​ Peyote'de ilkbahar - Bölüm 17 / Öykü / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Mayıs '09

 
Kategori
Öykü
 

Peyote'de ilkbahar - Bölüm 17

Peyote'de ilkbahar - Bölüm 17
 

arkası yarın...


BÖLÜM 17 - Aç Kalmaca Oyunu yahut Sonbahar Kuşatması

Dirim, Çar Burger'in bahçesinde en sevdiği menü olan viskasburger menüyü büyük bir iştahla midesine indiriyordu. İşten çıkar çıkmaz evinin yolunu tutmamıştı bu defa. Çünkü biliyordu ki Polen bugün 13:22 – 18:52 çalışıyordu. Eve gidip üstünü başını değiştirmeye kalksa Polen'in çıkışına yetişemeyecekti. Yetişse bile midesinde ziller çalarken, güzel Polen'in yanında veda konuşması yapmanın pek de tercih edilesi bir durum olmadığını düşünüyordu. Hiç şüphe yok ki midesinden gelen sesler ortamın bütün romantizmini bozmaya yetecekti.

Dirim, bir yandan viskasburgerini yerken bir yandan da "acaba hiç gitmesem mi?" diye düşünüyordu. İçindeki bir his ona, daha başlamadan bitmiş bir aşk hikayesinin zorlama son satırlarını yazmaya çalıştığını ve bunun kendisini gereksiz yere üzmekten başka bir işe yaramayacağını söylüyordu. Yine de dayanılmaz bir tutkuyla onu bir kez daha görmek istiyordu. Bundan sonraki her buluşmanın Polen ile son buluşması olabileceğini kabullenemiyordu. Hiçbir şey olmamış ve olmayacakmış gibi davranmak istiyordu. Ama bir gün, o günkü buluşma gerçekten Polen ile son buluşma olacaktı. Ona kendisini hiç unutmaması için güzel bir hediye almalıydı. Mesela, kocaman bir oyuncak ayı. Az sonra da bu düşüncesini çok gereksiz ve saçma bulup vazgeçti. Kafası iyice karışmıştı. Bir yandan onunla sonsuza dek beraber olmak istiyor, diğer yandan onu hiç tanımamış gibi kafasından silmek istiyordu. Bir yandan onun gidişini kabulleniyor ve gidene dek yaşamının her saniyesini onunla birlikte geçirmek istiyor, diğer yandan onu bir daha hiç görmek istemiyordu. En sonunda, kafası bu kadar karışıkken onun yanına gidip saçmalamamak için gitmemeye karar verdi. Ama en azından onu hissetmek istiyordu ve onun da kendisini. Cep telefonundan mesaj gönderecekti Polen'e. Böylesi en iyisi olacak galiba, dedi kendi kendine ve ceketinin üst cebinden telefonunu çıkardı. İçindeki hisleri sıradan bir ifadeyle anlatmak istemiyordu. Aşk her şeyi yener; seni sevmiştim; ne olur gitme gibi anlamsız ve aptalca şeyler de yazmak istemiyordu. Cüzdanının fermuarlı gözünden elektronik kalemini çıkardı ve telefonunun ekranına mesajı yazmaya başladı:

Semsiti’nin kalabalık caddelerinde
Slalom yapıyorum...

-Abiii…Bi tane alsana be. Tanrı seni kötülüklerden korusun abi.
-Nedir o? diye sordu yanına gelmiş olan sokak çocuğuna.
-Himini duası abi.
-Ne işe yarar?
Çocuk dudağının üstündeki yaraya aldırış etmeden elinin tersiyle burnunu sildikten sonra gülümsedi. O bakımsız kirli ve çirkin yüzü çok sevimli bir hale bürünmüştü:
-Abi hiç öyle soru olur mu? Benim için bir ekmek parası. Senin ne işine yararsa artık…
Ekmek parası!… Çok kullanıldığı için ne anlama geldiği insanlar tarafından unutulmuş bir söz. Koskoca dünyadan ne bir oyuncak veya bilgisayar, ne şeker almak için biraz para, ne bir iş, ne bir yatacak yer ve üstüne giyecek bir giysi, ne de geceleri üşümemek için bir battaniye istiyor bu çocuk. Hayatın yaşanması gereken en güzel, en dolu, en kocaman zamanında küçücük bir şey istiyor: On kişiden birinin çöpe attığı küçücük bir somun ekmek! Yarını çıkarabilmek için…
Dirim'in gözü çocuğun 3-4 metre kadar arkasında bekleyen küçük kıza takılmıştı. Üstü başı pislik içinde, saçları kir ve yağdan birbirine karışmış, üstündeki çiçekli elbisenin altına kırmızı bir eşofman altı giymiş, elinde bir kaç adet kağıt mendil paketi ile Dirim ve çocuğa bakmakta.
-Kim bu kız, diye sordu Dirim. Kardeşin mi?
-Değil ama öyle sayılır, dedi çocuk. Maça abimin kardeşidir. Ama şimdi kimsesi yok. Maça abimi bıçakladılar. Biz bakıyoruz ona.
-Siz kimsiniz?
-Ester abim, bi de ben işte.
-Peki. Çağır onu da buraya. Size bir viskasburger ısmarlayayım.
-Sahi mi abi? Çocuğun gözleri parlamıştı. Dirim daha önce böylesi parlak iki göz daha gördüğünü hatırlamıyordu.
-Tabii ki. Çağır hadi.
-Gel kız Hüzme.
Dirim onları masasına oturttu. Öyle çekingen oturuyorlardı ki bir santim daha ileri kaysalar sandalyeden düşecekmiş gibi…Dirim hemen döneceğini söyleyip iki adet oyuncaklı süper viskasburger menü almaya gitti. Neyse ki kasada pek fazla kuyruk yoktu. İki buçuk dakika içinde elinde iki tepsiyle bahçeye çıktı. Tam masaya gözlerini çevirdiği sırada bir güvenlik görevlisinin çocuğun kafasına sert bir tokat attığını gördü. Çocuk ağlayarak masadan kalktı. Kız korkudan koşarak oradan uzaklaştı. Görevli, bir yandan çocuğu hırpalarken bir yandan da bağırıyordu:
-Ne dedim ben daha önce size?! Bir daha burada görmeyeceğim demedim mi?
Dirim bir kaç saniye içinde üzerindeki şoku atlatıp elindekileri ilk bulduğu yere bıraktı ve görevlinin üzerine yürüyerek onu itti.
-Ne yapıyorsun sen yaa?!
-Sakin olun beyefendi! Siz bilmezsiniz bunlar hep buradadır. Misafirleri rahatsız ederler.
-Onlar misafir zaten; benim misafirim, diye çıkıştı Dirim. Sen de onları rahatsız etmekle kalmayıp tartaklıyorsun.
-Yapmayın siz de canım! Bu pis çocukları mı koruyorsunuz? diye sırıttı güvenlik görevlisi.
Dirim çıldırmış gibiydi. Görevlinin süveterinin üzerindeki rozetten tutarak yumruğunu boğazına dayadı:
-Bana bak! Seni işten attırırım. Kimin burada oturup yemek yiyeceğini kimin yemeyeceğini sen belirleyemezsin. Benim misafirlerime vurdun. Müdürünü çağırıp seni şikayet etmeden özür dile ve git!
-Lütfen terbiyenizi takının beyefendi. Dirim'in yakasına yapışmış olan elinden tutarak itti ve söylene söylene gitti. Dirim özür dilemesi için ısrar etmedi. Hemen küçüklerin yanına gitti. Çocuk giriş merdivenine oturmuş, elini yüzüne kapamış sessiz sessiz ağlıyordu. O kadar içten ağlıyordu ki en ufak bir ses bile çıkmıyordu hıçkıran bedeninden.
-Gelin haydi, dedi Dirim çocuğun omzuna dokunarak. Bir kaç kez daha ısrar ettiyse de çocuktan en ufak bir tepki alamadı. Bunun üzerine viskasburgerleri bıraktığı yerden alıp çocuklara getirdi.
-Madem ki oturmayacaksınız, o zaman burada yiyin.
Çocuk kendisine uzatılan yemeği reddedememişti. Sessizce aldı ikisini de. Birini yanındaki küçüğe verdi. Dirim, patates kızartmalarını, içeceklerini ve oyuncaklarını alıp getirmişti ki çocuğun gülümseyerek küçük kızla şakalaştığını gördü. Normal bir insanı günlerce mutsuz edecek kadar gurur kırıcı bir olaydan bir kaç dakika sonra, sadece bir viskasburgerle mutlu olabildiklerine göre, demek ki hayat bu çocukları ne derece hırpalıyordu.
Dirim Çar Burger'den çıkıp arabasına bindi. Her kırmızı ışıkta durduğunda Polen için bir şeyler yazıyordu telefonuna. Saat 19. 46 'yı gösteriyordu ki Polen'in çıkış kapısını gören bir köşede arabasını park edip içinde beklemeye başladı. Polen'in çıkmasına altı dakika vardı. Dirim bu zamandan yararlanarak mesajını tamamladı ve telefonunun gönder tuşuna bastı. Ardından mesajın kolayca dışarı çıkabilmesi için arabasının camını açtı. Mesaj, kendisiyle gelmek istemeyen "i" harflerini "gelmezseniz yerinize y harflerini götürürüm" diye ikna ettikten sonra avına kenetlenmiş bir atmaca gibi gökyüzüne doğru yol aldı ve pembe bulutların arasında gözden kayboldu. O sırada Polen kapıdan dışarı çıkmıştı. Her zamanki gibi çok güzel ve utangaçtı. Ellerini göğsünün üzerinde kavuşturmuş, başını önüne eğmiş yürüyordu. Dirim onu uzaktan seyretmekle yetindi. Son kez görmenin endişesiyle ona daha önce hiç bakmadığı kadar dikkatli bakıyordu. Vücudunun her noktasına uzun uzun baktı. Onu ezberlemek istiyordu, her gözünü kapadığında görebilmek için. Polen birden durdu ve çantasını karıştırmaya başladı. Bir kaç saniye sonra çantasından telefonunu çıkarıp dikkatlice ekranına baktı. Dirim'den mesaj vardı. Yolun kenarına geçip sırtını duvara yasladı ve okumaya başladı:

SONBAHAR KUŞATMASI

Semsiti’nin kalabalık caddelerinde
Slalom yapıyorum
Hayır, seni düşünmüyorum
Başka birini de düşünmüyorum
Sadece yürüyorum
Hiçbir şey düşünmeden
Gözlerim uzaklara dalmış
Dökülen yapraklar önemli değil
Ama karşıdan gelenlere
Çarpmamaya çalışarak yürüyorum
Ve aldırmıyorum
Yok canım, gidişine değil
Sana hiç alamayacağım
Kocaman oyuncak ayıya da değil
Bana tuhaf bakan insanlara bile aldırmıyorum
Kaybetmek için kazanıyor
Üzülebilmek için mutlu oluyoruz gibi geliyor
Yine de istiyorum
Ama seni değil
Yeni bir sevgili de değil
Lüks bir hayat da istemiyorum
Belki biraz huzur
Fena olmaz diyorum
Biri saati soruyor
Gülüyorum
Hayır kendime değil
Bize de değil
Dünyaya gülüyorum
Sonra anımsıyorum
Yok yok ilk tanıştığımız anı değil
İlk elini tuttuğum anı da değil
Sana geldiğim o geceyi de anımsamıyorum
Anımsadığım bir oyun sadece
Ve biz bir hiçiz
Rolümüz sebebiyle
Ağlıyorum
Hayır hayır
Gidişine değil
Dönmeyeceğine de değil
Yok bi tanem
Üzgün değilim
Sadece zamanı gelmiş,
Olağan sonbahar gözyaşları bunlar
Daha hızlı yürüyorum
Semsiti ’nin kalabalık caddelerinden birinde
Yürüyorum…
Düşünüyorum…
Anımsıyorum…
İstiyorum…
Gülüyorum…
Ağlıyorum…
Ve yalan söylüyorum:
Seni seviyorum!

Polen'in gözleri dolmuştu. Kendisinin bile zor duyabileceği bir sesle "ben de" dedi. Ne de olsa o bir kızdı ve ne kadar üzgün olsa da güçlü olmak zorundaydı. Bu yüzden Dirim'e cevap yazmayacaktı. Evine gitmek için oradan ayrıldı. Dirim'in arabasının yanından geçerken yere bakıyordu ve arabanın içinde oturan Dirim'i fark etmedi. Saçları gözlerinin önüne dökülmüştü yine. Bu yüzden Dirim, Polen'in gözlerinden süzülen yaşları göremedi.

 
Toplam blog
: 30
: 777
Kayıt tarihi
: 01.11.08
 
 

Elektronik mühendisiyim. Peyote'de İlkbahar adlı romanın yazarıyım. Özel bir şirkette iş birimi müdü..