Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 

16 Temmuz '09

 
Kategori
Sinema
 

Pehlivan

Pehlivan
 

Türk sinema tarihinin belki de en etkileyici sahnesidir. “Düttürü Dünya” da Ayberk Çölok’un dört ayaklı bir sandalye ile güreştiği o sahne...

“Sene 1988... Hızla birbirimizden uzaklaşmaya başlamıştık. Zıt yönlere koşarak değil, hayır... Doğuda olan da, batıda olan da, hep beraber batıya doğru koşuyorduk. Kimimiz hızlı, kimimiz yavaş, kimimiz can ata ata, kimimiz zorla. Kimimizin önüne çakıl taşları çıkıyordu bu koşuda, kimimizin önüne ise kalın yüksek duvarlar. Peki nereye koşuyordu bu insanlar? Batı diye koşulan ne idi? Çağdaşlık mı? Kültür mü? Hiçbiri değil. Para idi uğruna koşulan. Sadece "para"... Batı diye sunulan olgu para ile eşdeğerdi çünkü: “Fırsatlar ülkesi Amerika, taşı toprağı altın İstanbul, işçi cenneti Almanya...vs". Doğuda olup batıya koşanların Batı diye bildiği “para” idi.

Batıda olup da daha batıya doğru koşanlar da daha çok paraya doğru koşuyorlardı. Hala hazırda sahip oldukları paranın sayesinde Batı'nın sunduğu kültür, yaşam tarzı...vs gibi sıradışı olgulardan paylarını alabilenler vardı batıdan koşuya başlayanlar arasında. Geleneklerine bağlı, dışa kapalı Doğu için ise dışarıdan sunulan kültür, yaşam tarzı.. vs gibi ürünler hiçbir zaman, parası olanlar için bile, talep edilen ürünler olamadı. Evet, kültür, yaşam tarzı gibi olgular bile parayla satın alınabiliyordu. Gelgelelim, Doğu Batı'dan daha hızlı koşuyordu. Hızlı, hırslı ve çoğalarak. Doğu Batıyı "batıda" yakaladığında Batı için sadece bir hamle kalmıştı yapabileceği. Kaçacak yeri kalmayan Batı yeni yeni tatmaya başladığı bir kültürün; özgürlük ve bağımsızlık vaad eden, halk devrimleri ve aydınlanma cüretkarlığı ile yoğrulmuş bir kültürün; baskıyla büyümüş, bağımlı, itaatkar, sorgulamayan bir başka kültürün ayakları altında kalmasına izin vermemek için, sayıca güçlerinin yetmeyeceğini de algılayınca ekonomik güçlerini kullanarak, psikolojik savaşa başladı. Koşmayı bıraktı ve üzerine yürümeye başladı Doğu'nun. Yerdi, aşağıladı, küçümsedi, hor gördü, dışladı. Her alaylı bakış, her aşağılama, her kovulma bir adım geriye itti Doğu'yu. Batı, Doğu'nun yeterince uzaklaştığından emin olduğunda düşmanınını püskürtmüş askerlerin gururu ve kibiri ile yürümeye başladı sokaklarda. Arada yoluna çıkan bir iki istisnayı görmezden gelmeyi seçerek yaşadı. Bir gökdelenin en üst katındaki bir Penthouse’ın penceresinden dışarı bakan Batı, Boğaz’ın dalgalı sularını ve kızkulesini görmeyi seçti; Sarıyer sırtlarından aynı dalgalı sulara ve aynı kızkulesine bakan gecekonduları değil. Batı ve Doğu... Eliptik şekilli ve dönen bir dünyada birbirlerine fizik, matematik ve kader ile bağlı Batı ve Doğu... Hızla birbirinden uzaklaşmaya başladı...”

Geç kalan assolistin yerine seyirciyi oyalamak için vardı Pehlivan. Sahneye çıktı. Altında peştemali andıran kısa paçalı bir pantolon, üzerinde beyaz bir içlikle... Dört ayaklı sandalyeyi sahnenin ortasına koydular. Rahmetli Kemal Sunal klarnetini ağzına götürdü ve etrafında alkış tutan, bağıran, coşan müşterilere bakarken Pehlivan’ın suratındaki ifadeye tercüman olmak istercesine aynı anda hem acıyıp hem de acıyan o ezgiyi çalmaya başladı... Pehlivan sandalyeye çift daldı. Kafasını sandalyenin baş kısmı ile oturak kısmı arasındaki boşluktan içeri sokup dizlerini yere koydu ve kollarıyla sandalyeyi sıkıca sarmalayarak kendi çevresinde dönmeye başladı. Üzerindeki beyaz içlik daha şimdiden sırılsıklam olmuştu. Müşteriler bağırıyor, alkış tutuyor, taktik veriyorlardı. Dört ayaklı bir sandalyeye karşı güreşirken bir insana ne yapması gerektiğini haykırıyorlardı. Eğer menfaatlerine uygun ise, ruhlarını okşuyor ise, kendilerine bağımlı ise, hükmedebiliyorlar ise; bir yalanı bir gerçeğe tercih edebilir insanlar. Dört ayaklı bir sandalyeyi bir insana eş ve hatta üstün tutabilir... ”Yürü be Pehlivan!”, “Bravo Pehlivan!”... Kemal Sunal devam ediyordu klarneti çalmaya. Cezmi Baskın’da darbuka ile eşlik ediyordu. Bir ara ikisi de ağızlarından salyalar saçarak bağırıp çağıran kalabalığa baktı. Acılı ve acıyarak. Pehlivan sağ ayağını sandalyenin arka ayaklarından birine takıp sağ elini arkasında kalan sandalyenin sırt kısmına dolayarak çevresinde dönmeye başladı. Sanki bir sandalye ile değil gerçek bir pehlivan ile güreşircesine zorlanıyormuş görüntüsü veriyordu yüzündeki acılı ifade. Sesler yükselmeye başlamıştı. "Tak çelmeyi Pehlivan!". Pehlivan çevik bir dönüş ile sandalyeyi oturak kısmı önde kalacak şekilde, bir pehlivanı arka taraftan belinden kavramış misali, kavradı. ”Vur yere Pehlivan!”, "Bitir işi Pehlivan!". Pehlivan sıkı sıkı kavradığı sandalyeyi döndürerek yere fırlattı. Koşmaktan yorulmuş Doğu'nun isyan çığlığı vardı o fırlatışta. Kimse duymadı... Sandalye yere düştüğünde bütün müşteriler sevinç çığlıkları atıyor, Pehlivan'a övgüler düzüyordu. "Helal olsun sana Pehlivan!", "Bravo sana Pehlivan!"... İnsan, işlenmiş bir tahtaya karşı galip gelmişti. Batı, hükmettiği Doğunun ufak, zararsız bir galibiyet kazanmasına izin vermişti. Pehlivan kendisini alkışlayan, övgüler düzen kalabalığı süzdü. Sağ elini kalbinin üzerine koyup başını öne eğdi, bir saygı ifadesi olarak değil, herşeyin farkında olup boyun eğmek zorunda olmanın ifadesi olarak. Boyun eğmemesi, savaşması mı gerekiyordu? Ne için? Gerçek için mi? Gerçek duygular, gerçek insanlar, gerçek bir hayat için mi? Herkesin yalan söylediği bir dünyada, gerçek ne idi?

Düttürü Dünya... Ayberk Çölok aramızda değil artık. Üstad Kemal Sunal da öyle. 21 sene oldu... Ama eğer dikkatle dinlerseniz o hem "acılı" hem de "acıyan" ezgiyi duyabilirsiniz halen İstanbul’un arka sokaklarında...

 
Toplam blog
: 89
: 618
Kayıt tarihi
: 16.12.06
 
 

İlk kitabımı, 'Pal Sokağı Çocukları'nı okuduğumdan beri yazıyorum. Yazmak beni o çocuklar gibi öz..

 
 
 
 
 

 
Sadece bu yazarın bloglarında ara