- Kategori
- Sinema
Recep İvedik ikiledi

Recep İvedik: Bir halk kahramanı mı?
Bilenler bilecektir, uzun bir yolculuk yaptım geldim (laf aramızda Berlin seyahati) yol yorgunluğumu henüz atmaya çalışırken; bir yandan iş hayatına yeniden adapte olma çabaları bir yandan da 3-5 gün uzak kaldığım memleketimin gündemini yeniden yakalama gayretleri içerisinde saç-baş dağıtmışken; özlediğim vatan topraklarını öpme girişiminden son anda alıkoyulmuşken bari film izleyelim dedik…
Hani film izleyelim de bulanmış ve bunalmış zihin koridorlarımızı temizleyelim; gezi anılarını (yine laf aramızda kalsın Berlin gezisi) temize çekelim; bu arada uygun bulduğumuz pozisyonda topu ağlara gönderelim fırsatçılığı eşliğinde taşı gediğine yerleştirme çabalarına halk desteği sağlayalım gayesiyle kolları yine sıvadık…
Bu sıvama eylemi çoklarınca hep yanlış mahallere çekildiğinden olsa gerek; eylemimize sanat süsü verelim de, göbek kaşıyan tayfa ile burun karıştıran tayfa arasındaki ‘gel-git’lerimizi manüple etme gayesiyle en sıcak bulduğumuz gündem mecrasında at koşturalım, eşek yarıştıralım, deve güreştirelim hedefiyle yanıp tutuşan bir yerlerimize soğuk su şoku uygulayalım hesabıyla planımızı da yaptık…
Mesaiden arta kalan kısıtlı zaman dilimi içerisinde dilimizi tuz yangınlarına gark eyleyelim, patlamış mısıra ‘oh olsun’ diye diye parmaklarımızı şapırdatalım hissiyatı içerisinde sanat defterlerine kayıtları tutulsun istediğimiz sinema hassasiyeti damarımıza da basarak yola koyulduk…
Fikir alış verişinde bulunup, götürü usulü vergiye tabii olduğumuzu da hatırımızdan çıkarmayarak, CineBonus salonunda soluklandık. Dediler ki “memlekette bir Recep rüzgarı esiyor ki sorma gitsin”… “Yapma yahu giderken bu rüzgar esiyordu, hala mı esmeye devam ediyor, bu defa kimin gazını aldı aceb ola” şeklindeki soru tümcemize aldığımız cevap pek manidardı…
“Abi bu Recep ‘O Recep’ değil, baya bildiğin Recep İvedik” şeklindeki cevaba diyecek bir söz bulamadık ve “Halep oradaysa arşın burada” diyerek seyir etme eylemine namzet olduk…
Muhterem arkadaşımız Volkan Beyefendiler sağolsun evvelden rezervasyonumuzu yaptırmışlar da güzelce bir yerden mevzu bahis filmi izleme şansını bulduk, hemide son dakikada gitme keyfimizi bozmamış olduk…
Ben diyeyim en az yirmi kere yarıldım, siz deyin otuz beş kere yarıldınız da ruhunuz duymadı; bittabi gülmekten…
Evvelce yarılmalarım da vakidir ancak bu kez öylesine yarılmışım ki, film sonunda salonun dört bir yanından bedenime ait parçaları toplayan çocuklar muhterem zevce hazretlerine bir bir getiriyordu. Allahtan kafam ve gözlerim sağlam kalmıştı da gördüklerimi hafızama kaydetme şansını buldum…
Memleketimin sinema manzarasında epeyce bir yer tutan “seviyeli komedi-seviyesiz komedi” polemiğinin de yarattığı bir enerji olsa gerek, ilk baştan utanır gibi oldum. Çünkü o çok bilen eşrafın kıyasıya eleştirdiği bir komedi türüne seyr-ü alem medarıyla gidiyor olmak tabanlarımda bir sızlama etkisi peydahlatmış, incik yerlerimde iğne batmaları husule getirmişti…
Daha salona girmeden alnımda şaklayan bir ağrı da konvoya eşlik etmiş, gıdımın alt tarafına değin iniveren karıncalanma hissi zerketmişti. Alt çenemin geri planında kalan ve çoklarınca dıştan görünmediği için sağlammış hissi veren azı dişime musallat olan azılı çürüme hadisesinin gıdımdaki karıncalanmadan sorumlu olduğunu düşünebilirdim. Fekat daha akşamleyin dişlerimin o bölgelerini tuz ruhu ile temizlemiş ve pir-ü pak etmiştim, o zaman bu gıdı gıdı vakasından da ezilmişliğim mesuldü demek…
Bu kadar utanacağımı tahmin etmemişliğim evden gelirken maske getirmeyi akıl edemeyişimin sebebi oldu zaten. Halbuki özel ve güzel günler için sakladığım bir adet maskem mevcuttu, bu durumda pek de güzel işe yarardı vesselam…
İşte bu fikri çalkalanmalar ruhumdaki sakinliği benden alıp götürürken, yerine enkaz nev’inden şimdi içeriğini anlatamayacağım karmaşıklıkta yosun-tosun kompozisyonu bırakıyordu…
Tam da o sırada bir tanıdık denk gelmesin mi? Bana sorsalar “denk gelmesin” derdim de, soran olmadı, öyle lökkedenek denk geldi işte…
Ben ezil-ezil, kıvrım-kıvrım ne diyeceğimi düşünmeye çalışırken; “abi Recep İvedik çok güzelmiş ya, biz de Benjamin Button’a gireceğiz ama en kısa zamanda bunu da izleyeceğim” demesin mi…
Başımdan aşağıya ılık ılık rüzgar inmeye başladı, terli bedenimde adeta kaz tüyü yumuşaklığında gezinerek topuklarımdan tabandaki halıfleksin yarıklarına geçti. “O da ne?”
Ne alnımdaki çökme kırığı tadındaki zonklayıcı ve zamklayıcı ağrı kalmıştı, ne de gıdımdaki atom karınca hissiyatı. Hepsi birden akıp giden ılık rüzgar eşliğinde halıfleksin derinliklerinde bilinmezlere karışmıştı…
“Allah’ım ne kadar mes’udum, ne kadar bahtiyarım, ne kadar mütmainim, anlatamam” diye şirinleştim, sıkıyönetim vaziyetinden relaks vaziyetine geçtim. Demek ki girişiminde bulunduğum eylem yüzkaralık bir durum değilmiş. İnsanlık gereğiymiş…
işte bu gönül huzuru içerisinde gerine gerine salona geçtim (geçtik). Bir güzel de filmimizi izledik…
Şimdi burada filmin esprilerini söyleyerek, can alıcı noktalarını tasvir ederek film zevkinize anarşistlik yapacağımı sanmadınız umarım. Hani olur ya başlığa bakarak bunu bir film eleştirisi ya da filmdeki esprileri derleme çalışması sananlarınız da çıkmış olabilir. Hoş bunları yapan da olmuştur, o yazılanlardan fevkalade bilgiler edinebilirsiniz…
Benim gayem insaoğlunun çeşitli durumlardaki hallerine aracı olmak, suretini aynaya yansıtmak, örselenmişlikleri deşifre etmektir. Tabi önceliği her zaman kendime veriyorum. İğne-çuvaldız misali. Bilmem anlatabildim mi? O halde gecikmeden ve gocunmadan ve hatta yüksünmeden filmi izlemeye gidebilirsiniz…
Benden size son bir tavsiye: Filme girerken patlamış mısır filan alırsanız film öncesindeki reklamlar bitmeden yiyip-bitirin. Zira nefes borunuza kaçabilir ve hakikaten de gülerken ölebilirsiniz…
Murat HACIOĞLU
22 Şubat 2009 Pazar