- Kategori
- Güncel
Rasmussen...

Kendimize şöyle bir soru soralım: Türkiye’nin iki başlı görüntüsü, itibar zedelenmesine neden oluyor mu?
Veya soruyu şöyle de sorabiliriz: Başbakan R.Tayyip Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Abdullah Gül arasındaki sürtüşme, dış politikada itibar kaybına neden oluyor mu?
Bu soruların cevabı, son Nato Genel Sekreterliği atanmasında bir kere daha kendini gösterdi.
Nato Genel Sekreterliği seçimi sürecinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Danimarka Başbakanı Rasmussen’in Genel Sekreter olmasına verdiği demeçle destek vermişti. Arkasından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan verdiği bir demeçte, Roj Tv yayını ve karikatür krizini öne sürüp, karşı çıkmıştı.
Aslında Türkiye’nin yeni NATO Genel Sekreteri için veto hakkını kullanması, Rasmussen’e karşı olması iktidarın en isabetli kararlarından biri gibi görünüyordu.
Terör örgütünün propaganda organı Roj TV’ye ev sahipliği yapan ve Hz. Muhammed’e hakaret içeren karikatürlerin yarattığı krizde iyi sınav veremeyen, ülkesini özgürlükler diyarı olarak(!) tanımlayan Danimarka Başbakanı Rasmussen, aslında Batılı hükümetlerin bile desteğini hak etmiyordu.
Aslında öylesine bir göreve talip olması, kendisi açısından itibar kazanmak için bir çabaydı.
Türk hükümeti Rasmussen’i veto etmek için biraz geç mi davrandı?
Veya Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki rekabet, bu veto hakkını geciktirdi mi?
Ya da dış politikada, hala türbinlere mi oynanıyor?
Böyle bir hakkın(veto) yalnız Türk halkı ve İslâm dünyası katındaki itibarı için mi kullanılmaya kalkıldı?
Rasmussen’in Nato Genel Sekreterliğine atanması akıllara, Amerikalı gazeteci Stephen Kinzer’in dediği gibi NATO’nun İslâm’a karşı nefretle yönetildiğini kanıtlamaları için El Kaide ve Taliban’a bulunmaz fırsatlar mı sunacaktı?
Yoksa gerçekten de Nato, İslam karşıtlarının, İslam dini için kullandıkları bir askeri bir güç mü? Eğer öyleyse, bizim o toplulukta ne işimiz var?
Gelelim bizim Başbakan’ı ikna çalışmalarına;
Televizyonlara öyle kareler sunuldu ki! Her şey yeni yapılan yerel seçimlerdeki düşen oyların üzerini kapatmak için yapılıyordu sanki!
Örneğin İtalya Başbakanı Berlusconi’nin makam aracından telefonla konuşma yaparak, Alman Başbakanı Merkel’e bir dakika demesini bile lehe kullanıp, Başbakan Erdoğan ile görüştüğü söylendi. Oysa bizim Başbakan İtalyanca, İtalya Başbakanı Berlusconi Türkçe bilmiyordu. Veya bizim Başbakan İngilizce bilmiyordu.
Bir başka örnek; krizi nasıl aştınız diye Merkel’e soruyorlar. O da dik durduk, taviz vermedik. Yani Türk Başbakanının söylediklerini dikkate almadık diyordu.
Bu kadar şanlı bir direnişin(!) akşam saatlerinde nasıl çöktüğünü, bilen birisi anlatsa da Türk Kamuoyu gerçeği öğrense.
Direniş sona erip, Danimarka Başbakanı Rasmussen’in Nato Genel Sekreteri olarak atandığı ve 1 Ağustostan itibaren görevine başlayacağının açıklanması üzerine, hemen Türkiye’nin bazı şartlarla vetosunu geri çektiği açıklandı.
Neymiş o şartlar?
Danimarka terör propagandası yapan Roj TV’yi kapatacakmış. (Roj Tv. Genel Müdürü İmdat Yılmaz Rasmusen veya Danimarka Hükümetinin Roj Tv.’yi kapatamayacağını, meydan okuyarak ilan etti)
Birnde karikatür krizi sırasında nefretine hedef olduğu İslâm toplumlarının güvenini kazanmak için İslam toplumundan özür dileyecekmiş! Acaba? Dilemezse ne olur? ABD başkanı Obama’nın bu konuda yaptırım gücü var mı?
Sözde direniş çözülmeye çalışırken, bizim müstemleke valilerimizden, AB Komiseri Olli Rehn “Vetoda ısrarın Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkileyeceği” tehdidi ile bize haddimizi bildiriyordu!
Bu rezaletler peş peşe gerçekleşirken bizimkiler nasıl ikna oldular?
Şimdi gelinen noktada bir bakalım;
İslâm peygamberine hakareti ve terör propagandası yapan TV kanalını ifade özgürlüğünün gereği sayarak seyreden ve de destekleyen kişi NATO Genel Sekreterliği koltuğuna oturdu diye Danimarka’nın Türkiye’ye bakışı değişecek mi? Veya bunu Obama’nın garantörlüğü sağlayacak mı?