaptığı konuşmalar işi daha da berbat ediyor.
Türkiye’de partilerin çok çabuk mafyalaştıkları; tabanın bazı güç gösterisi göstermek isteyen, gizli erk odaklarıyla sarıldığı bir ortamda, hangi erdemler için savaşılabilir ki… Adamların topu var, tüfeği var… Benzini var, mazotu var… Her şeyleri var. Ve bunları korumak iç güdüleri var. O zaman …
Bütün tırnaklarımızla, göğsümüzle, cansiparane olarak, bütün güç odaklarına karşı, bütün yalancı peygamberlere karşı ayağa kalkmak gerekir.
Evet. Ne için çarpışmak gerekir. Ne demişti büyük Şair:
“Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar.
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?”
Ne yazık ki günümüzde artık, belki de savunulacak, korunacak ve değer verilecek tek varlık, işte bu : “Medeniyet” denen, bizim “Uygarlık” dediğimiz ülküdür…
Çünkü bir tek o kaldı : Kültürümüz ve Uygarlığımız… Onun için savaşmayıp, ne halt edeceğiz ki?
Sağa bakıyorsun Sahte Peygamberler, sola bakıyorsun, Uydurma Alimler… Millet ve memleket için bir tek çıkış yolu var: Ne demişti Büyük İnsan:
“Uygarlık yolunda yürümek başarılı olmak yaşamın şartıdır. Bu yol üzerinde bekleyenler veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak bilgisizlik ve gafletinde bulunanlar, genel uygarlığın coşkun seli altında boğulmaya mahkumdurlar.” (Kemal Atatürk. 30.081924, Dumlupınar.)
Demek ki başka çare yok. Doğru yolu kim gösteriyorsa; kim doğru yoldan gidiyorsa, onun peşinden gideceğiz. Korkmak çekinmek yok. İleri…