- Kategori
- Kitap
Quo vadis Türkiyem?

Hapishanede yazmak.
Geçtiğimiz yıl 94 yaşında hayata veda eden gazeteci yazar Bedii Faik Akın, 22 Kasım 1954 tarihinde 3. Adnan Menderes Hükümeti zamanında yaptığı muhalefet nedeniyle 16 gün hapis cezası aldığı sırada yattığı Sultanahmet Cezaevi'nde yazdığı yazılarını 'O Biçim' adlı kitabında toplamıştır.
Bedii Faik; mahkumiyeti sırasında kendisini ziyaret eden İsmet İnönü'nün CHP'sine de ilerleyen yıllarda cephe alacak ve bu kez de tercihini Adalet Partisi'nden yana yapacaktır.
Eskiden olduğu gibi şimdilerde 'adi suçlular' ile 'siyasi suçlular' aynı yerlere konulmadığından olsa gerek; içeri girip çıkmış yazar ve gazetecilerin hapishaneden yazdıkları ile dışarıdayken yazdıkları arasında 'öz itibarıyla' mühim denebilecek bir fark da bulunmuyor.
Gazetecilerin artık gazeteye gidip odasına çekildikten sonra daktilosunun başına geçip yazı yazmak gibi durumları olmadığından, nihayetinde bir yazarın evinde odasına kapanarak yazı yazamasıyla, hapishanede hücresinde yazması arasında kendisini çevreleyen duvarların kalınlığı ve aşılmazlığı dışında ne yazık ki de kağıda ve okura yansıyan bir duruma tesadüf edilemiyor.
İnsanı ortadan kaldırdığınız her öykü nasıl sıradanlaşır, tadı tuzu olmazsa, diğer mahkumlarla volta atmadan tüketilen saatler, havalandırmada yapılan sohbetler, meydancının yeni konuklarını karşılama seremonisi, adem babaların zavallılıkları anlatılmadan da hapishane öyküleri doğrusu çok yavan kalıyor.
İşte Bedii Faik'in 'içeri tıkıldığı' o günlere dair yaşadıklarını, tozlu karanlık köşelerden dışarıya taşıyan bu kısa öykülerle dolu kitabı da 'o biçim' hayatları günümüze yansıtan bir ayna işlevini görüyor.
Kovadis (quo vadis = Latince, nereye gidiyorsunuz?) adlı ilk öyküsüne şöyle başlıyor yazar;
23 Kasım gecesi ağzına kadar dolan Yeni Melek sineması salonunda, yalnızca altıncı sıranın 19 ve 21 numaralı koltukları boştu.
Işıklar karardı, filim başladı, dakikalar geçti; koltuklar boş kaldı. Zira bu iki koltuktan birinin sahibi o saatte Sultanahmet hapishanesinin beşinci kısmındaki dokuzuncu hücrede oturmuş, pis pis düşünüyordu. Diğer koltuk ise karısına aitti. Genç kadın da aynı saatte, sabahleyin traşını dahi tamamlamasına meydan verilmeden götürülen kocasının ardından, sessiz sedasız ağlıyordu...
Yıllar geçti 'siyasi muhalif' olanlar yine ve hala bir bahane bulunarak içeriye alınıyorlar. Değişen ise artık sinema salonlarındaki koltuklarının değil de, karısı ile doğum gününü kutlamak için akşam yemeğini yiyecekleri masadaki koltuklarının boş kalması.
Quo vadis Türkiyem?