- Kategori
- Öykü
Peyote'de ilkbahar - Bölüm 16

arkası yarın...
BÖLÜM 16 - Verandalar Güzeldir
Brokoli de geçirdiği yorucu bir günden sonra tekrar şantiyeye dönen Dirim’i ilk karşılayan Kalfa olmuştu.
-Hoş geldiniz Bay Dirim. Her şeyi hallettiniz umarım.
-Evet Kalfa. Tüm bağlantılar tamam. Ucuz malzeme istiyorsan doğru yerden ve yüz yüze pazarlık ederek almalısın. Ne derler Kuduzlular: Mal alınırken kazanılır, satarken değil.
Kalfa ile beraber tüm şantiyeyi dolaştılar ve işçilerle konuştular. Bu kısa yürüyüş boyunca Dirim yokluğunda şantiyede neler olduğunun raporunu Kalfa’dan aldıktan sonra ona tam yetki ile işlerine devam etmesini söyledi ve arabasından eşyalarını alıp odasına geçti. Brokoli’den aldığı elektronik oyun kapüşonunu denemek için sabırsızlanıyordu. Bilgisayarına açılmasını söyledi. Sahibini özleyen bilgisayar, kamerayı yalarken burnundan yukarısı görünmeyen bir köpek resmiyle açıldı. Dirim, Peyote kartını okuyucuya okutmadan önce bilgisayarın ekranına işaret parmağının üzeri ile dokunarak onun sevgi gösterisine karşılık verdi. Ardından Peyote’yi açtı ve kapüşonu başına taktı. Hiç şüphe yok ki sürpriz konuğu Küçük Kanat’tan sonra Peyote daha da eğlenceli hale gelmişti. İnsanlara hep esrarengiz şeylerin daha çekici gelmesi gibi…
Oyun açıldığında dere kenarında hareketsiz duruyordu. O sırada gözlerinin önünde bir yazı belirdi:
<ı>“Oyunun otomatiğe aldığınız bölümlerini izlemek ister misiniz?”ı>
Dirim gözbebekleriyle “evet” tuşunu seçip üzerine bastığını düşündüğünde omuriliğinden küçük bir akım geçtiğini hissetti. Kapüşona alışması biraz zaman alacaktı anlaşılan. Bilgisayarın kendisinin yerine oynadığı kasaba bölümünü 24 kez daha hızlı seyretme seçeneğini seçerken bir yandan da kapüşonun verdiği akım yüzünden belini kaşıyıp duruyordu.
Kasaba bölümü sona erdiğinde dere kenarına geri dönmüştü ve karşı kıyıdan 20 metre kadar uzakta yürüyen Ice Eyes’ı gördü. Onu ilk defa bu kadar gerçek görüyordu. Önce biraz korkuyla karışık bir heyecan duyduysa da çok geçmeden eski dostunun varlığına alıştı. Sırtındaki beline kadar uzanan deri çantanın ağırlığını, attığı her adımda ayağının altındaki taşları, havanın kokusunu tıpkı gerçek hayattaki gibi hissediyordu. Bu kapüşon Küçük Kanat’ın dediği kadar varmış, diye düşündü. Mutluluk ve bahar kokan havayı başı dönene dek içine çekti ve bir şarkı mırıldanmaya başladı:
<ı>ı>
<ı>“Neden kalbim kuş gibi hafif? ı>
<ı>Neden yıldızlar bu kadar parlak? ı>
<ı>Neden gökyüzü bu kadar mavi...” ı>
O sırada Küçük Kanat verandadan aşağı inen iki basamaktan üsttekine oturmuş canı sıkılmış bir halde Kurt İzi’ni bekliyordu. Neredeyse ümidini kesmiş ve Peyote’den çıkmak üzereyken dere kenarından gelen bir ses duydu:
<ı>ı>
<ı>“...Seni tanıdığımdan beri”ı>
Kurt İzi’ydi bu ve deli gibi özlemenin şarkısını söylüyordu. Ona doğru koşarken sırtındaki şal üzerinden uçmuştu. Yanına vardığında boynuna atladı ve ikisi de yere düştüler. O sırada boz renkli bir kır tavşanı kulübenin on yedi metre arkasına kurulmuş tuzağa yakalanmıştı. Neyse ki iki sevgilinin yere düşerken çıkardıkları ses tavşanın ciyaklama sesini bastırmıştı ve bu romantik an bozulmadı. Kurt İzi Küçük Kanat’ın dağılan saçlarını yüzünün üzerinden çekerek gözlerine baktı ve özledim seni rüzgar saçlı, dedi. Küçük Kanat Kurt İzi’ne tekrar sarıldı ve kokusunu içine çekerek, ben de, diye karşılık verdi. Her şey o kadar gerçekti ki Dirim hala sandalyenin üzerinde oturuyor olup yerlerde yuvarlanmadığına şaşırıyordu. Elleri titriyordu. Onu öpmek istiyordu ama heyecandan kalbi duracak diye korkuyordu. Küçük Kanat daha fazla dayanamadı ve Kurt İzi’nin dudaklarına sıcak bir öpücük kondurdu. Fal baktıklarında "seviyor" çıksın diye yapraklarının sayısı tek olan papatyaları ezmemeye özen göstererek yemyeşil çimenlerin üzerinde sarmaş dolaş tam dokuz kez yuvarlandılar.