- Kategori
- Eğitim
Robinson Cruose
Yazarı: Daniel Defoe
Ben, Robinson Crusoe, York kentinde 1632’de iyi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim; ama Yorklu değilim. Ailenin üçüncü çocuğuyum. Babam ve çevrem hukukçu olmamı istiyordu. Ben ise denizlerde dolaşmak isteyen bir gezginci olmak istiyordum. Babam beni ikna etmek için çok çabaladı. Ama nafile… Daha önce kardeşim de babamı dinlemeyerek Felemenk savaşına gitmiş ve savaşta ölmüştü. Eğer kendisini dinlemesem, kimsenin bana yardım edemeyeceğini belirtti. İlk önce ikna olmuştum ama kendime laf geçiremiyordum. Annemle konuşarak deniz yolculuğuna kesin karar verdim. O zaman 18 yaşındaydım.
1651’de arkadaşımın babasının gemisi ile kimseye haber vermeden Londra’ya gittiğim sırada, başıma bir sürü musibet geldi. Fırtına yüzünden az kaldı gemimiz batacaktı. O zaman babamın bana söylediği nasihatler aklıma geldi. Fırtına biraz sakinleşti derken, daha büyük bir fırtına çıktı. Gemi batmadan önce, başka bir sandalla başka bir şehre gittik. Arkadaşımın babasına her şeyi anlattım. Arkadaşımın babası bana çok kızdı. “Belki gemimin batmasının nedeni sensin” dedi. Londra’ya gidebilmem için bana biraz para verdi.
Seyahatteyken Türk korsanları tarafından esir alındım. Esirliğim iki yıl devam etti. İki yıldan sonra bir yolunu bulup bir kayıkla kaçtım. Bir daha onların eline geçmekten çok korkuyor ve nereye geldiğimi de bilmiyordum. Portekizlere ait bir gemi son anda beni kurtardı. Elimde ne var ne yok vermek istedim ama kabul etmediler. İlerde benim işime yarayacağını söylediler. Beni Brezilya’ya getirdikten sonra ellerinde bulunana eşyalarımı para karşılığında benden aldılar. Beni şeker kamışı yetiştiren bir çiftçinin yanına gönderdiler. Ben de bundan sonra burada kalmaya karar verdim.
Brezilya’da tarla alıp, şeker kamışı ektim. Yaklaşık dört yıl kaldıktan sonra arkadaşımın birisi, “Zenci kölelere yasal yollarla sahip olmanın zor ve pahalı olduğunu ama kaçak yollarla zencileri getirip kendi aramızda paylaşmanın daha iyi olacağını” söyledi. Bir süre sonra yola çıktık. Fırtınadan dolayı gemimiz batarken, kendimi bin bir güçlükle neresi olduğu belli olmayan bir adaya attım.
Benim için hayat bundan sonra başlamıştı. Daha doğrusu doğayla olan mücadele başlamıştı. İlk önce gemide benim işime acil lazım olan eşyaları aldım. Şunu da hemen eklemem gerekir ki, arkadaşlarımdan hiçbir eser yoktu. Gemide eşyaları alırken, biraz altın, gümüş ve para buldum. Kendi kendime gülümseyerek, “Ah ey para! Olsan ne olur, olmasan ne olur? Ne işe yararsın artık! İşe yaramazsın. Bu elimdeki bıçağı dahi bir tomar paraya, altına, gümüşe değiştirmem.”
Sonra yavaş yavaş adaya yerleştim. Kendimi ve eşyalarımı korumak için önlemler aldım ve gemide getirdiğim barutları güvence altına aldım. Ava çıktım. İlk olarak evcil olmayan bir keçiyi öldürdüm ve yedim. Daha sonra düşünmeye başladım. “Tanrı’m niye bunları bana reva görüyorsun? Sen niye kullarının acı çekmesini istiyorsun?” derken, bir yandan da diğer arkadaşları düşündüm. Onbir arkadaş arasından sadece ben hayatta kalmıştım. Aslında bu güzel bir şey idi. Güzel olan diğer bir şey de, gemideki eşyaları almamdı. Bu güzel bir şans idi. Ya gemideki eşyaları da almasaydım? Halim nice olurdu? O an Tanrı’ya şükür ettim.
Hayat böyle devam ederken, arada başımdan geçen olayları da günlüğüme yazıyordum. Hayatta kalmak için çalışmak zorundaydım. Ama elimde yeteri kadar malzeme olmadığı için işimde çok zorlanıyordum. Mesela ağaçtan bir kürek yapmak yaklaşık beş günümü alıyordu. Buna benzer araç gereçler yapıyordum. Bu arada doğayla mücadele devam ederken, daha önce barutları çuvala koymak için, çuvalın içindeki arpa tanelerini kayalıklara doğru serptiğimi unutmuştum. Kayalıklara yakın yerde arpa, buğdayın yeşermiş olduğunu görünce çok şaşırdım. Tanrı’ya çok şükrettim. “Demek ki beni gözetleyen bir Tanrı vardır, ” diye düşünürken, arpa ve buğday tanelerini oraya attığımı hatırladım.
İçimdeki o Tanrı’ya olan mihnet duygusu yavaş yavaş azaldı. Daha sonra başak veren arpa ve buğdayları toplayarak bir habbesine bile dokunmayarak ektim. Yaklaşık dört yıl böyle yapmam gerekti. Tabi bu aralar adada hayat, zor şartlarda devam ediyordu. Aslında ben dar duruma düştüğümde Tanrı’ya yalvarıyor, ferahlığa kavuştuğumda ise Tanrı’yı unutuyordum.
Bir gün sıtma hastalığına yakalandım. Hastalığımın üçüncü günü halsiz bir şekilde dışarıya çıktım. O kadar halsizdim ki silahımı bile kaldıramıyordum. Denize bakıp, “Tanrı’m neden ben bu hale düştüm, neden beni bu hale düşürdün? Bu evreni, denizi her şeyi sen yarattın. Sen, beni bu hale düşürdün, ” diye isyan ederken, içimden de başka bir ses, “Alçak herif asıl bunların sebebi sen kendinsin. Aslında Tanrı, seni birçok beladan kurtardı. Arkadaşların hepsi kazadan dolayı ölmesine rağmen, sen hala hayattasın. Bunların tek sebebi var, o da sensin.”
Bir ara Brezilya’nın hastalıklarla mücadelede tütünü kullandığını hatırladım. Ben de hastalığımda tütünü kullanmak istedim. Tütünü sandıktan çıkarırken, daha önce gemiden getirdiğim ve şimdiye kadar kapağını bile açmadığım İncilleri gördüm. İncillerin ilk sayfasını okumaya başladım. İlk sayfasında Tanrı şöyle diyordu: “Sıkıntılı günlerinde bana sığın. Seni ben kurtarırım.”
İyileştikten sonra adayı keşfetmeye başladım. Yaklaşık olarak adada bir yıl kalmışım. Tabi bu aralar adayı gezerken üzüm asmalarına rastladım. Üzümleri kışın tüketmek için kuruttum. Kendime bir yavru papağan tutup eğitiyordum. Aynı zamanda eğer bir gün barutum biterse, açlıktan ölmemek için keçi yavrusundan birisini evcilleştirmeye başladım. Bu uğraşlar içinde iken artık eskisi gibi çaresizlikten şikâyet edeceğime, çare bulmaya karar verdim. Ara sıra İncil’e de göz atıyordum. Bir yerde söyle diyordu: “Seni hiçbir zaman bırakmayacağım. Unutmayacağım da.” Bu satırları okuduktan sonrada şok oldum. Kendi kendime şöyle dedim:
Tanrı beni unutmadıktan sonra bütün dünya unutsa da boştur. Tanrı’ya tekrar tekrar dua ettim. Adada hayatta kalmak gerçekten çok zordu. Eskiden yarım saatte yaptığım bir işi şu an burada ancak birkaç günde yapabiliyordum. Mesela arpa ekmeğini yiyebilmem için dört-beş sene beklemem gerekti. Bu ekmekleri yapmak için çok çaba sarf ettim. Eskiden ekmek için sadece para göndermem yeterliydi. Şimdi ise toprağı kazıp arpayı ekmem gerekiyordu. Daha sonra arpa yeşilliğini korumam için etrafını çitlerle çevirmem gerekiyor. Yaklaşık altı ay bekledikten sonra arpa ve buğdaya sahip oluyordum. Bu arada ne değirmen, ne de onu pişireceğim kap kacak vardı.
Bu anlattıklarım aslında günlük yaşamda çok basit şeyler gibi gözükebilir. Daha sonra kilden kap kacak yapmaya başladım. Artık ekmek yapabiliyordum. Bu iş yaklaşık beş yılımı aldı. Bir de ileride sıkıntı çekmemek için dağ keçilerini evcilleştirmeye başladım. Dağ keçilerini evcilleştirdikten sonra artık süt ve süt ürünlerini yiyebiliyordum. İlk zamanlar bunları yapmak pek kolay olmadı. Böylece adada sekiz yıl geçmişti.
Adanın görmediğim ve merak ettiğim diğer taraflarını görmek için bir kayık yapmaya başladım. Kayık yapmak yaklaşık iki yıl sürdü. Bir gün adayı gezerken bir ayak izine rastladım ve çok korktum. Günlerce gözüme uyku girmedi. Sonra, “Belki de bu ayak izi benimdir” deyip kendime biraz teselliye vermeye başladım; ama nafile. Çünkü bu ayak izleri benimkinden daha büyüktü. Çok endişeleniyordum. Bir gün adaya bazı insanların geldiğini gördüm. Dürbünle baktığımda şok oldum. Çünkü bunlar insanları öldürüp yiyorlardı. Tam bir vahşet! Bir de benim anlamadığım tarzda ateş etrafında dans ediyorlardı. Bundan sonra daha çok telaşlandım. Eğer benim yerimi bulurlarsa, beni de öldürüp, sonra yiyeceklerdi. İçim içimi yiyordu. Daha sonraları adaya ne zaman geldiklerini kestirip, ondan sonra çıkmaya başlıyordum. Bu aralar adada yaklaşık on yılım geçmişti.
Yerlilerin adaya gidip gelmeleri çok oluyordu. Bir ara kurduğum bu düzeni, her şeyin doğal olması için yıkmak istedim. Çünkü beni fark edip öldürmelerinden çok korkuyordum. Bu aralar zaman geçiyordu. Adaya geleli 24 yıl olmuştu. Bir gün gene geldiler. Dürbünle baktığımda birini öldürüyorlardı. O anda esirlerden birisi ellerinden kaçamaya, arkasından iki kişi kovalamaya başladı. Ben de esirleri kovalayan iki kişiyi öldürdüm. Kaçan adam korkmaya başladı. Benden korkmaması gerektiğini bir şekilde anlattım. Ona Cuma adını verdim. Çünkü onu Cuma günü kurtarmıştım.
Cuma’nın diğer yerlilerden pek farkı yoktu. O da diğerleri gibi insan eti yiyordu. İlk önce iletişim kurmak için dilimi öğrettim. Bir de insan gibi yaşamayı. Daha sonraları Cuma’ya Hıristiyanlık dinini öğrettim. Bir gün Cuma’ya, ailesinin yanına gitmesi gerektiğini söyledim. Cuma ise, eğer ben onunla gitmezsem, gitmeyeceğini söyledi. Zaman su gibi akıp gidiyordu. Adada 27 yıl geçmişti.
Bir İngiliz gemisi adaya uğradı. Ellerinde esirler vardı. O esirleri kurtardım. Meğer kendi kaptanlarına ihanet edip kaptanlarını adada bırakmak istiyorlarmış. Kaptanı ve gemiyi kurtardım. Adada bir kısım insanları bırakıp İngiltere’ye geldim. Tam 28 yıl geçmişti. İngiltere’ye geldiğimde annem babam vefat etmiş benim öldüğümü zannettikleri için miras da bırakmamışlardı. Daha sonra Brezilyadaki emanetlerimi almak için Brezilya’ya gittim. Oradaki paralarımı aldıktan sonra İngiltere’ye gelmeye kara verdim.
Deniz yolculuğundan korktuğum için karayoluyla gelmeye karar verdim. Ama aksilikler gene beni bırakmadı. İngiltere’ye gelene kadar başıma bir sürü talihsizlik geldi. Artık bundan sonra rahat bir hayat yaşamayı istiyordum. İngiltere’de iken evlendim. İki çocuğum oldu. Hayat böyle devam ederken bir yandan da içim içimi kemiriyordu. 27 yıl yaşadığım adayı ve adada bıraktığım o insanları merak ediyordum. Bir gün bunu eşime söyledim. O ise, ya onu yalnız bırakmamamı, ya da kendisini yanımda götürmemi, söyledi. Hayat bir süre böyle geçti. Biraz zaman geçtikten sonra eşim vefat etti. Adaya gitmem için hiçbir engel kalmamıştı. Bunu yeğenime açıkladım. Yeğenim de onay verdikten sonra adaya gitmek için gereken hazırlıkları yaptım. Adaya götürmek için yiyecek giyecek demir ustası, terzi, vb bir sürü eşya erzak hazırladım. Adaya giderken batmakta olan bir gemideki insanları da kurtardık. Adaya vardığımızda adadakilerin sevinçlerini görmeye değerdi. Benim için de çok güzel bir duyguydu. Orada bir süre kaldım. Artık adada yaklaşık olarak, çocuklarla beraber 70’e yakın insan vardır. Erkekler oradaki yerlilerle evlenmişlerdi. Ama ortada bir sorun vardı. Yerlilerin Hıristiyanlığı bildikleri yoktu. Evlilik kurumunun ayakta olabilmesi, yerlilerin de Hıristiyan olması lazımdı. Gemiden kurtardığımız bir rahibi de kendimizle beraber getirmiştik. Oradaki insanlara bir şeyler oldu. Orada yerlilerin Hıristiyan olmaları sağlandı. Kendimle getirdiğim eşyalar arasında üç İncil vardır. Onlara verdim. Oradaki düzeni sağladıktan sonra oradan ayrılmak zorunda kaldım…
Artık hayatımın geri kalanında, dinlenmeye karar verdim. Bundan sonra ebedi yolcuğu beklemeye başladım.
Eserin Anafikri:
İnsan, ne olursa olsun hayattan kopmamalı, elindeki imkânları değerlendirerek yaşama sımsıkı sarılmalı, hiçbir zaman pes etmemelidir.
Fehmi Baskale