​ Reşat Nuri Güntekin'in Adana günleri / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Nisan '15

 
Kategori
Eğitim
 

Reşat Nuri Güntekin'in Adana günleri

Reşat Nuri, mektebi sevmez. Dersten kaçarak, bahçenin bir köşesindeki camii tabutluğunda saatlerce tek başına oturur. Teneşir üstüne kurşun kalemiyle kuş ve gemi resimleri yapar. Hesap dersinde sınıfın en kötü talebesi muhakkak kendisidir. Fakat Cuma’ya (hafta tatiline) kaç gün, kaç saat kaldığını arkadaşları arasında kendisi kadar iyi bilen yoktur.

Kadere bakın ki derslerden kaçan, teneşir tahtası üzerine kuş ve gemi resimleri yapan Reşat Nuri, Edebiyat okur. Edebiyat öğretmeni, arkasından yönetici ve Bakanlık Müfettişi olur. Bu arada Çalıkuşu romanını yazarak tanınır ve ünlü bir yazar olur. Yayınlandığı yıllarda büyük bir heyecan uyandıran Çalıkuşu, bugün de değerinden bir şey kaybetmeyerek, okula giden herkes tarafından zevkle okunur.

Mektebi sevmeyen Reşat Nuri, Milli Eğitim Bakanlığı, Bakanlık Müfettişliği yaptığı yılları anlatan Anadolu Notları 1–2 isimli hatıra kitabı; küçük bir kasabada rastgele girdiği bir kahvede, vakit öldürmek için yazdığı satırlardan oluşur.

Müfettiş Reşat Nuri görevi gereği Anadolu’yu gezerken; bazı tenha bir istasyonda saatlerce tren, bazı güneşle beraber uyumuş bir kasabanın otelinde uyku bekler. Fazla bir yağmur yahut kar fırtınası onu bir iki gün bir köye hapseder, arayıp soranı bulunmaz. Gün olur ki bomboş bir ovanın ortasında otomobil bozulur. Şoför yoldan geçen kamyonlardan pompa, tel, meşin ve lastik parçaları tedarik edip makine veya tekerleği tamir edinceye kadar etrafta dolaşır. Yahut eski taşbasması Muhammediye kitaplarındaki Cennet Bağı resimlerini andıran cılız bir ağacın altında oturur. İşte bu saatlerde vakit öldürmek için icat ettiği çarelerden biri olan, eline geçen bir kağıt parçasına, yollarda gördüğü öteberiyi karmakarışık not eder.

Seyahat kitap ve makalesi yazmak, son senelerde bütün dünyada bir moda haline gelir. Reşat Nuri de ömründe bir kere kendini modaya uydurarak bu notlardan bir yazı serisi çıkarmayı düşünür. Bu yazılarda ne zaman, ne de yer kaygısı gözetir. Zaten Anadolu’da zamanlar ve yerler kadar birbirlerine yakın ve birbirine benzer ne vardır ki? diyerek, zaman ve yer belirtmeme gerekçesini ortaya koyar.

Bakanlık Müfettişi olarak tüm Anadolu’yu gezen Reşat Nuri, Anadolu’nun şimdiye kadar gezebildiği kısımlarındaki büyük anayolları, İstanbul yollarından fena bulmaz. Hatta bazı vilayetlerdeki yolları onlardan daha iyi görür. Bunun gerekçesini; “Yol yapmak, fazla zihin karıştırıcı bir iş değildir. Bunun için taş ve amele olmak üzere başlıca iki elemana ihtiyaç vardır. Biraz para bulup bu iki elemanı birbiriyle çarpıştırmağa başladın mı, iş yoluna girmiş, kendiliğinden yürümeye başlamış, demektir. Oysa mektep binası yapmak, buna nispetle çok daha güçtür. Hele mektebin iç ve ruh tarafını mükemmelleştireyim diyecek olursan, iş daha sarpa sarar, diye açıklar. Mektep yapımı hakkında böyle teknik bilgiler veren Reşat Nuri, Anadolu Notları’nda eğitimden bahsetmez.

Reşat Nuri’nin çocukluğu, bir asker doktoru olan babasının peşinde, küçük Anadolu şehirlerinde geçtiği gibi, yetişkinliği de elinde bavulu, Anadolu şehirlerinde (1931-1939), tren, kamyon ve otomobille dolaşarak geçer. Reşat Nuri çokça yaptığı bu gezilerden dolayı kendini Dışişleri Bakanı’na benzetir. Çünkü tıpkı Dışişleri Bakanı gibi çokça dolaşır. Yalnız tabii, yolları başkadır. Dışişleri Bakanının işleri daima Avrupa’dadır, itinereri kronometre gibi ayarlıdır. Nereye hangi dakikada varacakları, ne kadar kalacakları, ne yapacakları önceden bellidir. Halbuki Reşat Nuri daima kendi sınırları içinde döner dolaşır. Seyahatleri biraz gelişigüzeldir. Yelken gemileri gibi esecek rüzgara tabiidir. Reşat Nuri, Anadolu Notları’na, işte bu cümlelerle başlar.

Reşat Nuri Adana’ya gidişlerinden birini şöyle anlatır:

“Geçen yazın sıcak bir günü… İki saatten beri bir tepe üzerinden Adana ovasını seyrediyorum. Biraz evvelki ışık bolluğu karşısındaki şehri adeta seçilemeyecek bir hale, karmakarışık bir cam, taş, maden yığını haline getirmişti. Şimdi, güneş indikçe renkler beliriyor, şekiller meydana çıkıyor. Şehir adeta adım adım yaklaşıyordu.

İçimde akşam garipliğiyle beraber, bir de korku çökmeğe başlamıştı. İki saatten beri devam eden tekerlek tamirini bitirmemek, geceden evvel şehri tutamamak korkusu.

Şoföre:

-Yaya gidilirse Adana’ya kaç saatte varılır? diye sordum.

O, evvela ciddi bir tavırla…

-Eh, sabaha karşı varılır! dedi. Sonra gülümseyerek ilave etti:

-Merak etmeyin… Tamir bitmek üzere… Evvel Allah sizi dağ başında bırakmayız…

Tekerlek, yolun ortasında bir sürü hırdavat arasında yamyassı yatıyor, öyle pek yakında davranıp kalkacağa benzemiyordu.

Ben, her ihtimale karşı paketimdeki sigaraları sayarken yanımızdaki bir patikadan iki köylü çıktı. Önlerinde cılız bir eşek yürüyordu.

Köylüler, bize selam verdikten sonra merakla tamiri seyretmeğe koyuldular.

-Ağalar; nereden geliyorsunuz bakalım böyle?

-Konya Ereğli’sinden…

-Nereye gidiyorsunuz?

-Adana’ya…

-Ereğli’den ne vakit çıktınız?

-Eh, var iki, üç dört gün…

-Adana’da ne yapacaksınız?

-Hiç… Sanki biraz malımız var da satacağız…

Gözüm bu tekerlek tamiri işine pek ilgilenmiş görünmemekle beraber sahiplerinin biraz ilerisinde durmuş olan eşeğe ilişti. Bir yük hayvanı yük yönünden ancak bu kadar bahtiyar olabilirdi… Benim bile pek sıkıntı çekmeden taşıyabileceğim büyüklükte iki sepet…

-Bu sepetlerde ne var ağalar?

-Kayısı… Bizim oranın yemişi güzel olur da…

-Peki, bunları Ereğli’de satamaz mıydınız ki bu kadar yolu göze aldınız?

-Ereğli’de ne para edecek ki?

Çocukluğumda anlatırlardı. Mesela Ankara’dan iki araba armut yükleyip Sinop’a indirirlermiş. Orada müşteri bulamadılar mı haydi İnebolu’ya yahut Bolu’ya… Ankara neresi, Sinop neresi, İnebolu neresi? Sonra iki araba armut bunca yola ve zahmete karşı ne kâr bırakır? Daha o zaman bile bunlar bana bir masal gibi gelirdi. Fakat aradan bu kadar yıl geçtikten, şehirler, trenler ve kamyonlar bu kadar birbirine yaklaştıktan sonra Konya Ereğlisi’nden Adana’ya bir eşek sırtında iki sepet kayısı götüren iki köylüyü bugün gözümle görüyordum.

-Hemşehriler… Bunlarda kaç okka mal var? Kaçtan satacaksınız? Elinize kaç para geçecek?

Köylülerden genci saffetle:

-Kaçtan müşteri bulacağız bilinmez ki, dedi. Haydi diyelim ki okkasını…

Bir fiat söyleyecekti. Fakat öteki köylü buna meydan bırakmadı. O, ticaret işlerinden daha çok anlar bir insana benziyordu. Benim kayısılara müşteri çıkmam ihtimalini düşünmüş ve arkadaşının münasebetsiz bir fiat söyleyerek piyasayı düşürmesinden korkmuştu.

-Bizim Ereğli’nin kayısıları hiçbir yerdekilere benzemez, diyordu ve lakin birazı yolda çürüdü. Yenebilecekleri yedik, pek çürükleri attık. Elimizde sekiz on okka bir şey kaldı. Onları da Adana’da kime olsa satarız…

Şoförün yamağı sepetlere yanaşmıştı:

-Bunlar yarına çıkmaz… Ucuz verin de birkaç okkasını alalım, dedi.

Köylü beni gözüne kestirmiş olacak ki ona iltifat etmedi:

-Efendi gel, şu kayısıların hepsini sana bırakalım, diyordu. Çürüyenleri varsa onları da atarız.     

Sepetten birkaç kayısı çıkarıp getirdi:

-Şu mala bak… Ye bir tane… Çekinme, yetim malı değil…

Sonra, ehemmiyetli bir sır söyleyecek gibi ağzını kulağına yaklaştırdı:

-Hani, Adana’da on beşten aşağı vermem ya… Sana on ikiye bırakayım…     

Şoförler pazarlığa karıştıkları halde malı düşürmelerinden, ortaya mide bozacak lakırdılar atmalarından korkuyor, müzakerenin gizli geçmesini istiyordu.

-Peki, alayım, otomobilin içine bırakıver, dedim.

Kayısıların hepsi yüz otuz, yahut yüz kırk kuruş tutuyordu.

Köylü pazarlık etmeden, bir kuruş bile kırmağa savaşmadan bu kadar kolaylıkla mal almağa razı oluşuma birdenbire inanamadı. İnandıktan sonra gönlünün rahat etmesi için birçok diller döktü; kayısıları birkaç gün muhafaza etmek için bana çareler öğretti.

Yüz otuz, yahut yük kırk kuruş sayılıp teslim-tesellüm muamelesi yapılır ve helalleşirken kendimi birkaç yüz bin liralık mal almış bir tüccar sanıyordum.

Ticaret seferi artık sona ermiş, kervanın Adana’ya inmesine sebep kalmamıştı. Bu esnada bizim otomobilin tamiri de bitmişti.

Köylüler benden bir daha helallik diledikten sonra eşeği yoluna çevirirlerken ben, biraz evvel gece olmadan şehre varamamaktan korktuğuma utanıyordum.

Şoförler:

-Köylüler sizi aldattılar, bey diyorlardı. Biraz dayansaydınız, kayısıları bir kağıda alırdık.

Anadolu Notları 1’de Reşat Nuri, Adana ile ilgili izlenimlerin geçtiği diğer bölümü şöyle anlatır:

Bu anlattığım vakanın tarihi 1934 Mayıs’tır. Adana’da bir oteldeyim. Gece oldu mu posta geliyor, biraz sonra da ince bir çocuk sesi pencerenin önünde “Cumhuriyet… Akşam…” diye bağırmaya başlıyor.

Bir akşam bu ince ses kesiliverdi. Yemeğe çıkıyordum. Köşe başında rast geldim. Elleri boşta.

-Hani gazete? dedim.

Küçük:

-Amca, bize gayri gazete vermiyorlar, dedi ve gazetenin satıldığı dükkanı bana uzun uzun tarif etti. Otelden en aşağı on beş, yirmi dakika uzakta çarşı ortasında bir tütüncü dükkanı imiş. Neyse birkaç kişiye yol sorduktan sonra dükkanı bulabildim. Satıcı, iki gazete için benden on yerine sekiz kuruş almasın mı? Aksine her zaman tesadüf etmek kabildi. Mesela geçen sene Ada’da gazete altı kuruşa satılırdı. Fakat bu şekil beni şaşırttı.

Satıcı:

-Efendim, müvezzie vermiyoruz, dedi. Gazeteyi doğrudan doğruya kendimiz satıyoruz. Böylece müvezzi parasını halka kazandırmış oluyoruz. Tabii gazete ucuzlayınca müşteri artacak. Sonra, buraya kadar gelenler bizden başka şeyler de alıyorlar, müşteri kazanıyoruz…                

Satıcı, iftihardan ağzı kulaklarına vararak bunları söylerken aldığım tütün paketlerini gösteriyordu.

Müşteri ile müstehlik arasındaki vasıtalardan birini kaldırmak… Halka gazeteyi kırk para eksiğine okutmak… Bu vesile ile dükkandaki sigara, çikolata, mektup kağıdı gibi eşyaya fazla müşteri bulmak…

Hakikaten güzel icat, büyük hüsniyet, fakat ne çare ki fazla ince hesapların bazen insanı hesapsızlıktan fazla zarara sokacağını da tecrübelerimle bilirim.

Her akşam gazete başına kırk para kazanmak için şehrin dört bir köşesinden buraya kadar taban tepmek…

Başkalarını bilmem. Fakat benim ertesi akşam işim çıktı, daha ertesi akşam da unuttum, dükkana gidemedim. Sonra da akşamları gazete okumayıverdim.

Küçük müvezzi için korkum yok. O, şimdi gene her akşam aynı yerde incecik sesiyle bağırıyordu. Herhalde satıcı birkaç gün, yahut birkaç hafta gazetelerin düştüğünden şikayet ettikten sonra müvezzi çocukları gene başına toplamış olacaktır.

Cahil bir satıcı kendiliğinden bu icadı yaparken, İstanbul’daki bizim bilgili gazeteci arkadaşlar herhalde “Yahu, Adana’da düşüyoruz, sahifeleri mi arttırsak, ne yapsak?” diye uzun uzun düşünmüş olacaklardır.     

Reşat Nuri, yazılarında sadece Adana’dan değil, kısacık da olsa, yer yer Adana’ya komşu illerden bahseder:

Adana’ya komşu bir vilayet… Gazeteler küçük bir dükkanda dağılıyor… Satıcı ile ahbap çıktık… Kitap ve okuma meraklısı bir zat… Yaşının ilerlemiş olmasına rağmen boz zamanlarında gözlüğünü takarak gramer okuyor…

-Siz muharrirsiniz, dedi. Size para ile gazete okutmak, bize ayıp olur. Her gün otelin hademesini gönderin. Bütün gazeteleri vereyim. Okuyun, sonra iade edersiniz.

Reşat Nuri, Adanalılarla ilgili şöyle bir anısını dile getirir:

Geçen yıl bir akşamüstü, Tarsus’tan Mersin’e giderken bir şoför:

-Adana pamukçuları gece yarısından sonra Mersin’deki barda şampanya içmeğe giderler. Bu gördüğünüz yol şenlik gecesi gibi ardı arası kesilmez, sıra sıra otomobillerin fenerleriyle donanırdı.

Reşat Nuri, görev gezileri (teftiş/denetimleri) sırasında Adana’da hastalanır. Hastalıkla ilgili şu yargısını dile getirir ve hasta geçen günlerini anlatır:

“Hasılı hastalığın en hafifi bile ölçülemeyecek bir felakettir. Ben, birkaç yıl evvel Adana’da bunun küçük bir tecrübesini yaptım.”

Yolda Hastalık

Mevsim kış, aylardan kanunlardan biri…

Sokağa pek yüzü olmayan, yahut evinin odun ve kömür işleri yolunda gitmeyen İstanbullu, bu mevsimde güney illerine hasret çeker ve şöyle söylenir:

-Ah taşına, toprağına kurban olduğum güneş ve sonsuz bahar ülkeleri… Biz, burada karla ve karayelle yahut leylekler, kırlangıçlar gibi kanadımız olsaydı da bütün hane halkı oralara göç ediverseydik…

Lügat üstadı Hüseyin Kazım’ın galiba bu hayal ile Tarsus’a gidip vefat ettiği günlerdeydi. Ben de Adana’ya gitmek üzere trenle Konya ovasını geçiyordum.

İstanbul gazeteleri bu taraflarda tek tük menenjit vakalarıyla karışık şiddetli gribin hüküm sürmekte olduğunu yazıyorlardı.

Eh bu mevsimde gripsiz memleket nerede? Hele bu güneş illerinin gribi, bizim İstanbul’un yaz nezleleri gibi biraz öksürüp aksırdıktan sonra geçip giden bir şey olacak.

x                             x                             x                             x                             x                             x                      

Adana sokaklarında, Seyhan kıyısındaki portakal ve limon bahçelerinde kış kavunları gibi biraz tatsız, fakat karakteristik bir yaz tadı ve kokusu var… Ancak bu, öğle zamanlarına mahsus bir şey… Akşam yaklaşırken yağmur başlıyor, yahut etrafı sis basıyor ve vücut, sıtma nöbeti gibi sıcakla soğuğun karışmasından doğma garip ürpertilerle titriyordu.

Grip, İstanbul gazetelerinin yazdığından çok fazlaydı.

Yerli gazetelerde çıkan listede ölüm vakaları yirmi, yirmi beş olarak gösteriliyordu. Demek ki her gün gripten ölenlerin sayısı kırk elliden aşağı değildi. Zaten bu, gözle de görülüyordu. Öğle ve ikindi saatlerinde Seyhan köprüsünden karşı kıyıdaki mezarlığa giden dizi dizi tabutlar uzaktan adeta bir kervan manzarası gösteriyordu. Mektepler, sinemalar kapanmış, kahvelerle hamamların eli kulağında… Şehirde aksırıp öksürmeyen yok… Birçok kimselerin burun delikleri o sene yeni piyasaya çıkan Pamflavin damlalarından sapsarı… Portakal, limon bahçelerinin üstünde korkunç bir ölüm havası esiyor.

Sonradan öğrendiğime göre şehir, her yıl, bu mevsimde, bu senekine benzememekle beraber, ufak tefek bir grip salgını geçirmiş. Sebep şu: Memleket yaz memleketi. Martı aşağı yukarı bizim illerin haziranına, hatta temmuzuna benziyor. Kendi haziranında, temmuzunda ise öyle günler oluyor ki havada uçan kuş vurulmuş gibi birdenbire sokağa düşüyor... Eski evlerin çoğu iklimin bu icaplarına göre yapılmış. Pencereler şehrin rüzgarlı ve serin tarafına açılmış; odalar güneşin giremeyeceği yerlere saklanmış. Yalınkat tavanlarda, döşemelerde, kapı, cam çerçevelerinde türlü türlü aralıklar, delik bırakılmış. Hasılı, dedelerin tecrübesi evi sıcaktan muhafaza için ne gibi tertibat icap edebilmişse hepsi bunlarda mevcut…

Ev eşyası da tabi ona göre düzülmüş: Halı ve şilte yerine hasır, yorgan yerine cibinlik…

Sobaya gelince, onu hiç aramayın… Benim bulunduğum sene vali konağının sobası tütüyor, buna bir türlü çare bulunamıyordu. Sebep şu: Şehirde adamakıllı bir sobacı bulunamıyor. Elektrikçinin, yahut su borusu tamircisinin kurduğu sobadan ne olacak?

Diğer cihetten üç, beş meraklı memurun sobası kurulacak diye buraya bir sobacı dükkanı açılmansa imkan yok…

Hasılı kış burada birkaç haftalık bir misafir… “Biraz mangal kömürü filanla nasıl olsa geçiştiririz.” deniliyor.

Ancak şu var ki dünyanın bütün misafirleri gibi bu misafirin de bu teşkilatsız, hazırlıksız eve birkaç hafta konup geçmesi onu temelinden sarsmaya kifayet ediyor…

x                             x                             x                             x                             x                             x                        

Derken gecenin birinde bende bazı uygunsuz alametler baş göstermeye başladı: İlkönce “Değildir inşallah… İnsan böyle zamanlarda vehimli olur” diye kendimi avutmaya çalıştım. Fakat biraz sonra anladım ki bu, öyle vehimle filan izah edilecek şey değil… Ateş artıyor, gönlüm bulanmaya, kulaklarım uğuldamaya, etlerim soğuk soğuk iğnelenmeye başlıyor. Hasılı, fırtına geliyor. Hemen Tanrı kazasız, belasız sonuna ermeyi müyesser etsin!

Daha aklım başımda iken, elim ayağım tutarken bir hazırlık yapayım, dedim. Ehemmiyetli kağıtlarımı ortadan kaldırdım; kirli eşyalarımı paketlere sardım; bavulumu düzelttim. Ne olacağımız belli değil. Ele güne rezil olmakta mana yok. Sonra, bir fanila gömleği makasla keserek parçalarını yastığın altına yerleştirdim; gripte faydası dokunacak bazı ilaçları eczaneler kapanmadan aldırarak yanımdaki etajerin üzerine sıraladım. Saat, derece, çakı, makas, burgu çengelli iğne, ispirto lambası her şey masanın üstünde… Bir yandan da bu hazırlığa yardım eden hademe ile konuşuyorum:

-Oğlum, ben sıtma aşısı yaptırdım. Belki birazcık sarsar. Sakın hasta filan sanıp kimseye haber verme. Ağzımdan olur olmaz lakırdılar çıkarsa o da ondan… Hatırını kıracak bir şey yaparsam darılma… Yalnız, mangaldan ateşi eksik etme... Sakın fazla dayansın diye kömürü iyice yakmadan gömme…

Bu tedbirlerden maksat hastalığı dostlara ve doktora duyurmaktı. Çok şükür, medeni adamım; doktordan bana bir zarar gelmesinden korkmam.

Yalnız, şu var ki doktor işe el koyduğu gibi hastalık bir nevi resmiyet alır, eş, ahbap sökün etmeye başlar.

Yatakta canınla uğraşırken ziyaretçi kabul etmek, lakırdı söylemek, lakırdı dinlemek çekilir dert mi?

Ağrılarım durmuş, sıkıntım hafiflemiş, bir parça uyuşup dalar gibi olmuşsun, derken seni birdenbire dürtüp uyandırıyorlar. Bakıyorsun bir dost; bir yandan kahramanlık ve fedakarlık göstererek elini sıkmaya, alnının ateşini yoklamaya çalışıyorlar. (Hasta ziyaretçilerinin hastanın ateşini mutlaka elleriyle anlamak iddialarını ve buna niçin lüzum gördüklerini bir türlü anlayamamışımdır.) Bir yandan parmaklarını temizlemek için gözleriyle etrafta kolonya, ispirto şişesi arıyorlar.

-Yahu geçmiş olsun, ne oldun? Seni kuşlar mı gagaladı?

Güçlükle yerinden doğruluyorsun, renksiz renksiz sırıtarak teşekkür etmeye ve hastalığı anlatmaya başlıyorsun…

-Böyle yatmak, somurtmak, hazin hazin şeyler konuşmak sana yaraşmıyor; biraz gül; iç açıcı, ferah verici şeyler söyle…

Tabii ne isterse söylüyorsun, söylemeyip de ne yapacaksın?

O kapıdan çıktıktan sonra vücudunu yatağa bırakıyorsun; mesela başına sıcak bir havlu asarak tekrar kendini kaybetmemeye çalışıyorsun…

Üç beş dakika sonra hademe telaşla geliyor: Yüksek rütbeli bir zat hastalığınızı öğrenerek hatır sormaya gelmiş…

Derhal başınızdan kavuğu fırlatıp atıyorsunuz; elinizin eriştiği yerdeki bazı lüzumsuz eşyayı çarçabuk yorganın içine tıkıyorsunuz, saçlarınızı düzelterek uzamış tıraşınızı elinizle yoklayarak hatırlı misafirinizi bekliyorsunuz. Bu gibi ziyaretlerde hastalığın size verdiği hak pek mahduttur. Jaketatay yerine pijama giymek, iskemle yerine yatakta oturmak ve başınızın arkasına bir yastık dayamaktan ibaret bir hak… Etiketin geri kalan kısmı tamamıyla yerli yerinde olmak lazımdır. Ne kadar ağır hasta olsanız nezaket ve mantık dairesinde konuşmaya, bir falso yapmamaya, sıkıntınızı göstermemeğe mecbursunuz. Gerçi böyle yapmazsanız da olur. Fakat soğuk düşer, arkanızdan sizi ayıplarlar. Bunun için canınızı dişinize takacak, ağrıya, sızıya aldırmayan hayata ehemmiyet vermeyen kuvvetli adam rolü oynayacaksınız.

Hastalığın duyulmasındaki bir başka tehlike de havadisin dallanıp budaklanarak can üstünde olduğunuz şeklinde İstanbul’a gitmesi ve ev halkını telaşa vermesidir.

Halbuki ben, eczahaneden gelecek ilaçları beklerken, bir de mektup hazırlamış, bugünlerde portakal bahçelerinde gezip yürümekten başka işim olmadığını ve son derece iyi olduğumu bildirmiştim.

x                             x                             x                             x                             x                                                        

Dakikadan dakikaya artan bir sıkıntı içinde bütün bu işleri bitirdikten sonra hademeyi savdım, kapıyı kilitledim, yeni bir kat çamaşır giydikten sonra yatağa, tabir caizse gripin koynuna girdim.       

x                             x                             x                             x                             x                             x                 

Hekimsiz grip tedavisi malum: Aspirin aldıktan sonra muhafazalı bir odada yatağa girmek; battaniye, kilim palto, eline ne geçerse üst üste yığarak bol bol terlemek. Ancak terledikten sonra katiyen kendini üşütmemek… Terlemek kolay, fakat terledikten sonra üşütmemek, evinden uzakta hastalanan insan için, sıçradıktan sonra ayağını yere basmamak gibi adeta fizik imkanları dışında bir şey.

Yatağa yatarken kendi kendime şöyle telkinlerde bulunuyordum:

-Bana bak, naz sırası değil… Yabancı bir yerde haftalarca yatıp kalmak, hatta belki de hiç kalkmamak tehlikesini düşün ve ona göre kendine dikkat et… Kaç gündür gözünle görüyorsun… Herkes hastalanıyor. Fakat ölenler arasında hali, vakti yerinde bir insan yok gibi... Gidenlerin hepsi zaten dünyada yeri yurdu olmayan birtakım biçareler… Bir arabacının, daha dün gece birdenbire arabasının iskemlesinden sokağa yuvarlandığını, sabaha karşı da hastanede pnomoniden öldüğünü öğrendim. Pnomoni yıldırım gibi alaminüt adam öldürmez. Adamcağız, evvela senin gibi grip oldu, aldırmadı; grip pnokoniye çevirdi; aldırmadı. Çoluk çocuğunun ekmek parası için müşteri ve kendinden daha hafif hastaları taşımakta devam etti. O arabasının iskemlesinden yıkıldığı zaman yeni hastalığa tutuluyor değildi. Can çekişiyordu.

Senin, çok şükür, onunki kadar acele bir işin ve ihtiyacın yok. Şurada birkaç gün bacaklarını uzatıp yatarsan kimse sana bir şey demez. Hasılı, grip, kolera ve kanser gibi zenginle fakiri ayırt edemeyen vahşi hastalıklardan değildir; fanilası, paltosu, yorganı, ateşi olanlara hürmeti vardır.

Bir ihtiyatsızlık yapıp da kendini üşütmezsen, ter sıkıntısıyla filan tepmeye kalkmazsan birkaç güne kadar muhakkak ayaktasın.

Ateş kim bilir kaçı bulmuştu. Yerde miyim, gökte miyim farkında olmuyor, sağlık zamanında olsa beni mutlaka belli başlı bir adam haline getirecek bir hayal zenginliği içinde uçuyorum.

Böyle olmakla beraber yatağa girerken kendi kendime yaptığım telkini bir dakika unutmadım ve kendimi son derece iyi muhafaza ettim.

x                             x                             x                             x                             x                             x                       

Hakikaten bu ihtiyatın neticesi midir? Yoksa mikrop, doktorların dediği gibi bu illerde yıllardan beri çalışa çalışa ihtiyarlamış, işe yaramaz hale gelmiş bir mikrop muydu bilmiyorum. İki gün içinde ateş düştü; ağrılar, sızılar hafifledi ve nekahat başladı.

Böyle olduğu halde ben, gene istifimi bozmuyordum. Çünkü kulağımda kaldığına göre bu hastalığın bir huyu vardı: Gidiyor gibi yaparak bir yerden insanı gözetler, hastanın ayağa kalktığını, hele sokağa çıktığını gördüğü gibi yeniden bir baskın yapar ve bu sefer yakasını güç bırakırdı. Odanın penceresinden Seyhan’ın bir parçasıyla köprü ve karşı kıyıdaki bahçeler görünüyordu.

Yattığım yerden kah buraları seyrediyor, kah odayı sıcak bularak ser çiçekleri gibi mevsimsiz bir inkişaf gösteren sinekleri kovmak için salladığım bir yerli gazetedeki manzumeyi, Gandi’nin açlık grevi havadislerini, vilayetin arttırma, eksiltme ilanlarını okuyordum.

Günlerden beri Seyhan’ın kıyısındaki kumlukta beyaz entarili bir insan dolaşıyordu. Bu adamcağız, kurbağa mı arar, sülük mü toplar bilmiyorum. İkide bir de entarisinin eteklerini beline sararak suya giriyor; çamurları, sazları karıştırıyor, bulduğunu bir sepete koyuyordu.

Kuduranların sudan korktuğunu bilirim. Fakat griplinin bir kış günü beyaz entari ile nehirde gezen bir insan karşısında bu kadar dehşet duyacağını aklımdan geçirmezdim. Görünüşte bize benzeyen bu mahlukun her halde bizden bambaşka bir yapısı; kuruluşu olacaktı. Aksi halde fakir halk, kenarda gripten kırılırken bir adam sabahtan akşama kadar suyun içinde kurbağa, yahut sülük toplayamazdı.

Onu seyrederken nehrin hummalı, zehirli suyu kendi yatağından benimkine taşıyormuş gibi vücudumu bir titreme kaplıyor, sırtımın derileri ürperip acıyor, safram kabarıyordu. Fakat gene de gözümü ondan alamıyordum.

x                             x                             x                             x                             x                             x                       

Hademe, yalnız odada sıkıldığımı düşünmüş olacak ki bana eski bir gramofonla birkaç alaturka plak getirdi. Gramofonu yanımdaki etajerin üzerine koyarak müzik konserlerine başladım. Bitişik odadakileri rahatsız etmek korkusu yoktu. Plaklar o kadar eski idi ki, seslerini ben bile zor işitiyordum. Hele bir gazel plağı vardı ki bazı yerlerindeki çizgiler rendeden geçirilmişçesine silinmiş, dümdüz olmuştu. İğne buralara geldikçe gazel bir müddet duruyor, biraz sonra tekrar başlıyordu.

Alaturka müziğin ruh üzerinde üzücü, yıpratıcı bir tesiri olduğunu, insanda yaşamak zevki namına bir şey bırakmadığını söylerler. Ben, bunu birkaç gün odada kendimde yaptığım tecrübelerle de görüp anladım.

İkindi olmuş, nehrin üstünde kalkan mavimtırak bir buğu karşıdaki limon, portakal ağaçlarını kaplamaya başlamış… Köprüde bir deve katarının arkasından son iki tabut gidiyor.

Bunları daha ayakta iken sokakta görürdüm. İple ortalarından bağlanmış çürük, delik kesik, biçimsiz tabutlar… Arkalarında cemaat namına İstanbul’un eski mahalle bekçilerine benzeyen sopalı bir adam… İkide birde isteksiz bir satıcı sesiyle: “Allah rahmet eylesin diyenin yedi ceddine rahmet olsun” diye bağırıyor, daha doğrusu söyleniyor: Çarşıdaki alış-verişlere benzeyen garip bir rahmet isteme tarzı.  

Bu esnada benim gramofonda dertli bir kadın sesi ağlaya ağlaya başlıyor: “Hicrinle, fırakınla harabım” yahut: “Çektim elimi gayri bu dünya hevesinden.” Vücut oldukça düzelmiş, dinlenmiş amma ruh hala devam eden akşam ateşinin yardımıyla, hüzne ve bedbinliğe son derece elverişli bir hale gelmiş.

Dertli kadın, kulağımın dibinde sızlanıyor, ben, bu musikinin ilhamiyle elim çenemde kara kara düşüncelere dalıyorum: “Grip adam öldürmez, diyorum amma ölenler de benim gibi insan. Galiba ben de öleceğim, galiba değil muhakkak. Bir ikindi ezanından sonra beni de şu köprüden geçen tabutların arasında sıraya koyacaklar… Önde bir deve katarının çıngırakları, arkada adamın: “Allah rahmet eylesin diyenin yedi ceddine rahmet olsun” sesi… Arkamda öyle tükenmiş bir dünya, müflis bir insanlık bırakıyorum ki, karşılığını yedi misli olarak ödemeyi vaat etmezlerse insan bir rahmet bile okumuyor.

“Aşk-ı Memnu” romanının meşhur bir parçasını hatırlatacağım: Romanın “sırf gözler için yaseminden yaratılmış bir mahluk zannedilen” unutulmaz Nihal’i piyanoda bilmem hangi parçayı çalar, yahut dinlerken gözünün önüne bembeyaz bir dünya açılır… Dağlar, suları, kuşları, çiçekleri bembeyaz bir dünya. Nihal, o dünya içinde kendinin bembeyaz ölümünü görür. Ben, Nihal’in bu saatte, bu müziğin tesiri altında ona benziyor, kendimi doludizgin bir hayal alanına salıyorum. Yalnız, romandakinin tersine olarak benimki yangın yeri gibi kapkara, iğrenç, bulaşık bir dünya…

Gramofon devam ediyor:

“Hicran ü elem açtı gene sineme yare.” Hayal genişliyor, gittikçe artan akşam karanlığı içinde ne facialar görmüyorum. Bana olacak oldu, ben öldüm, karşıki mezarlığa gömüldüm. Bu, elde bir. Şimdi, sıra çoluk çocuğa geldi. İstanbul’daki ev tutuşuyor, yahut zelzeleden yıkılıyor. Çoluk çocuktan bir kısmı ölmüş; bir kısmı ellerinde torbalarla dilenciliğe çıkıyorlar...

Bu defa başka manzum bir hikayenin kahramanına, Üstat Ekrem’in muharebede vurulan ve kunduraları göğsüne akan kanla kızardığı vakit köydeki küçük çocuğunun istediği kırmızı mektubu (papuç) hatırlayan neferine benziyorum: “O kan sızan yüreği yandı, yandı, yandı ona.”

Nihayet, en doğru hareketi, “musikinin şifa verirken öldüren tesellisinden kaçan” Nihal’in yaptığı hareketi yapıyorum, gramofonu durduruyorum. Yanımdaki gazeteyi birkaç kere yüzüme sallayarak sinekleri dağıttıktan sonra birinci sahifedeki şiiri, Gandi’nin açlık grevini, vilayetin arttırma, eksiltme ilanlarını tekrar okumağa başlıyorum.

Hasılı yolda hastalık, yolculuğun hiçbir başka sıkıntısına, felaketine benzemiyor.   

Kalemine sağlık Reşat Nuri. Sen yazmasaydın nereden öğrenecektik Adana’nın 1930’lardaki ekonomik, doğal ve toplumsal durumunu…

 
Toplam blog
: 425
: 3089
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..