- Kategori
- İnançlar
Polat Alemdar çağımızın Alamut fedaisi mi? Hassan Sabbah yanıldı mı?

Vladimir Bartol'un Alamut adlı kitabını okuyunca bildiklerimi, düşündüklerimi yeniden test etme gereği duydum... Zaten kurgulanmış bu öyküyü biliyordum... Beni asıl etkileyen, öyküdeki kişililerin ete kemiğe bürünmesi oldu galiba…
Bu kitapla ilgili felsefi tartışmaya girmeyeceğim... Zaten kitabın sonunda uzun uzun anlatılmış birçok düşünce... Yazarın yaşadığı dönem, etkilendikleri... Hatta Bartol’un Hassan Sabbah karakteri ile Hitler'i, Mussolini'yi ve daha bir çok diktatörü anlatarak, onlarla mücadele ettiği görüşü hakim anlatılanlarda...
Aslında neye uygularsanız uygulayın, ortada ideal bir şablon var... Bir öğreti (ismaili) var... Bu öğreti örgüt içindeki değişik kademelerde değişik algılanıyor... Tabanda katı bir kurallar zinciri ve kesin itaat var... Ortada olanların görevi örgüte adam kazandırmak, eğitim vermek ve bunun içinde daha esnekler... En tepede ise ''hiç bir şey gerçek değil... Gittiğin yolda her şey mübah'', kuralı geçerli... Bu öyküde ''dava'' İran halkını, Selçuklu hükümranlığından kurtarmak...
Öyküde ulaşılması, zapt edilmesi zor bir kale var... Birde kalenin önderi: Hassan Sabbah... Kendi kişisel ya da toplumsal düşünceleri için nerdeyse nihilist bir tavırla hareket ediyor... Tüm değerleri dava adına yeniden kendisi belirliyor... Onun davasını bilip de, ona inanan insanlar var... Ve onun öğretisine hizmet eden müridler var... Birde onun için gözünü kırpmadan ölüme giden fedailer var... İşte beni alt üst eden bu fedai olayı... Anlatayım:
Hz. Muhammed'in başarısının sırrını, onun davası için ölenlerin şehit olacağına ve sonuçta cennete gideceklerine inanmasına bağlıyor... İşte bu inanç Sabbah için çıkış noktası... Kendi zamanında şehitlik ya da dava için kendini feda edecek insan olmadığına inanıyor... Bu inancın zayıfladığına inanıyor... İşte bu inançta fedailer yetiştiriyor kendine...
Bu fedai yetiştirme olayı ise aslında bir aldatmacadan ibaret... Fedailer haşhaşla uyutulup, uyandıklarında kendilerini cennet bahçelerinde buluyorlar... Oradaki cariye/huriler fedainin kendisini cennette olduğuna inandırıyorlar... Ve cennette elbet her şey mübah... Yine uyuşturularak geri dünyaya gönderiliyor... Fedai Liderin onu cennete sokup çıkardığına inanıyor... Haşhaşa alışmış kafa ve cennet bahçesindeki hurilere duyulan arzu... Liderin fedailere öl dediğinde ölmelerinin sebebi işte bu aldatmacada yatıyor... Çünkü ölen fedai ölünce kendisinin yine cennette olacağına inanıyor... Yani büyük bir istekle ölüme gidiyorlar...
Şimdi gelelim bu olayın beni dağıtan tarafına... Hatta yazar Bartol'u ve de Hassan Sabbah'ın yanıldıkları noktaya... Kendi çağlarında gerçek bir cennet inancının, dava inancının olmadığı için kimsenin kendini feda etmediği bir öykü değil mi sonuçta Alamut? İnsanlar aldatılarak fedai oluyordu...
Öykü bittiğinde ilk aklıma gelen Kandil dağı ve Apo oldu... Hatta Tora Bora dağları ve El-Kaide ve Ladin... Ve davaları uğruna kendilerini feda eden binlerce ''şehit''... Hem öyle böyle şekilde değil; kendini uçakla ikiz kulelere çarpıp yakan da var, üzerine benzin döküp yakan da var... Ve çoğunlukla sonuçta öleceklerini bilen binlerce ''fedai'' dolaşıyor dağlarda... Bu gerçeği beyin yıkamakla filan adlandırmak epey gülünç geliyor bana…
Bir tarafta İslam düşüncesi var, hadi diyelim cennet düşüncesi etken... Oysa diğer tarafta etnik kimliği için ''feda'' ediyorlar insanlar kendilerini... Hatta beline bomba bağlayıp patlatan ateist sol örgüt militanlarda az değil...
Tüm saydığım bu örgütler bu işi Sabbah yöntemi ile yapmadığına göre (kesinlikle inanmıyorum) yazar yanıldı galiba... Yani düşünceleriyle yarattığı Hassan çağı çözemedi... Ya da Sabbah'ın izlediği yol bu değildi... Ufak tefek uyuşturucu kullanımları belki böyle bir efsane yarattı...
Belki de diyorum, çağımız öyle bir kıstırılmış insan yarattı ki insanlar hiç çekinmeden kendilerini feda ediyor... Hatta bu gidişle bazı etnik guruplar ya da uluslar kendilerini insanlıkları adına topluca feda edecekler... Bu düşünce daha aklıma yatacak nerdeyse... Sakın burada insanların, gurupların ve ulusların hepsinin haklı davasından bahsettiğim sanılmasın... Bazen insanlar ve toplumlar kendini kıstırıyor bir köşeye... Bu düşünsel kıstırılmışlıkta az etken değil...
İşte bu denklemde takıldım kaldım ben... Bana göre güya çağımız bireyselleşme çağı... Yoksa yanılıyor muyuz? İletişim aklın alamayacağı bir toplumsallık mı getirdi?
Örneğin halkın gözünde ''kahraman'' olan kendini ''ulusuna adamış'' Polat Alemdar simge mi mesela? Ya da diğer tüm fedailerin sevilmesi gibi?